Onur BİLGE
Bugün
annemi ziyarete bir komşu geldi. Onlara bir şeyler hazırlama işi bana düştü. Epeyce yaşlı bir hanımdı. Bu eve geldiğimizden beri
annemi yalnız bırakmadı. Onu sevdi, ona güvendi ve onunla dertleşmekten zevk aldı. Annem de tahammül gösteriyor.
Bir kızı ve bir de torunu var. O geliyor, kızı ve torunu hakkında konuşuyor, kızı geliyor,
annesi ve kızı hakkında konuşuyor, torun geliyor
annesi ve
anneannesi hakkında konuşuyor. Annem sadece dinliyor ve onları uzlaştırmaya çalışıyor. Bazen de evlerinde kıyamet kopuyor! Telefon ediyorlar. Annemi çağırıyorlar. O hengâmede aralarını bulmaya çalışıyor.
“Ne yapayım kızım! Kol kırılır, boyna yük olur! Ana ile kızın
baba ile oğlun, yani ana
babayla evladın arasını açanın yeri yatağı yokmuş! Bunları
barıştıran ve anlaştıran için de tamamen tersi olmalı, öyle değil mi?”
“Ama
anne! Seni yoruyorlar, üzüyorlar. Senin tansiyonun var. Böyle olaylara gelemezsin ki! Yıprandığının farkında değil misin?”
“Bir
dostun, bir düşman kadar kahrı olur kızım! Komşu hakkı diye bir şey var. Ben bunların gelip gelip birbirlerini çekiştirmelerinden rahatsız oluyorum ama aralarındaki olayları aktardıklarında ya açıkça ya da dolaylı olarak aralarının düzelmesi için çaba sarf ediyorum. İnşallah iyi niyetimin ve bu gayretimin sevabı, dedikoduları istemeyerek de olsa işittiğim için girmiş olduğum günahtan büyüktür! Dedikodu edeni dinleyen de günaha iştirak etmiş oluyor ve ölmüş
kardeşinin kokmuş etini yemiş kadar oluyor! Bu kadar çirkin ve iğrenç bir şeydir gıybet ama engelleyemiyorsam ne yapayım? Misafir! “Gelme!” diyemezsin! Kalbini kıramazsın! Susturma yoluna gidiyorum, üçü de anlatmasalar delirecekler! İki arada bir derede kalıyorum işte böyle! Ne yapayım Semiray?
Allah affetsin!”
“Sen bilirsin
anne. Bana kalırsa “Bunlara çok yüz verme! Özellerine de günaha da girme!” derim.”
İki büklüm beliyle, ağzına girecek kadar uzayan burnunun ucundaki kara çerçeveli küçük yuvarlak ve kalın camlı gözlükleriyle, elinde beş şişle örmekte olduğu yün çorapla, kireçlendiği için deforme olmuş titrek parmakları, sol elinde düşecekmiş gibi duran alyansı, buruşuk dudakları, tonton yanakları, iğne oyalı yazması ve yaşıtları arasında şık sayılabilecek kadar iyi giyimiyle Osmanlı bir
kadın olan Münevver Hanım, yalnız kızıyla torunundan değil, bugün bütün insanlardan yakınıyordu.
“İnsanlara derdimi anlatmayacağım. Hakkımda sadece
Allah bilgi sahibi ya O bana yeter! İşte ben bu haldeyim! İnsanlardan sıdkım sıyrıldı artık benim!
Kızım da torunum da dâhil, kimseden bir şey istemeyeceğim. Ne alınacaksa kendim alacağım. Nereye gidilecekse kendim gideceğim. Bunun için bana gereken kuvveti, kuvvet ve kudretin sahibi versin, İnşallah! Beni kimsenin gücüne muhtaç etmesin!
Gideceğim yeri kimseye söylemeyeceğim. Gittiğim yerlerden ararlarsa telefona çıkmayacağım. “Bizde yok! Gelmedi buraya!” dedirteceğim. Nerede olduğumu bilemesinler. Arasınlar bulamasınlar.
Ölmeden ölü gibi yaşamaya alışacağım. Dost yok. Kimse
dost değil. Herkes nefsine Müslüman! Ailen de o! Etraf da o! Al birini vur ötekinin kafasına!..
Benim hiç kimsem yok. Sahibimden b
aşka kimsem yok. Onun için beni kimseye muhtaç etmesin! Beni kendisiyle meşgul etsin! Beni kendisine hizmet ettirsin. Kimseye hizmet ettirmesin! Bana, evlatlarıma, torunlarıma, Ümmeti Muhammed’e hastalık, yokluk kıtlık, felaket vermesin! Aza noksanlığı vermesin! Kimseye güvendirmesin! Sadece kendisine güvenen kullarından eylesin!”
