Gönlü aydın bir kişiye kul olmak, padişahların başına taç olmaktan iyidir. (mevlana)
Bilal Yavuz
Bilal Yavuz

İslami Şiirler

Yorum

İslami Şiirler

0

Yorum

1

Beğeni

0,0

Puan

611

Okunma

İslami Şiirler

İslami Şiirler









ÇEKİRDEK YAĞMURLARI

eğer dünyayı bir kez değiştirebilseydim
tüm silahları imha etmekle başlayabilirdim
bıçaklara bile ihtiyacımız yokmuş aslında
organik şeker, kimyasal içermeyen balon
bez bebek üretimlerini fazlalaştırabilirdim
daha çok gülen yüz ve daha az asık surat
cinnet anlarında canavar durdurma butonu
çünkü bir an beklese insanlaşacaktılar
kentlere bile isteye tıkışıp sürü timsali
dağları, ovaları, ormanları yalnız bırakan
insan asla huzur bulmayacaktı bilirdim
doğaya yeterince dağılmakla başlayacaktı
tabiat ahbaplığı ve ihtiras eriyişleri
hazcı hız çağının açtığı yabanıl açlığa
özge derman köylerin antik sükunetiydi

dünyayı değiştirebilsem değişmeyecektim
kökünden bir değişime hasret kalan insanlık
buçuk dönüşümlerle yalnızca hep yıprandı
bilim ve teknik diye diye büyütüldü oysa
milyonlarca hayatı kül eden jenosit teçhizleri



















korkulan taş devriydi asıl hikmetli çağlar
meleği iblisleştirecek çapta ferah imkanlarıyla
yamyamlıktan başkası değil modern dediğin
çıplak ayaklarla sonbahar yaprakları üstünde
uçurtma şölenlerinde buluşmaktı hayalim
kimsenin kimseyi biçmediği kardeş halklarla
kültür şenlikleriyle kültürel emperyalizmin
başını gövdesinden aşkla ayırmak isterdim

ihtiyar dünyayı bir kez değiştirebilseydim
çocuk gülüşleriyle iyileştirmeyi denerdim
aldığından fazlasını vermeyi hobileştirmek
nükleer yerine fidanlık üreten bir gençlik
belki gezegenlere ulaşmayacaktı astronotlar
seri ulaşamazdık o çok mühim yerlere belki
asteroid madenciliği olmayacaktı belki ama
her sabah endişeyle uyanmayacaktık inan buna
tırnaklarla kazıyarak, alın terimizle, emekle
kendi ellerimizle cehenneme çevrilen sinemizle
artık çıkış yok geri dönüş yok biliyorum
öleceğini bile bile yaşayan canlı azmiyle
yine de yazmak, uyarmak, bağırmak istiyorum
argın düşler kayıtlara geçsin hiç değilse






















KUŞ FIRTINASI

toplu intihar eden kuzular kadar buruk kalbin
toplu mezarlarda çürümüş yorgun iskeletler sanki
ilk cinayetten son katliama kadar evrensel tanık
darağaçlarının salıncağında sallanır masum serçeler
sedefinin içinde bir inci
hep kapanırken kendine

ne kitaplar yaktı ruhun sırf ısınmak için
bekliyorsun... gidiyorsun sanıyorlar...
ve alanında uzman ekiplerce tasarlanan
bir dekorasyona dönüşüyor kadim ıssızlık
ne kadar yürürsen yürü, uzarsan uza, büyürsen büyü
dönüp dolaşıp varacağın yön çocukluğun kokan yer

bütün duvarları yakılıp yıkılsa da o ilk evin
nereye gidersen git… kaçamazsın içinden…
kavuşmaktan kaçamazsın sevdiklerine derin
yıldırım çarpan ağacın döşünde çakan ateştin





















bağır bağır bağırıyor yüreğin… gözlerinde…
yüreğin; göğüs kafesinde yorgun bir tarantula
okyanusta püsküren lavlarla oluşan volkanik ada
kuş fırtınası senin ki… düpedüz düzsüzlük…
duvarsızlara çarpa çarpa
boşluğu aşındıran doku

