7
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
1214
Okunma

NOT: Bu yazıyı okumadan evvel Suat ZOBU’nun ALİBABAYA MEKTUP3 PEŞREV yazısını okumanız yararlı olacaktır.
Hanım:
“ Ben arkadaşıma gideceğim. Evde bir şey kalmadı. Sen de çarşıdaki köy pazarına gitsen de, biraz alış veriş yapsan diyorum.”
“Yahu hanım gözüm almıyor şimdi. Başka gün gitsem almaz mı?
“Tamam, sonra git. Evde ekmek de yok.”
Boynumu büktüm ellerimi açtım.
“Tamam, ben dönüşte ekmeği de alırım.”
Sinirlendi. Çıktı gitti. O gittikten sonra ben de Suat’ın o yazısını tekrar okumak için bilgisayarın başına geçtim.
Eğer evde sözüm geçsin istiyorsanız. Evin ihtiyaçlarını ertelemeyeceksiniz. Giyindim. Çıktım dışarı.
Çarşıya gidip ihtiyaçları alacağım. Yoldan karşıya geçip otobüse bineceğim. Okullar bir haftalık tatile girmiş. Isparta Antalya yolunda araçlar vızır vızır. Hiç birisi yavaşlayıp karşıya geçmeme izin vermiyor.
Yola bariyer gibi kolumu uzattım. Bütün araçlar zıng diye durdu. Geçtim karşıya. Otobüs bekliyorum.
Dolu geldi. Beni almadı. Sinirlendim. Bir… İki… Üç… Dört… Beş… Altı adımda otobüsten önce çarşıya geldim. Şoföre dersini vereceğim. Otobüs gelince indirdim şoförü. Sigara izmariti kadar bir şey şoför. Tuttum ensesinden başımın hizasına getirdim.
“Niye almadın beni?”
“Niye alacakmışım? Görmedin mi otobüs doluydu. Sırtıma mı binecektin?”
Ters ters konuşuyor. Otobüsünün tekerlerini ters dönmüş tosbağa (O hayvanın asıl adı tosbağadır. Kaplumbağa sonradan uydurulmuştur.) gibi yukarı getireceğim. Fakat otobüs insan dolu onlara yazık olacak. Şoförü alacağım ayağımın altına ezeceğim. Acıdım. Çoluk, çocuğuna ekmek götürmek için akşama kadar direksiyon sallıyor.
“Hadi neyse seni affettim”. Dedim. Bıraktım.
Evin ihtiyaçlarını görüp, torbaları çakmak cebime koydum. Eve döneceğim. Bir… İki… Üç adım attım. Yol üzerinde durakta dört kişi bekliyor. Aman Allahım bir de yağmur yağıyor ki şakır şakır… İkisini bir omzuma diğer ikisini de diğer omzuma aldım. Üzerlerini de ıslanmasınlar diye saçlarımla örtüm. Onları evlerine bıraktıktan sonra üçüncü kattaki daireme bir sıçrayışta balkondan girdim. Çakmak cebimden çıkardığım evin ihtiyaçlarını dolaba yerleştirdim.
Bir el dokundu omzuma. Hanım:
“Kalk elini yüzünü yıka. Koymuşsun başını klavyenin üstüne uyumuşsun. Yine Defterdeydin değil mi? Bıktım senin bu Defterinin elinden. Gece defter, gündüz defter. Senin bu defterini kumam gibi hissediyorum artık. Bir gün ben de senin defterini düreceğim ama ne zaman bilmiyorum. Atacağım balkondan bu bilgisayarını sen de kurtul, ben de.”
Suçlu suçlu geçtim mutfağa.
“Karnımız aç. Şimdi bir şeyler hazırlarım.”
“Benim karnım tok Çarşı dönüşü yolun üstündeki marketin ekmek dolabından yirmi beş otuz ekmeği hap gibi yuttum.” Demedim. Diyemedim.
Buzdolabının kapağını açtım. Acaba gerçekten eve bir şeyler aldım mı diye.
Hanım bağırdı:
“Ne bakıyorsun dolaba. Dolap boş. Ne aldın ki neyi görmek istiyorsun?
Böyledir işte hayat. Ne demiştim? Evin ihtiyaçlarını zamanında almazsan, otuz yıl emir verdiğini unutturup emir almayı öğretiyorlar. Sesini soluğunu kesiyorlar adamın…
Her şey Suat’ın yüzünden oldu. O Benim boyumu uzatıp, lüle lüle saçlar da çıkartmıştı o yazısında.
Madem böyle bir şey var. Biraz da ben ekledim boyuma. Galiba fazla abarttım ki bunları yaşadım.
Boyumu uzattım ama bu yazıyı fazla uzatmamak lazım değil mi?
SAYGILARIMLA…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.