17
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
3392
Okunma
HAYAT AĞACI
Selin Kutucular
Yüzündeki gülümse miydi bilmiyorum, yoksa gerçekten o geçmişine olan sevgi ve bağlılığı mıydı yemeklerini o kadar tatlı ve güzel yapan.
Bana sorarsanız önce yüreği. . .
Bir insanı da, çevresine güzellik veren yüreği değil midir?
Onu ilk izlediğimde Büyükada’ya bir gemi yanaşmıştı. Oysaki ben bir yemek programı bekliyordum. Az daha elimdeki kumandayı başka bir kanal ile değiştiriyordum ki içinden Selin Kutucular indi. Adanın çok güzel tarihi bir konağına girdi. Bu anlattıklarımı yönetmen kısa mesafeli ve yine çok güzel çekimlerle izleyicilere yansıtmıştı. İzlemeden geçilmiyordu. Elimde kumanda ile oturduğum yerde çakılı kaldım.
Konuşmasına başladığı an, o konağın dede yadigarı olduğu anlatmaya başladı. Dede yadigarı. Farkındaydım, onun için değerler çok önemliydi. Önem verilmeliydi. (Anlattığı her cümlede, dokunduğu her şey de.)
-Ben bu yemeği annemden öğrendim, o da annesi ile bir babasından. Dedem de çok iyi bir aşçıymış.
Diye başladı yapacağı yemeği anlatmaya. Fakat annesi hep dermiş ki, annesi ondan daha iyi yaparmış o yemeği. Tabi, ne de olsa anne eli. Şimdi Selin Hanıma sorsalar eminim o da der ki annem benden daha iyi yapar. Sonra bütün yemekleri bitirip konağın bahçesinde bir masa açtı ki. . .! Sormayın sanki bütün aile hep beraberlerdi.
Masanın başköşesinde dedeyi oturttu. Galiba Selin Kutucular o zamanlar yaramaz mıymış ne, gitti kendi sandalyesini dedenin tam yanına oturdu ki dede ona sahip çıksın diye. Ben yemeklerin görselliğini falan unuttum bir an da inanın. O an en çok hoşuma giden aralarında unutulmayan sevgi, saygı ve programın adı “Hayat Ağacı” oldu.
Hadi şimdi gelelim Selin Kutucular’ın yapmış olduğu ikinci güzelliğe.
Siz olsanız; “Soğanların bile pembeleşinceye kadar pişirildiği bir dünyada görmeyen birine yemek yapmayı nasıl anlatırdınız?” O halde hep beraber okuyalım:
Görme engelli amatör aşçıları programına konuk etmekle başladı. “Hayata Dokun.” Adlı bu programı özellikle izlemenizi isterim. Yine o aşçılardan yukarı da fotoğrafını gördüğünüz, Kürşat Ceylan’ın konuk olduğu, görme özürlü kardeşimiz Kürşat Ceylan bizlere “ Soğanlı Palamut “ tarifi verdi.
Nasıl mı? Tabi ki dokunarak. . .
((Yemek tarifi orijinal değildir, sadece aklımda kalanlardır.)) İnce ince doğradığınız soğanlarınızı pembeleşinceye kadar kavurun. ((Pembe)) Pembe ne renk diye soramıyor insan, çünkü öyle güzel gülüyor ki. Biz pembeyi görüyoruz, ya pembe, o bizi görüyor mu?
Soğanlar hafif karamelize renk alınca ateşin altını kapatın. Gümmm. Diye bir ses. Duyar gibiyim. Sonra o balığın devamını anlatıyor. Ben mutfağa gidiyorum. Gözlerimi kapatıp herhangi bir yemek yapmayı deniyorum. İlk önce elimin tersiyle tuz kavanozunu deviriyorum. Sonra dönüp yeniden ekrana bakıyorum. Öylesine neş’e dolu ki.
Sonra. . .
Utandım. Sonra bakıp da görmeyi bilmediğimiz her şeyden.
Pembeden.
Sarıdan.
Maviden.
Yeşilden.
. . .
Davidoff / 23 / 03 / 2016