4
Yorum
9
Beğeni
0,0
Puan
1582
Okunma

Seninle bu sabah konuşurken İstanbul’a geldiğim ilk yıllarıma doğru gittim.
Biz birbirimize sevdiğimizi hatırlatarak en kötü anlarımızda ellerimizi kenetleyerek kasırgaları birlikte konuşarak atlatalım.
Eğer arkamızı dönersek birbirimize gönül gözümüzü köklerimizi soğukluk yakar.
Yıl 1996 ofisimiz o tarihlerde Kazasker’deydi yürüyerek Erenköy istasyonuna oradan da Kadıköy’e Moda’da çay içmeye gidecektik. İstasyonda ayak seslerimizin çıkardığı yankıyı gölgeye düşüren bir çiftin kavga edişine ilk orada tanıklık ediyordum.
Upuzun dağınık simsiyah saçları titrek sesle kelimeler dökülürken dudaklarından bir eliyle sürekli sevdiğinin iterek çektiği eline dokunmak için yalvarıyordu.
Adam put gibi hareketsiz gözleri kadını döver gibi bakıyordu. Zalimdi...
Genç kız hiç kimseye aldırmadan sanki sığ suların kıyısında boğuluyormuş gibi çıkardığı sesle aşkta arşınladığı yolları ırmaklara dönüştürüp denize ulaştırmak için her türlü fırtınaları göğsünden üflüyor üflüyor üflüyordu…
Arkadaşlarım ellerimden tutarak beni gelen trene bindirmek için çekiştiriyorlardı. Bense göğünde patlayan gülünün dikenleri ayıklamak isteyen kıza bakarak hayır ’’siz gidin ben gelmeyeceğim’’ diye direnen sesimle ve tüm gücümle istasyonu sanki sallayarak kurtuluyorum ellerinden.
Adam bir hamleyle kızı iterek koşarak trene biniyordu.
Genç kız savruluyordu arkasından üç kat daha uzağa yetişmek için. Nafile istasyonda silinebilecek toz kalmamıştı.
Ürkütücüydü sessizlik. Zaman küflenmiş parmaklarını koparıp ateş çemberine atıyordu.
Oturdum usulca yanına ve saatlerce hiç konuşmadık.
Onun kaderi kederim olmuş gibi yüreğimde sızısı ile beraber hâlâ izleri durur.
Ümmühan YILDIZ