şimdi neyi susarsan sus atılacak çığlık bellidir
geldiğin bütün duraklarda aslında gelmemişsin
hareket halinde bir iz gibi ömür
parlayıp sönen parlayıp sönen her dem her gün
çok renkli karanlığın sahasında
bir ev sahibiydin bütün deplasmanlara

ve durulmaz; hortum bitse bile
hortumun göğsündeki hortum
kaybedecek bir maçın kalmayınca yorgun kürede
kaybetmeyi bile özlediğin an kanyonların ucunda
kendini bırak ve fırtınayı hatırla
aşkının insaflı kollarında son nefesini verircesine
uçmayı öğren; karış ummanlara






















ODYOLOJİ

boynu bükük kitaplardır mezartaşları
okumayı söken arif yüreklere
hayır ölüm değil; kesinlikle
hep çıldımışçasına yaşamaklar kokturan
bir kütüphanedir; mezarlık
içiçe aynalar gibi dizili
savaşıyor toprağın göğsünde ağaç kökleri
maddeye nefes aldıran mana kalbin

virüsleri ezip geçen akyuvarlar aşkına
sulama kanallarına düşen yavrular hatrına
andolsun ki garibanlar
sevgi ateşiyle yakacak
ıssız kalabalıklarını ihtiyar dünyalarınızın
göğü rüzgara boyayan kanatlarca
yeri dumana bulayan toynaklarca
ummanları tufanlara dolayan yüzgeçlerce
andolsun incinenler kazanacak























şehadet getiren imanlı gerdanları
Allah ekber diyerek kıran münafıklar için
cennet ancak cehennemdir; hurileri zebani
ve birleştirmek hakikiler mesleği
yıldızları galaksi kılan çekim kuvveti
kalbimizin kalbinin de kalbinde haznedar
rayından çıkmış vagonlar mı Ümmet
oysa kapanmayı bekleyen onca deccal üsleri
Hürmüz Boğazında çarpışan piyonlar
atlı karıncalara dönüşen o hamal sırtlarca
düşmanın binmeye doymadığı ayrılıklar düldülü

ah mevsimi; kimseler kimseleri duymuyor
birbirine kulak vermeler rekoru kırılırken
Odyometri; doruğundayken öz tekniğinin
Odyologlar dahil hey od yüreklim
kimse kimseyi istememek istiyor
biz kendi içimize bakalım o dem dervişler
sağırlaşmamak için şecere zarına






















HİRA SAATLERİ

kimse sizin kadar sevemez, sevilemez
nerede iyilik, güzellik, doğruluk görsem
göğsünde rahmetinin kadim nefesi durur
içimde kısık kelleler
dağlanmış zebaniler
içimde katran gibi asfalt gibi bir zehir
ruhumu merhametin cehennemine devir
rıza verdiğin magmada yanmak ne özel

papatyalar çiğneyen yaramaz canlar üstüne
her dem yeniden doğan sevdalarım vasiyet
gazabın kursağında hür insaflar üstüne
galaksi tüten serenatlar kazımak istiyorum

karanlığın tahtına en aydın başkaldırı
size şeksiz şüphesiz sorgusuz itaat saatleri
gök denizde can yunuslar gibi çağlayan
rüyalar büyüten ebabil uykusu diliyorum


















yağmurlar ağırdır dağlardan
nahif gözlerden bakmayınca
çığın koynunda gürül gürül yanan soğuklar
yataklara savrulan tenha bavullar kadar dargın
vagonlar, sirenler, ıslıklar ve susmak
ansızın esen hortumun usulca göle dönüşmesi
bu sazlıklar bu çakıllar bu köpükler ensemin

ıssızdı mağarada öyle bir ıssızdı ki
hiç kimse böylesine
kimsesiz kalmamıştı
sonra bir tuttunuz mübarek yüreğinin elinden
öyle bir kaldırdın ki
hassas özcevherini
alemlerin en mahşer marşı kılındı kalbi
bebeklerden saf melekler bile yetişmedi

bizi de yükselt Rahman biz de öksüz
çağdaşların dağında kimsesiz mağaramız
çoğunluğun hırpaladığı azınlık kullarınız
ahir Bedir zamanıdır
bir avuçtur mücahid
helak olmasın aşıklar ey Maşuk
divanına sunulan aşklar hatrına

























