4
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
842
Okunma


Parmağım sızlıyor. Ne zaman incittim onu, hatırlamıyorum. Ateşe fazla mı yaklaştırdım, çayı ısıtmak için ocağı yaktığımda? Bir şekilde fazla sıcağa maruz bırakmışım, bu kesin… Parmağımı nasıl öyle başıboş bıraktım sanki kendine özel bir beyni varmış gibi; nerdeydi aklım o anda kim bilir, akıl alır gibi değil…
Peki, içime ne demeli? Sızlamakta parmağımdan hiç de aşağısı yok. Onu sızlatan ısı kaynağı hangisi? Üstelik parmağıma ya da herhangi bir parçama bir zarar gelmesinde olduğu gibi, dikkatimi üzerine yöneltmem yetmiyor onu tehlikelerden korumaya. Kendisi gibi onu yakan, inciten şeyler de soyut şeyler oluyor genelde… Elimi ateşten uzak tutmakla parmağımı korumam gibi bir şey değil yani… O söz konusuysa, düşmanlar bu kadar görünür değil…
Kimi zaman somut hale gelir gibi oluyorlar. Elimi ateşten uzaklaştırırcasına bir irkilmeyle kaçıveriyorum o düşmandan. Bir kadın görünümünde oluyor bazen. Ya da adam, çocuk, sokak, hatta bir ses… Şekilleri, cinsleri çok farklı olsa da hepsi de fazla sıcak gelen, ısıtmayı aşıp acıtan şeyler…
Üstelik için acıması fiziksel bir acıdan çok farklı olarak çok da dürüst bir pusula olmuyor insana. Yani bazen olmayan şeyler de görebiliyoruz birinde. Ocağı yakmadan “parmağımı yaktım” diyoruz.
Birinden hoşlanıyoruz mesela. O birinin beline sarılmış o incecik, zarif kol sonuna dek açılmış ocağın ateşi oluyor. İçimiz de dalgınlıkla ona yaklaştırdığımız o parmak… Yani velhasıl iç dünyalar söz konusu olunca her yer soyut ocaklarla ve parmaklarla doluveriyor. Parmaklar da bize ait oluyor üstelik.
Sabah hava güneşliydi bir parça. Birkaç dakika keyif yapayım dedim. Tam sandalyeye ilişmiştim ki, ne göreyim?.. Karşı apartmandaki yakışıklı komşum tam karşıdan güle söyleye geliyor bana doğru, yanında da güzeller güzeli bir genç kız… Kızın omzunu öyle bir sarmış ki; bana günaydın derken ya da mutfaktayken gözleri pencereye yönelip göz göz geldiğimizde başıyla selamlayıp gülümserken yüzünde beliren anlamı; içini gönlünce doldurabileceğim o derin kuyu olmaktan çıkardı bir anda, sadece komşusuyla selamlaşan nazik bir erkeğin son derece net bir resminin parçası haline getirdi. Kızla, oturduğu apartmana yöneldiğinde parmağım sızlamayı bıraktı tamamen, canımı acıtma işini içime bıraktı.
Az sonra mutfağa gidip kahve yapmayı düşünüyordum tam da. Onun balkonuna karşı oturmuş, güneşi hissederken yüzümde canım da öyle çekmişti ki! Hatta fal kapamayı da planlıyordum. Hem o şekiller içinde ona da rastlardım belki, kim bilir?
Hemen balkondan içeri girdim. Şimdi merdivenlerden çıkıyorlardı. Mutfağa gireceklerdi belki. Az sonra kahkahalarını duyacaktım. Kahveden, faldan çoktan vazgeçmiştim. Tek dileğim o kızın bir an önce o evden çekip gitmesiydi.
“Kendi kendine gelin güvey olmak” denen şeyin canlı timsalini yaşıyordum. Ortada ne birbirinden hoşlanan iki komşu – en azından O hoşlanmıyordu- vardı, ne de onlardan birinin ihaneti… Birden gülmeye başladım.
Az sonra ocağı yakıyordum. Elimi güvenli bir mesafede tutmaya özen göstererek… İçimdeki ocakta yanan ateşse kendiliğinden sönüvermişti. Yakışıklı komşumun gözlerinde gördüğümü sandığım ama gerçekte olmayan bir kıvılcımdan almıştı alevini. Gerçekte olmayan bir ateşti yani. Az önce anlamıştım. Kahve de öyle güzel kokmuştu ki!
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.