14
Yorum
7
Beğeni
0,0
Puan
1259
Okunma
Karyolanın üzerindeki kaban – ceket - çanta dağınıklığını toplarken kafasının içi çıfıt çarşısı gibiydi!
Gecenin çok geç saatiydi, belki de otuz üç daireli apartmanda ışığı yanan tek daireydi. Ertesi gün iş günü olduğu için o da oğlunu erkenden yatırdığından beri kafasındaki sorunu çözmeye çalışıyordu.
Çok sıkıntılı günlerdi. Hani bazen her şey üst üste gelir ya! İşte öyle bir dönemdi. Bu eve taşındığından beri bütün sorunlar sıraya girmişti sanki.
Yıllardır oğluyla yalnız yaşıyor ve tek maaşla geçiniyordu ama bu ay!. Bu ay, içinden çıkılacak gibi değildi durum.
Evin kirasını, oğlunun servis ücretini, apartman giderini, faturalarını ödemiş daha ayın ilk günleri olmasına rağmen ‘beş kuruşu’ kalmamıştı.
Ailesinden destek almayı kendine hiç yediremediği için onlara da durumundan söz etmemişti. Odalar arasında anlamsızca defalarca gidip gelmiş, arada bir uyuyan oğlunu seyretmişti gözleri nemlenerek.
Eviyle okulunun arası çok uzaktı, o nedenle üç aktarma yapmak zorundaydı. İki otobüs, bir minibüs!. Ama evden çıkacak bozuk parası bile yoktu!. Hiç bu kadar sıfırlandığını hatırlamıyordu, o nedenle ne yapacağını da bilmiyordu.
Aklına ceplerini ve çantalarını kurcalamak geldi. Ne kadar cepli giysisi ve çantası varsa yatağın üzerine yığdı. Sakin olmaya çalışarak büyük bir dikkatle hepsini tek tek kontrol etti. Acaba daha önce de yine böyle aramış mıydı yoksa onlarda bir şey bırakmamaya özen mi gösterirdi?. Onu bile hatırlamıyordu şu anda.
İstediklerini bulamadıkça gözünden kaçmış olabilir mi diye defalarca aradı. İki tane kağıt otobüs bileti ve minibüse yetecek kadar bozuk para çıktı toplamda!. Sadece o kadar. Gidişi ayarlamıştı ama dönüşe yoktu!
Yenilmişliğin sükunetiyle hepsini tek tek yerine kaldırdı. Uzun süre amaçsızca yatak örtüsünün üzerinde oturdu.
Bu saatte ışığını görenler bu yaşananları asla bilemezlerdi ve kim bilir neler düşünürlerdi. Babaannesi geldi aklına: “Bu duvarlarla çatılar neleri kapıyor evladım, kimse bilemez.” derdi. İşte şimdi tam da o durumdaydı!
Sabaha az kalmıştı, usulca yatağına kıvrıldı.
Oğlunun kahvaltısını yaptırdıktan sonra servisle gidişini gülümseyerek seyretti. Akşam bulduklarını kaybedecek diye de ödü kopuyordu! Küçük klipsli cüzdana koydu servetini (!) evde çıktı!
Her zaman yolculuklarında kitap okurdu ama bu sefer okuduklarını anlamıyor, dönüp aynı sayfaları tekrar okuyordu. Beyninde hiç susmayan bir kakofoni vardı. Bir türlü onu sakinleştiremiyordu.
Okula gitti, ilk dersine girdi. Kendini derse kaptırınca beynindeki sesler sustu. Zil çaldı, hemen üşüştüler! Her derse giriş ve çıkışında yanı şeyler defalarca yaşandı. Tükendiğini hissediyordu.
Okuluyla kardeşinin iş yeri çok yakındı, ona bir telefon etmesi yeterdi. Ayı geçirecek desteği sorgulamadan verirdi, ama bir türlü yapamıyordu bunu.
Akşam yedide son dersten çıkacaktı. Kış dönemiydi, o saatte hava çoktan kararmış oluyordu. Çözümü şimdi bulmalıydı ama nasıl?
