Asiydik.
Küçüktük, fakat asiydik. Hiç kimseden baş bükmeyi öğrenmemiştik. Belki de sahip olduğumuz hiçbir şey yoktu, bu yüzden kaybetme telaşımız yoktu. Bu sebepten, taşların üzerine devrimci sözler yazardık. Hem de en afilli taşları seçip, en kahramanca cümleleri yazardık. Gecenin karanlığıyla
gündüzün aydınlığını birbirinden ayırt etmiyorduk.
Faruk,
gece karanlığında yazmayı çok severdi. Ne yazarsak yazalım, sonunda mutlaka bir taşa "Yarın aydınlık olacak" yazardı. Artık bu söz, klişe olmuştu dilimize. Fakat, yine de her
gece aynı şekilde boyayıp yazmak için hiçbir kalıp yoktu. Dedim ya, asiydik. Sistemi doğru bulmuyorduk.
Sokakların açığını, ayyaşını, evsizini, barksızını biz iyi tanırdık. Postacılar
geceleri hiç çalışmazdı; çünkü jandarmaların sıkça kol gezdiği sokaklarda, cesur olmanın bedeli ağır olabiliyordu. Biz, cesurduk. Kanımız hareketli, düşüncelerimiz sabitti. İstikametimiz ise doğruluktu.
Vazgeçmek, asla zihnimize misafir olamazdı. Çünkü biz, doğruluktan b
aşka hiçbir şeyle tatmin olamazdık. Yıkılmak, korkmak, geri adım atmak bizim için bir seçenek değildi. Her devrim, bir öncekinin üzerine inşa edilirdi. Bu yüzden bir adım bile geriye gitmek, her şeyin kaybedilmesi demekti.
Ve sokaklar… Geceleri, özgürlüğümüzün sınırlarını çizdiğimiz yerdi. Bir elinde boya kutusu, diğerinde taşla her
gece yazardık. “Yarın aydınlık olacak” diyerek, her sabahın umutla uyanacağını hayal ederdik. Hiçbir
zaman kaybetmeyeceğimizi bilerek, her taşın altında bir iz bırakırdık. Gece boyunca sadece devrimci sözlerle değil, hayallerle de yazardık.
Ama belki de, asıl devrim; kendimize karşı yaptığımız o içsel
savaştı… Bizi bu yolda ileriye taşıyan, yavaşça değişen düşüncelerimiz, sorgulamalarımızdı.
Biz asiydik. Öyle olmalıydık.