KILCAL ZARAFET

ceylan gözlerinde kuğu masumiyeti
üzgün mügeler gibi tenha bir vaha
yüreğin bağırıyor bakışlarından ey
gidenleri susmaktan
yorulduysan
bir ihtimal daha var
hayat gökyüzünde dinozor uçurmak
kadar güzeldi bazen
arş şöleniyle buluşan arz ayinlerinde
irfanlara vurgundur tevazular
benlikten bizliğe hicret
gözleriyle gözlerimizin içine haykıran
yetim çağalar gibi biraz
seccadelerin Kevser sofrası misali
serilirken ki o kılcal zarafeti












gönlün dilerken doğurduğu heyelan
bir Ortadoğu düşün
aldığı her soluk
ciğerlerini tırmalayan bir tırnak
uranyum çekirdeklerine
çarptıkça çoğalır seri nötronlar
çoğaldıkça zincirleme reaksiyon
tepkime patlamaları yaşandıkça
hidrojen bombaları
enselerin köklerine
tıpkı içimiz gibi batarken kana
kaldırımların alındaki serinlik
gel kaçalım seninle
kalabalıkların gitmek istemediği o yere

özüne sığmayana gökyüzü sığınaktı
bir uçumluk canı var göçebe gönlün
bakmaya kıyamaz cesurlar
dövmeye doyamaz korkaklar
cehennem bile dünyadan temiz mi
çünkü tüm şeytanlar henüz burada
eyvah tamtakırdır içerimiz
anlatılamayanlar müzesinde
söylenemeyenler koleksiyonu
atan yürekte çarpan yaşama sevinçleri
mazlumlarla beraber uçtu gitti
“bizi doyurmak için milyarlarca canlıyı
feda eden Hakk’a olma isyancı”
kendini rahat bırak
gökte yüzmeyi öğren


















YILDIZ TOZU

şu iyiliğin güzel atmosferinde
hepimize yetecek kadar nefes var
soluklandırsın Hû
yakında teni toprak olacakların
birbirine kibirlenişleri ne hazin
ömürleri boyunca
kendini kasanlara
daha büyük bir azab var mı dünyada
zinhar değer kaybettirmez
azınlık kalmak yiğitlere
varlığın yokluğun ötesinin Sahibi
doğruluğu dürüstlüğü çoğaltan erlere
dünyayı değiştiremeseler bile
verir özlerini düzeltme fırsatı

katkı maddelerinin esrarkeşi
şehrin insanı
salsan doğaya tutuna bilir mi
kanatlanır gibi suda uçuşan
baraj çocuklarına belki öğrenci
ay ışığına ayna duvarda
raks eden dalgaların gölgesi

















yıldırımlardan bir çınar Anadolu
kendine yangınçevresine aydınlık
lavlardan bir şelaleydi koynun
önüne kattığını
ummanında zerre eden

denize kıyısı olan bir balkona
asla yoktu ihtiyaçları
hayal gücü yüksek sanatkarların
biz kağıttan gemileri Rahman’ın
bağrımızda esrarına
karışmayı bekleyen sırlar
meydan okuruz poyraz ordusuna
can kırıklarına rağmen

yıldızların kızgın çekirdeklerinden
trilyonlarca atom fiziğimizde
birbiriyle tohum paylaşan
eskilerdi asıl sosyalleşenler

ömrünü fabrikalarda geçiren
mutsuz hayvanların etiyle beslenen
hormonlu sebzeler çiğneyen
vah apartman çocukları
natürel aşkları ne bilesi


























