1
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1206
Okunma

Sigarayı öyle bir tüttürüyordu ki ona yönelik atacağım tüm adımlardan vazgeçmeme neden oluyordu. Ben böyle bir meydan okuyuşu anlayamıyordum. Uçurumdan atlamak üzere olan biri gibi öyle kıyıda bir yerde, hayatı bu kadar ti’ye alarak o zehri ciğerlerine dolu dolu çeken biriyle ne konuşabilirdim ki?!
Oysa söyleyeceği çok şey vardı. Dolu dolu bakıyordu çünkü. Yağmur yüklü bulutlar gibi boşalmak, yükünden kurtulmak istiyordu. Sanki o dumanı her içine çekişte söyleyemediklerine bir yol açıyor, konuşmuş gibi oluyordu.
Konuşsa mıydım onunla acaba? Ama sigara tiryakiliğinin suskunlukla mutlak bir bağı olduğuna dair kuşku duymama neden olacak birçok tanıdığım vardı. Son derece konuşkandı hepsi de. Yoksa konuşmuyorlar mıydı onlar da aslında? Yani öylesine birtakım laflar etmekten öte geçmiyor, boşaltamıyorlar mıydı yüklerini?
Yeni tanışmıştık henüz. Kurs arkadaşımdı. İlişkimizin bununla sınırlı kalmayıp gerçek bir arkadaşlığa dönüşmesiyse pek mümkün görünmüyordu. Sesi de ne tatlıydı oysa! Sigaranın ses tellerinde yarattığı tahribattan etkilenmemişti henüz demek ki.
Kendine zarar veren insanlara katlanamıyordum. Bana göre bunun bir başkasına zarar vermekten farkı yoktu. Sonuçta insandı söz konusu olan, saygı duymak zorundaydın. Dolayısıyla da o insan kendin de olsan zarar veremezdin.
“Korkmuyor musun?” dedim. “Ölmekten yani...”
Öyle doğal bir soruydu ki bu! Ama tuhaf bir şekilde insanlar uzun bir süredir sormaktan vazgeçmişlerdi. Çünkü ölümle dans eden o kadar çok insan vardı ki çevrelerinde, doğal olan olmayana karışmış; en bariz yanlışlar sıradanlığın yumuşatan ışığında hoş görülür hâle gelmişlerdi.
Bu illüzyondan kurtulabilmek için ara ara kalabalığın dışına çıkmak, oradan bakmak gerekliydi. Ama insanlar genelde yalnızlıktan hoşlanmıyorlardı nedense. Benim gibi hoşlananlarsa çok az olduklarından, “bu yanlış” diyebilenlerin sesi asla gür bir çığlık hâlini alamıyordu.
“Ben gideyim” dedim sorum karşısındaki yaklaşımından sonra. Çünkü en nefret ettiğim şeyi yapmış, dünyanın en doğal sorusunu en saçma sorusuna dönüştüren bir gülüşle cevap vermişti bana. “Ne karışıyorsun” ya da “sana ne” türünden bir tepkiyi rahatlıkla kaldırabilirdim. Çünkü sorum özel alana müdahale etmek olarak algılanabilecek türden sorular kapsamına giriyordu maalesef. Onun ters bir tepki vermesini insani bir refleks olarak karşılayabilirdim. Ama o bunu yapmamıştı. Sorun kendinde değil de bendeymiş gibi davranıp ‘sürüden biri’ olmamı beklemiş, “Onlar bir yanlış görmüyorlarsa senin haddine mi ’bu yanlış’ demek?” demişti.
“Yarın görüşürüz” dedi arkamdan o pürüzsüz, kadife gibi sesiyle. Sesi de kendi gibiydi aynı... Ölümün kıyısında geziniyor ama öyle değilmiş gibi davranıyordu. Çiçeklerle dolu bir bahçede gezintiye çıkmış da tertemiz havayı içine çekiyormuş gibi...