1
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
706
Okunma
Türk tarihinde kahramanlık ve bir dirilişin adı olarak başlamıştır Ertuğrul. Oğuz Boyu’nun Anadolu’da yerleşik hayatla buluşup, Söğüt’te 700 yıllık dünya imparatorluğunun temellerini attığı Osmanlı Beyliği’nin, bilinen en yakın atasıdır Ertuğrul. Ertuğrul Gazi Söğüt’teki türbesinde yatarken, oğlu Osman Bey, Şeyh Edebali ile bir fikir ikliminden, mamur edici fetih iklimine geçmenin sancısını yaşamıştır.
Yılın son hafta tatilinde sinemadaydım. Tarihimizdeki bir başka Ertuğrul’un hikayesini izledim. İlk bölümünü, hikaye, sahne ve kurgu olarak oldukça başarılı buldum filmin. Hatta bir ara öğretmen olan eşime öğrenciler için tavsiye etmesini bile önermeyi düşündüm. İkinci bölümü ise ilk bölümün başarısına ulaşamamış, bir yakın zaman, 1985’li yıllardaki başka bir hikayeye bağlanmış. Anlaşılan Japon yönetmen milletinin teşekkür ve minnet kültüründen aldığı terbiye ile son bölümde Türk milletine teşekkür etmeyi düşünmüş. Keşke ilk bölümdeki kurgu ile sürseymiş film!
Osmanlı Devleti padişah 2. Abdülhamit döneminde avrupa ve dünyada büyüklüğünü hatırlatma çabası ve bir güç savaşı içindedir. Atasını yad etmek için adını verdiği , Ertuğrul Fırkateyni uzun bir yolculuk yaparak Japonya’ya , dünyanın öbür ucuna gidecek, imparatorluğun kudretini gösterecektir. 1854 yılında Taşkızak tersanesinde inşa edilen gemi, bir süre donanmada atıl kalsa da bu uzun yolculuğa çıkmak üzere seçilmiş, 1889 yılı yazında İstanbul’dan yola çıkmıştır.
Hikayenin film kurgusu içinde akıllarda kalması gereken öyle güzel ve özel yanları var ki. Yüzbaşı Mustafa, Japon köylü kız, Kazancı Bekir Çavuş, adaya kendini adamış köyün Doktoru Tamura, fırkateynin kayalıklara çarpıp battığı adadaki, Kaşino kasabasında geçen hikayenin önemli karakterleri. Yüzbaşı Mustafa’nın memleket ve görev aşkı , köyde hamile eşini bırakan sonra yolda oğlunun doğum haberini alan Bekir çavuş’un cesareti, Doktor Tamura’nın köylülerin, sonra Türk denizcilerin yaralarını sarmak için çabası, nişanlısını denize verdikten sonra hayata susan Japon kızın suda ölüm kalım savaşı veren, sonra elleri ile canlandırdığı, Mustafa ile renklenen hayatı , tesadüflerle çok uzak memleketlerin ve insanlarının kader birliği yapabileceğinin hikayesini anlatıyorlar.
Japon geleneğindeki naiflik, nezaket, fedakarlık öyle güzel hikaye edilmiş ki! Bir kez daha anlıyorsunuz ki, iyi ve kötü dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde karşı karşıya; insanı terbiye etmek ve sınamak için hep var olacaklar. Fakir köylülerin felaketzede denizcilerle paylaştığı son yiyecekleri, Bekir Çavuş’un eşinden hatıra yanına aldığı gözyaşı hokkası, Mustafa Yüzbaşı’nın denizin sularına bıraktığı güneşle ayı yan yana getiren altın varaklı aplik aslında çok şey anlatıyor dostluk, sevgi adına .
Filmden başımı kaldırıp yaşadığım şehre baktığımda, bu hikaye ile bağlantılı o kadar çok şey var ki. Kentin en büyük parkının ortasında 1972 yılında dikilen Ertuğrul Deniz Şehitleri Anıtı, Türk Japon dostluğunun simgesi, ismini bu felaketin olduğu yerden alan Kushimoto Sokağı ve bundan beş yıl önce felaketin 120. Yılında Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış, deniz kazıları ile canlanmış o hazin tarihe şahitlik eden sergiye ait değerli katalog. Bu katalog da bir tesadüf eseri elime geçti. Yaşamımız boyunca pek çok tesadüf bir araya getiriyor veya ayırıyor bizleri. Mersin bu tarihi mirası yaşatan ve taşıyan bir kent olarak ne kadar şanslı. Hiç bitmeyecek bir dostluğun köprüsü olmak, nezaket ve fedakarlık gibi özel hasletleri yaşatan bir hatıranın parçası olmak paha biçilmez bir miras.
Çok uzaklarda yaşıyor da olsanız bir gün bakmışsınız bir “ Ertuğrul Fırkateyni” vurur köyünüzün kayalıklarına.
Harun Özmen