MAGMA YAĞMURLARI

ruhun bir Nuh tufanı
gürler cüssenin kafesinde
kükrerken şahdamar piramitleri
titrerken mumların mumya alevi
dönüşür Musa kalpli asaya
içimdeki yabanıl ejderha
vahşetin imparatorluğunda

ateşte İbrahim bahçesiydin
Hakk aşkıyla Ömer kesilen
cehennemin cenneti sanki
dalarken uzaklara yaklaşan sendin
ummanlar doğuran bir içdeniz
suskun kimbilir kaç sesin nefesi






















içimiz şimdi çölde deniz feneri
çöker kum yağmurları aşkın büstüne
çağın ağında çiskin simyacılar
haykırmak isteyip haykıramayan felçli
ey fezanın baharı gel de gör bizi
durulsun durgunluklar filizkıranı

testereyle doğranan peygamberin
hüznü dolaşır göğün sokaklarında
çatlar iskeletler Kızıldeniz’de
Manto’da ölüler düğünü başlar
ürpertiler püskürtür yanardağlar
çarpışır metafor meteorları

çalkalanır kürenin katmanları
cesetlerin petrolüyle devranın
altını üstüne getiren insanlık
ne bekleyebilir kıyametten başka
sorumlu, hükümsüz egzozlarla
çocuklara kanser bağışlayanlar





















AŞKIN FESTİVALİ

gözlerine kaç geceyi sürme çekmişsin
gözlerine
kameri güzeylerde şems kılan
tabiri imkansız rüyaların aynası yüreğin
yüreğin kaç yüreğin bileğinde gezinir
sen kaç rıhtımlı körfezsin
anılar, yaralar, çöküşler ve duymak
suskuların ahenginden örülen mübarek besteni
tren sirenlerinde sesin
hüzne selam etmiş kumsallarda doğmuşsun
alımlı valsler
narin esanslar ellerin
ellerin kaç bileğin yüreğinde birleşir
sen kaç körfezli rıhtımsın

göklerinin bağrı kristal döşeli
öpülmemiş yüzleri öpülmemiş avuçlarına değdiren
çığlık çığlığa çığlar gözlerin
gözleri birbirine bağlayan bakışlarda kurulmuşsun















hislerin sislerinde
sarsılmaz divanın
sılan; pencereler önünde tenha yusuftutan nasihatleri
neylerin rebablarla
feleklerde kesiştiği dalgalarda durulmuşsun
harabe şatolarda nefesin
baştan ayağa bataklığa saplı masum mücevherlerin
felaha çekildiği çöllerden geçmişsin
okyanusların bağrında duran kimsesiz bir çöl gibi
kalbe elveda etmiş
akıllarda solmuşsun
sen kaç rıhtımlı kaç körfezli rüzgarsın

hep seni aradım Kudüs’ün viran surlarında
merhametindi şavkıyan Diyarbekir hisarında
şimdi fukara bir ömrün kitabe aralığında
çatlar aynanın özündeki ayna
kaynar yaranın közündeki yara
sen kaç rüzgarlı tufansın
sen kaç tufanlı kıyamet
sen kaç kıyametli mahşer
kaç mehşerli cehennem
kaç cehennemli cennetsin
eti kemik geçmiyor şu yürek saati
o ruhu özleyen milyar can
sen kim bilir şimdi hangi
ne doğmaz bir ölüm sevmek çilesi
























MELEKLERLE ALTI GÜN

1
başladı kutsal besmele serinliğiyle
yolun yolculuğu
yolculuğun yolu
birinci gün Münker ve Nekir
atıldı tutup iki bileğimden
fırlattı içimdeki köstekli saati ışık hızında
rüzgarların denizlerle mecnun koklaştığı

yamalı kulübelerden geçtik ilk
paramparça evleriyle bir köy tüneli
ama büsbütün göğsündeki sevinç geçitleri
çocukların o solgun ve lenduha gözlerinde
bengisu şiddetinde aziz yaşamaklar azmi
martıların sırtlarına biniyorlardı
köklere tebessümler ekiyorlardı













kadim esaslar üzre
ihya olan ümranlar
alkımlarla çizilen mimarlar saçıyorlardı
başaklarda buğdaylar çiğneyen gelenekler
çalışmaktan bostanlarda
utançtan değil onurdan
yüzleri kızaran evlatlar
sütunlardan bal emziren doğu ötleğenleri
doruklarda dağ içen
görünmez misafirler
bastığı yeri ayağıyla öpen uğurlu kafileler
çelmikten ve sazlıktan
kervansaray köşkleriyle
halaya duran çağıltılar meltem törenlerinde
kan kokulu bembeyaz
gelinlikler köknarlarda
yırtılan yüreklerden örülen uçurtmalar
kurulduk bir bulut kıyısına
ben hep arşa hep arştan bakmaklar istedim