“Bak yine kıyamadın, evlatlarına, torunlarına, bütün Mümin ve Müminelere dua ettin. Demek ki sen seviyorsun evlatlarını. Herkesi seviyorsun. Ne güzel! İçinde insan
sevgisi var.” dedi
annem, öyle değilse de öyle olsun diye.
Bir içeri bir dışarı girip çıkıp durdum servis için ama yine de çok şey duydum nineden. Bunlar benim için hem ibret vesikası hem de yazacaklarıma malzemeydi. Her konuşan bana hayatı öğretiyordu. Sadece insanlar değil, hayvanlar, hatta bitkiler bile… Öğrenilecek çok şey vardı!
“Bu
zamana kadar
Allah’tan b
aşka yakınım, anlayanım ve sevenim olmadı. Ne istediysem O verdi. Aklımın ucundan ne geçtiyse O bildi ve bahşetti. O’ndan b
aşka
dost yokmuş!”
“Aşk olsun Münevver Hanım! Beni
dosttan saymıyor musun? Bak, şimdi kırdın beni!” dedi
annem mahsustan.
“A! Hiç olur mu! Sözüm meclisten dışarı… Seni tenzih ederim!” dedi, gözlüklerinin üzerinden bakarak. Kullanıla kullanıla aşınmış ve şekil değiştirerek fırlak hale gelmiş takma dişleriyle
gülerek
annemi temin etmeye çalıştı ama yine de zincirden boşanmış atlar gibi zapt edilmez hale gelen dili durmadı. Yakınmaya ve pot üstüne pot kırmaya devam etti.
“
Allah bana bundan sonra hiçbir
sevgi vermesin! Sadece Zatının, Resulünün ve onlara yakın olanların
sevgisini versin! Zaten de kimseye
sevgim kalmadı.” diye açtı ağzını, yumdu gözünü! Konuştu da konuştu!.. Ne çabuk doluyorlar, ne çok deşarj oluyorlar! Bu aile bir tuhaf!
“Artık kimseye değer vermeyeceğim. Kimsenin evine gitmeyeceğim. İkramını kabul etmeyeceğim. Kimseyle yola çıkmayacağım. Kimseye bağlı hareket etmeyeceğim. Canım gezmek isterse yalnız çıkacağım. Yalnız dolaşacağım. Kimseye yaklaşmayacağım. İnsanlar da insanlarla alakam da bitti. Ne arkadaş ne yoldaş ne de sırdaş…”
“Yine de çıkıp gezmek, dolaşmak istiyorsun. Konuşmak da ihtiyaç… Gittiğin gezdiğin yerlerde yapayalnız mı olacaksın? Kendi kendine mi konuşacaksın? Konuşmazsan içinde biriken zehri nasıl kusacaksın? Öyle deme! İnsanın insana da ihtiyacı var. Onun için
Allah bizi topluluklar halinde yaşatıyor. Cemiyet hayatı diye bir şey var. Çok kızdırmışlar seni yine. Onun için böyle söylüyorsun. Ben seni iyi biliyorum. Sen insan canlısısın! Yalnız duramazsın. İlmini aldım ben senin!”
Eskiden ahretlikler varmış. Özellikle yaşlı
kadınlar, akranlarıyla ahretlik olurlarmış. Yani arkadaşlıktan,
dostluktan öte bir bağ kurarlarmış aralarında ve sonuna kadar da hakkını verirlermiş. Onlar yalnız
dünyada değil, ahrette de yarenlik etmek ve her an beraber olmak isterlermiş. Galiba Münevver Hanım
annemi ahretlik etmiş kendisine. Ondan da dem vurdu.
“Eskiden bir ahretliğim vardı. Rahmetli oldu. Çok oldu öleli. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Şimdilerde böyle şeyler yok. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. Kimse kimseye içini açmak istemiyor. Sır vermiyor. İfşa edilmesinden korkuyor. Âhir
zaman, yevm ül beter! Sen b
aşkasın! Sakın üstüne alınma! Ben seni
dost bilmesem, sana güvenmesem sırrımı açar mıyım hiç!”
Annem mahallenin psikologu zaten. Her gelen sırrını anlatıyor. O da sır küpü oldu sayelerinde. İşte
kadınların
dünyası da böyle!
*
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ - 730