Okula tayin olalı birkaç ay olmuştu, durumunu anlatacağı bir arkadaşlığı yoktu henüz. Eve kadar yürümeyi düşündü önce, sonra ne kadar saçma olduğuna kara verdi. Gece yarısı evde olabilirdi ancak üstelik yarınki gelişi de çözmüş olmayacaktı. Bütün bunları ders boşluğunda dosyaları üzerinde çalışırken düşünüyordu.
O sırada iç hat telefon çaldı, telefona bakan arkadaşı, okulun saymanının onu çağırdığını söyledi. Kendi döner sermayesi olan bir okuldu o nedenle muhasebeyle ilgili işleri de yapan bir saymanları vardı. Tayinlerde kurumlar arası yazışmalar için sık sık imza isterlerdi, öyle olduğunu düşünerek sakince saymanın odasına indi.
Sayman, evrak ve para dolu deriden yapılmış klipsli kabarık çantasını kapının girişine yere koymuş ve acelesi varmış gibi ayakta bekliyordu:
- “Hizmet içi eğitim için hemen il dışına çıkmam lazım. Otobüsü kaçırmamam lazım. Tam kapıyı kilitliyordum, postaneden kuryesi bir zarf getirdi. Sonra açarım diye masanın üzerine koyarken üzerinde adınızı gördüm. Bir süre de yokum ya, bir soruna sebep olmayayım diye açtım, hemen sizi çağırdım.” dedi.
Bunları söylerken bir taraftan da ezilmiş bordronun rulosunu açmaya çalışıyordu. Masadan kalemi alıp imzalaması için uzattı. Bu, bir yazışma imzası gerektirmiyordu, bir ödemeydi!.
Anlamayan gözlerle bakınca sayman ekteki yazıyı okumaya başladı. Öğretmenliğe geçmeden önce başka bir devlet kuruluşunda beş yıllık bir hizmeti vardı. Kurumdan istifa ettikten bir süre sonra öğretmenliğe geçtiği içim kurumlar arası tayin olmamıştı. Kendisi de hatırlatmadığı için bu hizmet süresi bilinmeden yıllarca eksik maaş almıştı.
Kurumlar bilgisayar sistemine geçince emeklilik sicilinden bu durum ortaya çıkmış ve yıllarca eksik maaş aldığı belirlenince aradaki fark faizlendirilerek kendisine ödeme çıkarılmıştı. Hem de bugün!.
Sayman, evrakı imzalanmak üzere önüne bırakarak kasayı açtı ve paraları saymaya başladı. Tomar gittikçe yükseliyordu!
Bir titreme geldi birden. Eli, ayağı, kafası her yeri titriyordu. Kendine engel olmak istiyor ama bedeni onu dinlemiyordu. Rengi de bembeyaz olunca sayman panikledi ve bir bardak su koydu önüne:
- “ Neyiniz var Hocanım? İyi misiniz?”
Zor çıkan bir sesle ‘iyiyim’ diyebildi. Bardağa uzandı, titremekten suyu üstüne başına döktü. Bardak bir türlü ağzını bulamıyordu!
Sayman elindekileri bıraktı, bardağı elinden alıp bir eliyle de titreyen kafasını tutarak su içirirken bir taraftan da “Sizi hastaneye götürelim mi?” diye soruyordu. “Gerek yok” dedi zor çıkan sesiyle. Biraz sonra titreme de durmuştu!.
Sakinleşmesi için oradan buradan laf açan saymanın gözü bir taraftan da saatindeydi, okulun resmi arabasının şoförü de arada bir kapıdan bakıp gelip gelmeyeceğini soruyor, otobüsü kaçıracağını hatırlatıyordu.
Durumun yatıştığını görünce sayman yerinden kalktı, eline zor sığan tomarı saymaya başladı. Katman büyüdükçe o, inanamayan gözlerle sadece izliyordu. Bu arada bordroya imza atarken gözü ödeme miktarına takıldı. İnanamadı!.
Sabah gelirken dönüş parası yoktu, şimdi üç maaş ödeniyordu!
“Allah’ım!.. Ne kadar büyüksün!” dedi içinden. Gözünden boşanan yaşlara engel olamadı.
Bu gerçekten bir mucizeydi!..
02.12.2018 Serap IRKÖRÜCÜ