Tevrat ve İncil ve Zebur timsali
Şam ve Bağdat ve Kudüs nehirleri
artık yeryüzünde değil gökyüzünde hayatta
şimdi koyuntu dehri
nasıl da kendi kendini kemiren geometri
Münker yıldızlarla ahbab olmuş
Nekir yine şemslerin meclisinde
içimdeki bağlamaysa
hep onların gazelinde











2
ikinci gün bir buzul çağı cehennemi
yakıcı soğukluklar
donduran sıcaklar
geldi Azrail dibinde sevda kokulu sırlar
sadrında gür pınarlar
avuçlarında sandukalar hazan
mazlumlar generali
zalimlere muhteşem müjdeleyici
son nefesini kusarken
kibirlenenlerin sonunu görecektiniz
bacaklar birbirine dolandığı zaman
yalancıların akıbetini görseydiniz
boğazın ağzına dayandığında can
yetimleri yutanların
halini görmeliydiniz

öyle bir kente vardık ki
ölümün sıddık meleğiyle
katkısız sebzeler kendini yetiştiriyordu
ömrünü değil hissiz fabrikalarda
sımsıcak doğada özgürce geçiren
mutlu canlılardan rızıklanıyordu ahali
ne robot kozmonotlar
ne uzaylı mumyalar
burada insanlar sahiden yaşıyordu
aşkları hep gerçek yaraları
doğallık en güzel parfümleri
kasılmanın kölesi değildi gövdeler
dokunsan ağlayacaktı ruhlar
insan kurnazken bir hiç










siz hep onu dirlik alan bildiniz
oysa uyandırandı Azrail uykunuzdan
öyle şefkatliydi ki Rahmân evliyasına
en sevdiğinin verdiği vazife
ona mesleklerin en sevimlisi
Hüthüt gölgesinde Ashab-ı Kehf kıtmîri
ardında Şuayb kuzularıyla Salih devesi
kudret deryasında kanatlı yunuslar
yüce dallarıyla bir sancak ki
helak olmuş beldelerin imrendiği
arzda örülüp sanki arşa eriştirilen şehir
prizmalar sağdım
ses kemiklerinden
isli bir bilek gibi sallandı yürek
uçtuk gittik kentin labirentinden

3
tapılan putların dile gelip
Rabbini birlediği devirlerden geçtik
anahtar deliklerinden sızan
bıçakça ağır bir yel gibi ben ve Mikail
hortumlarla yıldızların
heybetli Kahhar korkusundan
sağa sola kaçıştığı fay hatlarından
haşyetten düşen kayaların
parçalanırken ki toz bulutundan
yepyeni bir coğrafyadan geçtik
görkemli yapılar içtik
ne çalkandık gökdelen piramitlerden
ne küçümsedik kerpiç salaşları
marifet nerede bildik
hep bildikçe bilendik












kara bulutlar altında toplanan
helak edilmiş kavmin tuzunda
şimdi ne dersen de her doku
mahrepli sımsıcak çörek kokusu
siste hayalet yel değirmenleri
döner Sübhan diye diye
ah bulutları doğurur İnşirah dağı
dönüşür can kubbeler gezegenlere
çalkalanır görsen köpükler gibi
uzayın deniz yıldızları
melek ordusunun kumandanı Mikail
yağmurlarla rüzgarlardır zor sırdaşın
ne bahtlıdır sana dost olan
ne talihsiz düşman kesilen
unutabilir mi hiç Bedir ve Uhud saati
Hakk’ın yüce dostu aşkına
savurduğun abidevi endamı

ey koca elçinin göksel veziri
ey Tahiyyât ile şereflenen kişi
ummanlarca dalgalanan
bir sancak şimdi yürek
onu dikmeliydim aşka
tıpkı kamere bayrak diken
uzaylıların cezbesinde
hayır çok fazla daha ötesi
Mikail depderin iğne deliklerinden
geçirdi göklere sığmayan sır ipleri
tuttuğu kadarını tanıyabildi
aklımın fikirden elleri

















