6
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
816
Okunma
ÖTEKİLEŞTİRME
Bu öykü, halen balkonumda yaşamakta olan ve engelli olduğu için yumurtadan çıktığı anda annesi tarafından reddedilen bir güvercinin öyküsüdür.
Engelli yavru ve bu nedenle onu ısrarla reddeden anne, bir çok şeyi yeniden sorgulamama neden oldu. Özellikle insanlar arasında ‘’ Farklılıkları’’ nedeniyle ötekileştirmeler, doğada da acımasızca yaşanıyordu. Bunun nedenini ne kadar düşündüysem de, cevap bulamadım. Bir annenin ‘’ Özürlü’’ olduğu için yavrusunu ölüme terk etmesinin bence hiçbir bir mantıklı açıklaması yoktu. Tıpkı, renginden, ırkından, cinsiyetinden, inançlarından, cinsel tercihlerinden dolayı insanların da ötekileştirildiği gibi.
Onları, bir tatil dönüşü, balkonumun köşesine çalılardan özenle yapılmış yuvaları içinde, üç yumurta halinde buldum. Anneleri bana;
‘’Aman yumurtalarıma dokunma ‘’ dercesine yalvararak bakıyordu. Annelik içgüdüsü üst seviyedeydi.
‘’Yok, sen rahat ol, bu balkona size su ve yem vermek dışında, yavruların yumurtadan çıkıncaya kadar hiç girmeyeceğim’’ dedim.
Sanki anladı. Yumurtalarının üstüne rehavetle yayıldı.
Torunlarımı bekler gibi, haftalarca bekledim. Uyanır uyanmaz ilk işim balkonun camına başımı dayamaktı. Anneyle göz göze geliyor.
‘’İyiyim, az kaldı’’ cevabını alıyordum. Aramızda adeta ‘’Anne- Kız’’ ilişkisi vardı. Yumurtaları kırlangıçlar kapar korkusuyla, dışarıya çıkamaz hale gelmiştim. Bu sabırlı bekleyiş sununda, bir sabah ‘’cik cik’’ sesleriyle uyandım. Yataktan fırlayıp, doğruca balkona koştum. Artık torunlarımı görebilecektim..
Ancak gördüklerim beni şoke etmişti. Anne, üç yavrudan ikisini koruma altına almış, üçüncüyü uzağına ittirmişti. Nedenini anlayamadım. Hemen küçücük yavruyu avucuma alıp, itina ile annenin altına yerleştirdim. Henüz elimi çekmiştim ki, yavruyu hışımla ittirdi. Yumurtaların üstünde oturduğu zamandaki gibi mazlum hali yoktu. Bana bile tehditkâr bakıyordu.
‘’ Benim işime karışma’’ der gibiydi.
Annelik içgüdüsüne ve aramızdaki ‘’Anne-Kız’’ ilişkisine ne olmuştu. Hayal kırıklığına uğradım.
Yavruyu yavaşça avucuma alıp içeriye girdim. Pamuklar arasına koydum. Damlalıklarla besledim . Göğsümde ısıttım. Biraz gelişince baktım ki, bir bacağı diğerine göre biraz kısa, pençesi ise yumruk gibiydi. Bu nedenle öz annesi tarafından dışlanmış, ölüme terkedilmişti. Anne ise balkonumda, diğer yavrularla oynaşıyor, hep beraber şakıyorlardı.
Yavru biraz palazlanınca, bir deneme daha yapmaya karar verdim. Tekrar annenin yanına koydum. Bu defa sadece anne değil, diğer yavrular da onu kabul etmeyip, yanlarından uzaklaştırdılar. Yavrucuk, diplerde köşelerde kendi kendine yaşamaya devam etti. Anne ona hiç aldırmadan, seçtiği yavrularının başında durdu. Ben ise, annenin nezdinde artık hiç yoktum. Uçuş derslerini sadece iki yavruya verdi. Benim yavrum ise köşelerde kendi kendine kanat çırpmakla yetindi. Anne ise, balkonumda işi biter bitmez, iki yavrusunu da yanına alıp, arkasına bile bakmadan uçtu gitti. Yavrum hiç ‘’Kuş’luğunu’’ yaşayamadı. Ne mavi gök yüzünde süzülerek uçabildi, ne de ağaç dallarında yeşilliğin tadını çıkardı. Kuytu köşelerde dişisiyle gaga gagaya verip, döne döne dem çekmek onun da hakkıydı ama, bu da ona reva görülmedi. Hep tek başına yaşadı. Ben onun kanatları, o benim can dostum oldu.
Şimdilerde balkonumda sektire sektire dolaşıyor. Sevgi ve sarılma ihtiyacı duyduğumda, kucağıma alıyor okşuyorum. Boynundaki fosforlu renklerin ışığını seyrediyorum. Göğsüme bastırıyorum. Küçücük kalbinin atışları ile benim yorgun kalp atışlarım birbirine karışıyor. Öperek yere bırakıyorum. O zaman sanki daha işveli sektiriyor gibi geliyor bana.
İşte bu anlarda nasıl oluyor bilmiyorum, aklıma;
W. Somerset Maugham’ ın kitaplarının birinde beni çok etkileyen ve bir çok kutsalı sorgulamama neden olan cümlesi aklıma geliyor.
‘’Beni bu kara topraktan sen yarattın.
Anlıma bu kara lekeyi sen sürdün.
Tanrım;
Beni affet ve benden af dile’’
AYTEN TEKİN
.