0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
499
Okunma
Temmuz ayının ortası. Hava sıcak mı sıcak. Güneş yakıyor, toprak yanıyor. Kıvırcık kızıl saclı bir çocuk önünde sığırlarla bir evin önüne doğru yaklaşıyor, sığırlara talimatlar yağdırıyordu. Oha sarı kız. Ho, ho. Deli dana. Sırma yürü ho… Hayvanları içeri kapalı bir yere sürdü. Girişi kapatıp eve geldi.
-Baba, annem nasıl oldu diye sordu. Kapıdan içeri girerken. Gözleri güneşten kamaşmış odayı göremiyordu. Bir erkek umutsuz üzgün bir sesle cevap verdi.
-Hasta oğlum. Annesi inliyordu yatakta, babası elinde bir tabak çorba içirmeye çalışmış, içirememişti. Bir haftadır yatıyordu. Hiçbir şey yemiyordu. Baba şaşkındı.
-Duran oğlum dedi. Bisküvi olsa belki yer. Sen kasabaya gidip alabilir misin?
-Alırım baba gidebilirim.
-iyi o zaman dedi. Para kesesini çıkardı cebinden. İçinde üç adet metal para vardı hepsi. Uzattı Duran’a:
- Al dedi bunlarla kaç gram verirlerse al da gel. Hava çok sıcak yaya gidemezsin. Eşeği al. Dikkat et düşme. Paranı da düşürme. Verilen 150 kuruşu cebine korken,
-Merak etme baba dedi. İkindiden önce gelirim.
Ahırdan eşeği çıkarıp bindi. Hızla kasabaya doğru yola çıktı. Yaya iki saatte gidiliyordu lakin eşeği koşturuyordu. Bir saate kalmaz varırım diye düşündü. Bir saatte de geri dönsem. Tek bir şey vardı aklında bir an önce o bisküvileri getirecek, annesi de yiyip canlanacaktı. Kasabaya vardılar. Sıcaktan ter içinde kalmışlardı. Pantolon bacaklarına yapışmıştı sanki girişte ilk bakkalı görünce eşekten inmek istedi. Adımını aşağı atması ile birlikte ince bir ‘’cırt’ sesi. Pantolon sökülmüştü. Altında külot da yoktu. Eli ile arkasını tutarak bakkala girdi. Elinde tutuğu paraları uzatıp bisküvi dedi. Bakkal kutudan bir avuç bisküvi çıkarıp tarttı. Küçük bir kese kâğıdına koyarak uzattı. ’’Al evladım’’ Bir eli ile bisküvileri tutarken bir eli ile de yırtık yeri kapamaya çalışıyordu. Yay yan yürüyerek eşeğin yanına geldi. Sırtına atlayıp, ayaklarını eşeğin karnına vurdu. ‘’Deh’’. Eve geldi. Bisküvileri babasına verdi. O esnada iki kadın girdi içeri. Birini tanıyordu. Bu kendisini bahçeden kovan kadındı. Babası hoş geldiniz dedi. Annesi doğrulmaya çalıştı. Duran dışarı çıkmaya çalışırken babası oğlum yengene hoş geldin desene diye işaret etti. Zoraki bir hoş geldiniz diyerek kendini yan odaya attı. Babası da ben mallara bir bakayım diyerek dışarı çıkmıştı. Duran yan odaya geçmiş, iğne iplik almış, kapıya yaslanmış, pantolonu çıkarıyordu. Kapının kilidi yoktu. Yaslanmasa geri açılabilirdi. Yan odada ki kadının sesi duyuyordu. ‘’Senin bu oğlun var ya çok yabani. Hiç bizlere çekmemiş. Doğru düzgün hoş geldin bile demeden kaçtı gitti’’. İyi yaptım diye geçirdi içinden. Beni dedemin bahçesinden kovmuştun. Şimdi gelmiş… Kadın, ‘’Hasta olduğunu duydum. Bir üzüldüm. Bir üzüldüm. Kaç gündür aklımdan çıkmıyorsun. Bugün gideyim, yarın gideyim derken gelemedik. Biliyorsun ben seni çok severim. Neyse çok çok geçmiş olsun. Sana bir şey olsa Allah korusun bu adam ne yapar burada tek başına bir çocukla. En çokta sana üzüldüm. Biliyorsun bacım ben seni çok severim’’. Annesinin hırıltılı, kesik kesik sesini duydu’’. ‘’Sağ ol. Bilmez miyim, Allah razı olsun.’’ Duran pantolonu dikmeye çalışırken, ‘’acaba bu kadına haksızlık mı ediyorum diye düşündü. Annemi de seviyorlarmış’’.
İçerden ‘’Hadi bacım bize müsaade kendine iyi bak tez zamanda iyileş ‘’,sesi geldi. Arkasından annesinin hırıltılı zor duyulur bir sesle, ‘’Ben ölüyorum, hakkını helal et.’’ Dediğini duydu. Kadın ‘’Allah geçinden versin, Allah senin yerine bizim canımızı alsın olur mu öyle şey’’ diyerek odadan ayrıldı. Kapıyı kapadı. Arkadaşına döndü, ’’Tez zamanda geberir inşallah, zaten geberiyor bir deri bir kemik kalmış’’ Bu sözleri duyan Duran’ın ayak bağları çözüldü. Başı döndü. Olduğu yere elinde pantolon oturuverdi. İçerde söyledikleri, az önce duydukları. ‘’Bunlar ne biçim insan’’ diye düşündü. Elinde, yarısı dikilmiş yırtık pantolonla öylece kalakaldı.