4
sıvının sıvısı gaz ve gazın katısı sıvı
saf topraktandı Adem
kaburgalardan Havva
Hüsûf ve Küsûf ve Hârut ve Mârut
meleklerle namazlar kokteyli
dördüncü gün efsun kokan demlerdi

koku ve tat ve his körlüğü
pelte kursaklarda kimsesiz ahtapotlar
öyle bir şehir ki dördüncü gün
bereket sırtını dönmüş başaklara
araflı alınların yüzeyinde Yakaza
kaşmer yürek
yaramaz çocuklar sanki toprağın göğsünde
ilham olmak isteyince soytarılara
imparator argın

padişah tıpkı ölü deniz
bakınca boşluğun içindeki boşluğa
dalgalar kum fırtınası
sisten tarlalarda
efsun rayihaları
kartal kanatlı dinozorlar taraçalarda
fil hortumlu ejderhalarla savaşlarda









devriliyor gökdelen putları
yanıyor ceplerin kağıttan sanemleri
betonlar bahçeye dönüşüyor
buzullardan fışkırıyor volkanlar
çöllerde amazon ormanları
berzah alemini haykırıyor hayatlar
mecazlar uzayında
semboller ziyafeti
çığlık atan sessizlikler koleksiyonu
ezgilerden örülen
fosilimsi tuğlarda

meleklerden büyüler öğrenen şımarıklar
terörlerin emzirdiği
kancı töreler sonra
gelip çatacaktır kutsal pimanlık günü
zalimlerin cehennemi
mazlumların cennetiydi
umutma diyor yollar yolculara hey
asla çıkmaz raylarından
dikey adalet treyleri

5
henüz kesilmemiş saf sütten
emekleyen o gezegenlerden
önümde bir Samanyolu şöleni
işte beşinci gün ve Cibrîl saati
balinada Yunus geometri ötesi
sütunlar saçan filizkıranlardı
dizginlerimizde mermer Burak
bindik bir fırtınaya uçurumlar çiğnedik
İdris ve İlyas ve Elyesa denklemi
Zülküf dağında Zülkarneyn atlası








evliya duyuları sağır eden
zamanın Bedir kuyuları hüzün
yazgı yazıtlarında engerek hazanları
Musa ve Harun ve Kudüs fatihi Yuşa
fışkırır ruhlar şehrinde aşkın on nehri
öptüm ibibikleri kanatlarından
Cebrail cübbesinden arşa serildim
dua kılan adamlar silüeti
taçlı hatun gölgeleri mescitlerde
kabuslardan örülen tapınaklar berkiten
senin aziz suların benim yar saatlerim
selaların yankılanırken ki yetimliği
kazınsın antik alfabeler gibi
vicdanların şu hantal atmosferine

yağmurlu mezarlıklar kadar buruk
sağanaklar sağdık Cibrîl dostluğunda
yarılan kayadan çıkan mucize
selam Salih peygamber devesine
ihtişamlı Süleyman kuşları kursağımız
şerefli cennet komşuları birlik
müslüman cin kardeşler her yöremiz
yüzüyor göklerde bakır akrepler
yürüyor çayda çeyizlerle hacimler

Bermuda Şeytan Üçgeninde
devasa dalgalarla boğuştun durdun
Eyyub sabrıyla sağlam sütunlar diktin dilsiz
Davudi seslere karışan Lokman hikmetler
Ashab-ı Kehf duvarlarında yankılanan ruhlar
bir Üzeyir kılıcıyla doğranacak Gargatlar
kutsal cihad günü gelecek dile dağlar taşlar
irfanlar saçacak alim İdrisler
aşk yeniden kınına sığmayacak















