5
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
1538
Okunma

İşaret ettiğim kaldırımda beni işaret eden bir adam; karşılıklı bakışmalar. Bir masayı dengede tutan ucuz bir kağıt parçasından daha pişkinmişçesine dikizliyor ağzımdan fırlayan salyaları. Saçlarım eskisi kadar mülayim değil mesela, onu da hafifletici bir sebep olarak önünüze serebilirim. Şu an için beni meşgul eden sorular başka ama, yalnızca beni ilgilendiren ve neden sadece benim dediğim sorular. Sandık kırıldı. Ateşe su verildi. Kurtlar uluyor. Dağ başını duman almış ve güneş durmuyor ufukta. Hafızam eşeyli üremesini yitiriyor sanki her geçen gün biraz daha. Biraz daha miskince. Haklılık ya da haksızlık paradigması içinde kaçış yolunu aramaya çalışmak da boşuna. Boş olan boştur, çerçeve değil. Çekilen ağrıların kahverengi olması bile beni diğerlerinden ayırmaz, olsa olsa benzetir; fakat o denli eksik. Bu da aramızda bir sır. Farklı olan bir şey var. Ama.
Aması sıradanlık belirtmekten başka ne işe yarayacak?
Gözlerimin kalın yanlarını köreltiyor zira bu kuşku. Her beşeri mahlûkatın, yani insan veya biraz daha yakına gidelim, ben. Çekebileceğim türden basit bu acılar aslında. Dayanılabilir. Çembere sıkışmış üç d: diş ağrısı, dil ağrısı. En fenası din ağrısı. Acı diyorum çünkü ağrım çoktan fışkırdı damarlarımdan ve bununla kendimi ancak avutabiliyorum. Suratınızı ekşitmek de ne; böyle olmasını gerektirecek hiçbir cüzam-bir harf eksik olsa da bulaşır etinize- belirtisi yok üzerimde; hepimiz biliyoruz ki en az benim kadar suçlusunuz. Üzerinize alınmanız için kendimi daha ne kadar öne sürebilirim. Mevzubahis benim kederim ama; kendimden başka birilerinin acılarına yer vermek derdinde değilim. Bencillik deseniz, gene kabul edebilirim. Bu konuda mutabık olalım istiyorum evvelce. Velev ki yücelttim sırlarımın kabasını. Hatta acılarımın varlık sebebini Tanrı’ya bağladım ve Tanrı’ya isyan naraları gönderdim; o zaman geriye elimde başka bir mesele kalır mıydı pişmanlıktan başka? Yani elimizde ne kalacak dokunabileceğimiz? Şimdi biraz bekleyip bahanelerin ardına sığınarak bambaşka edimlere değinmek istiyorum. Sonra uzaklaşarak kendimden alakasız kanallardan bahsedebilirim.
‘’Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım
İstersen’’
Mesela İmroz’dan. İnsanların el ele dolaştığı terk edilmiş Rum köylerinden. Kuşlardan. Tanımaktan başka kastım yok diyerek kendimi öne atmaktan. Çirkinliğimden dem vurabilirim biraz belki. Fakat hâlâ yeteri kadar samimi değilim kendime. Ruhumun kenar mahallesinde sakladığım, kimseye anlatmaya tenezzül etmediğim kıvılcımı harlamakla meşgul olmak istiyorum, olmuyor: dembu dem. Bunun için çocukluğuma inmeye ne hacet. Modern hayatın manyaklığından öte ne olabilir ki başka. Rahat bırakalım. Oralar da rahat bir vaziyette gebersin gitsin.
Evet bir öyküye başladım. Kabul edelim melankolik bir aurası (ambiyans değil) var bu cümlenin. Peki neden öykü? Böyle soruların cevabı da bulanık olur aslında. Galiba yeni bir şiire başladım demek yerine bir şiir daha bitirdim demek kana kan katmak kadar can alıcı bir duruş olurdu. Hem öykü hem şiir, her ikisine de birden başladım diyebilme cüreti neden yok bende? İyi de bunları merak eden kaç kişi var? Annem bile ne yazdığımı bilmezken daha. Gene de ‘’Niçin yazıyorsun?’’ sorusu tek başına kuru bir gürültü. Kabul edelim ve öyle okuyalım. İleride neler olabileceğini kestirmek de güç. İyi bir romana veya öyküye sahip olabileceğime de ihtimal vermiyorum. Daha fazla uzamasın. Bir gerçek var, o da yazıyorum. Hatta en çok yazarken kendimi bir halt zannediyorum. Yaşamak, bahanesi bu işin yalnızca. Bu mesele daha çok filozofları ilgilendiyor zaten. Neyse işte. Yazdıklarımda yeni bir şey yok. Yeni bir şey varsa da o da benim bu yazdıklarım. Buna rağmen hâlâ bir şeyler eksik. İçimdeki hisler bulvarındaki kalabalık bunu dedirtiyor bana. Tam da eksik demişken. Aradan onca yıl geçmesine rağmen ilk defa çok bilindik bir film izledim. Aylar önce gazetelerde John Coffee öldü haberini okuduğumu hatırladım sonra. John ölmeseydi belki izlemeyecekitim. O öldü ve ben izledim. Utandığımı söylemeyelim. Yazıya devam ederken bunların hiçbiri yoktu aklımda. Belki de filmden sonra susup uyumak yerine saçmalamayı tercih ettim.
‘’Kuş düşünce damdan
kızlar saçlarıyla ölümü düşünürler
uzun bacaklı tanrılar koşuşur sokaklarda
kuş öldü herkes mi arıyor’’
Bir yoldayız. Kuşlar yok artık. Kuş...
Öleceğimizi bilmiyoruz. Demek istediğim ne zaman olacağı muamma. Güneşin eli kulağında olduğu böylesine bir zamanda rahatlamak için yazdığımı söylersem pişkinlik yapmış olurum gözlerime. Bunu dediğim an, sokaktaki camiden sabah ezanı vuruyordu cama. Ölümün en mahrem olduğu zamanların içinde olmuş olabilirim. Kime göre kutsallık? Hiç bu denli vuzuh olmamıştı kelimelerim şimdiye dek. Belli ki değişen bir şeyler vardı. Değiştiğime kanaat getirdiğime göre âşık olmalıydım. Çünkü ben en çok âşıkken büyük konuşurum. Bana metanetten bahsederseniz kaçar giderim. Yıllar geçti söz verdiğim bir çok şeyi yerine getirmediğimi fark ettim. Anladım çünkü, daha fazlasını yapamazdım. Çok şeye başladım, ama o çok şeyleri hep yarım bırakarak kısalttım tırnaklarımı.
‘mevsimi aşka çağıran kuşların nerde senin.’