6
ince evraklarda kuş tüylerinden
damlayan şifrelerin burcuları
ve altıncı gün İsrafil mevsimi
aniden çatıp gelen Sûr saniyesi
orada boşluğun göğsünde mimar çizgileri
burada dilim dilim yeşeren devrim
şurada mürekkep çiçekleri baygın

kırıldı kadeh 1440 yerinden
kırk yerinden çatladığı güne hasretle
Ad ve Semud ve Uhdûd ve Nemrud
Firavun ve Karun ve Haman ve Ebrehe
Sodom ve Sebe ve Eyke ve Karye
bir ses bir yağmur bir tufan yeter elbette
batılı anında yeryüzünden silmeye

denizlere fısıldıyor iyi adamlar
körfezlere kitaplar okuyor iyi hatunlar
anneler çocuklarını lifliyor
sobaların yanında ve naylon leğenlerde
güneşte ısınmış su bidonlarından
bakır tasta sevgi dolu zemzem sularıyla
ve koca Dicle kıyılarında
bölüşülemeyen tarla sularıyla
bilge Nil civarında uğruna kan davaları
bereketler ki paylaşılmadıkça hafifleyen























tenha heybelerde dargın boşluklar
Mesih mevsimi, Mehdi saati
İsrafil ile Sûr ki ney ile semah
evliya ruhların aşktan Kâbesine
çocuğun rüyasına şeref verdi Geylânî
mübarek kadırganın üstünde
levent bir endam
şelaleler timsali bembeyaz cübbe
sarıldı sapasağlam iç içe geçti kemikler
Hakk dostu meleklerin pak solukları
doldurdu tabiat odamızı

selam sana Gazâlî yürekli
asırlarca beklenen hayırlı postnişin
üfle Ahit burculu asalara
yeni bir anlam kat İsalara
öyle bir dönsün ki zemheri ilkbahara
Alemler Gülünün esansı
duyulsun uydulardan























TRUVALI HELİN

yüzün gökkuşağı / kader yağmuru
yüzün olgun aynalar sert duvarlarda
birikir mezarlar sarp doruklarda
saçlarında çocuklar saklambaç oynar
içerin nasıl da şarapnel çukuru
kalbin ayçiçeği / kök gürültüsü
kalbin harap mızraplar bağlamalarda

gülerdin Helin derdi dağlar taşlar
gülerdin / çöller göllere dönerdi
bir tenha küheylandı burağın arzda
kanadın kesilirdi altındayken
uçarcası gezerdiniz buzulda
gördü mü yerinde hiç duramayan
yetim yüreğim gibi uçuşurdunuz
Helin derdim / içini göğe kazırdım
Helîn derdim kışlarkuşlar kokardı















bakışların kızıl Mars tutulması
kanlara bulamışçasına hilali
kelebekler kükrer / palmiyeler üşür
tıslar tavşanlara çıngıraklılar
Truvalım bir ışığı çoğaltır durur
ellerinde masumluğun fil dişi
ellerinin kınasında çağlayanlar
ellerin nur ellerin nar ellerin

uzardın / kısalırdı zor mesafeler
uzardın gittikçe yeşeren Sırat sanki
kıldan ince kılıçtan keskin nefesin
can toprağında göz yağmurlarıyla
serpilen öyle bir lale ki kıdemli sevda
sultan zambağına çevirir sonunda
için / çığlık çığlığa erdenlik filizleri
için masumiyet günleri zamanda
gözlerin merhametin melikesiydi

Helin diyor poyrazlar kasırgalar
Helîn diyor deryada susuzluklar
göklerden serpilen karlar yanıyor
bağır kafesi yüreğe dar geliyor
gelseydin gitmeseydi bitmeseydik
tutuşsaydık ağarsaydık açsaydık
dağlardan püsküren lavlar üşüyor
özlem gayrı bekleyişe sığmıyor


Paylaş:
1 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
İslami şiirler Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz İslami şiirler yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
İslami Şiirler yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
ÜYELİK GİRİŞİ

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL