16
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
1142
Okunma

Oldukça heyecanlıyım. Çünkü birazdan insanlık tarihinin uzun süredir hayalini kurduğu bir deneyimi yaşayacağım. Her ne kadar bu deneyimin sonucu muamma olsa da ulvi bir amaç uğruna gerçekleştiğine inandığımdan her sonucu göze aldım. Umarım görevimi yerine getirip sağ salim geri dönebilirim.
...
Yaklaşık seksen iki yıldır burada yaşıyoruz, yani Europa’da. Sanırım dokuzyüzaltmış Dünya yılına denk geliyor. Bundan tam seksen iki Europa yılı önce atalarımız Dünya’dan bir felaket sonucu ayrılmak zorunda kalmışlar. Bize öğretilenlere göre nereden geldiğini tespit edemedikleri bir virüs, bir anda tüm dünyayı etkisi altına almış. Olaylar öyle çabuk gelişmiş ki, o yıllarda sadece Europa’yı dünyalaştırma projesinde çalışan ekip ve aileleri sağ kurtulabilmiş. O dönemde henüz dünyalaştırma projesi tam tamamlanamasa da, gezegen yüzeyini kaplayan buzların büyük bir bölümü eritildiğinden ve atmosfer yoğunluğu yaşanabilir seviyeye geldiğinden, ayrıca mevcut bir yerleşim kurulu olduğundan çok büyük bir problem yaşamamışlar. Tek korkuları "kızıl şeytan"ın onları burada da bulmasıymış. Yaşanan felaketi böyle isimlendirmişler.
Dünyadan kaçıştan sonra bir kez bile dönüp son durumu araştırmaya cesaret edememişler. Çünkü hastalığı buraya da taşımaktan korkmuşlar. Ancak geçmiş zaman anlatıları ve o dönemde kaydedilen kayıtlar araştırıldığında, hastalığın ilk olarak Dünya’nın en kalabalık bölgelerinden birinde Hindistan denilen bir yerde baş gösterdiği sonucuna ulaşılmış. Özellikle "kızıl şeytan" isminin kırmızı derili bir yaratıktan ötürü konulduğu söyleniyordu. Kaynaklar hastalığın bu yaratıktan yayılmış olabileceği görüşünde hem fikirdi. Hastalığa gelince bu bir tür kan hastalığıydı. Virüs tüm dünyayı sarmadan kısa bir süre önce yapılan yayınlarda virüsün kanın mevcut yapısını bozduğu ve başta bir tür trombositopeni belirtisi gösterdiği ancak sonrasında tüm vücudun rengini kan kırmızına döndürerek insanı saldırganlaştırdığı belirtilmiş.
Geçmişe yönelik tüm bu araştırmalar sürerken büyük bir keşif gerçekleşti. Işık hızını aşabilen gezegenler arası seyahat edebilecek bir araç üretilmişti. Ancak daha sonra yapılan küçük bir deneyde farkedildi ki araç ışık hızını aştıktan sonra zaman kavramı kayboluyor ve hatta geri gidebiliyordu. Bu sonuca da aracı Jüpiter çevresinde kullanarak, Jüpiter yüzeyindeki fırtınanın seyri izlenerek ulaşıldı. Tabi deneyler başarıya ulaştığında ortaya ilk atılan fikir Dünya’nın sonunu getiren hastalığın, özellikle hastalığı başlatan yaratığın (tabi böyle bir yaratık gerçekten varsa) ortadan kaldırılmasıydı. Bu görev için iki bilim adamı üç asker ve bir mekik pilotundan oluşan bir grup oluşturuldu. Mekiği kullanacak olan bendim. Eğer anlatıldığı gibi bir yaratık varsa askerler onu yokedecek, eğer yoksa bilimadamları geliştirdikleri termal bir tarayıcıyla virüsün kaynağını araştıracaktı. Çünkü vücut sıcaklığının anormal seviyelere ulaştığı kaydedilen bilgiler arasındaydı. Benim görevimse sadece götürüp getirmekten ibaretti, tabi bir bakıma en önemlisiydi. Böylelikle gerekli hesaplamalar yapıldıktan sonra belirlenen süre ve hızımızın bizi malum olayların başladığı tarihten bir kaç ay öncesine götürmesi planlandı.
...
Planlandığı gibi belirlenen tarihlerde Dünya’ya ulaştık. Hindistan denilen bölgenin kuzey taraflarında gezegenin en yüksek arazilerine yakın bir yere iniş yapalı otuzyedi Dünya günü geçti. İniş yaptığımız günlerde burası bizim için tam bir cennetti. Dikkat çekmemek için yerel kıyafetlere büründük. Atmosfere uyum ve solunum konusunda sıkıntı yaşayacağımız belirtilmişti. Ancak hesapların tutmadığını gördük. Atmosfer yoğunluğu kan basıncımızın dengesini bozmuş, metabolizmamız ve ciğerlerimiz uyum sağlayamamıştı. Ayrıca gezegende mevcut olan bakteri ve virüslere karşı bağışıklığımızın olmadığını kötü tecrübelerle farkettik.
İnişimizden sonraki on Dünya günü içerisinde bir bilim adamı ve iki askeri kaybettik. Solunum cihazları olmasına rağmen kan kusarak öldüler. Aldığımız ilaçlar ve iğneler muhtemel sonumuzu sadece biraz geciktiriyor gibiydi. Sağ kalan üç kişi virüsün kaynağını aramayı hızlandırdık. İnsanlarla mümkün olduğu kadar az etkileşime girerek, termal cihazlarla uzaktan insanlardaki anormal vücut sıcaklığı artışını taramaya başladık. Mevcut yaşam koşulları çok berbattı. İnsanlar burada devamlı hasta ve sağlıksızdı zaten. Vücut sıcaklıkları da bu hastalıklardan kaynaklı olarak çoğunlukla normalin üstündeydi ama bize belirtilen seviyelerde değildi.
Kırkıncı Dünya gününün akşamında kalan son asker de büyük acılar çekerek öldü. İki kişi kalmıştık ve şiddetli acılar çekiyorduk. Ancak neden bilmiyorum ben biraz daha iyi durumdaydım. Felaketin kaynağını tespit etmek sandığımızdan daha uzun sürmüş, hatta hayatlara mal olmuştu. Böyle giderse felaketin başgösterdiği zamanı kaçıracak, boşu boşuna buralarda ölecektik. Son kalan arkadaşıma biraz daha dayanmamız gerektiğini, önünde sonunda burada öleceğimizi, hiç olmazsa geleceği kurtarmamız gerektiğini ve ölümlerimizin boşa gitmemesini söyleyerek son iğneyi vurdum. Bu ona sadece bir gün kazandırabilmişti. Ertesi akşam tamamen yalnızdım.
İlginç bir şekilde şiddetli acılar çekmeme rağmen diğerleri gibi yığılıp kalmamıştım. Herkesten daha az ilaç kullanmama rağmen vücudum direniyor gibiydi. Sanırım bu işi bitirmek bana kalmıştı, belki de benim kaderimdi. Belki ismim bu şekilde tarihe kazınacaktı. Ama geleceği değiştirirsem beni hatırlayacak kimse de olmayacaktı. Olsun yine de Dünya’yı kurtarmak için yola devam etmeliydim.
...
Seksen üç Dünya günü geçmesine ve felaketin başladığı varsayılan bölgenin tamamına yakınını taramama rağmen hiç bir sonuca ulaşamamıştım. Daha da kötüsü bir çeşit başkalaşım geçiriyor gibiydim. Dün sudaki yansımama baktığımda derimin altındaki tüm kılcal damarlarımın şiştiğini ve rengimin kızıla döndüğünü farkettim. Artık insanlara görünemiyordum çünkü görüntüm onları korkutuyordu. Vücut direncim kırılmıştı ve mevcut besin kaynaklarının beni tatmin etmediğini farkettim. Çünkü bugün bir keçi yakaladım ve pişirmeden yedim. Daha çok kanını içtim demeliyim. Bunu yaparken kendimi kaybetmiştim. Trans halindeydim adeta. Bu vahşeti midem kaldırmamış ardından kusmuştum. Ancak açlığım dinmemişti.
Ertesi gün yapmakta olduğum görevi bırakmış tamamen açlığımı dindirmeye çabalamaya başlamıştım. Bulduğum her otu, her bitkiyi, yaprağı, böceği veya insanlardan çaldığım yiyeceği denememe rağmen hiçbiri işe yaramıyordu. Tamamen gözüm dönmüş gibiydi. İçimden bir ses intihar edip bu acıya bir son vermemi söylüyordu fakat yapamıyordum. Bir ara yine bilincimi kaybettim koskoca bir karanlık vardı. Daha sonra bir çığlıkla kendime geldim. Çevreme bakındığımda küçük bir köyde, bir ahırda olduğumu farkettim. Bir kadın kanlar içinde çığlık atarak kaçıyordu. Sakinleştirmek için peşinden koşup yakaladığımda her yerinin ısırıklarla dolu olduğunu farkettim ve kadını tuttuğumda kadının yüzündeki dehşet kanımı donduracak cinstendi.
Benim şaşkınlığımı fırsat bulup kurtulduğunda olanca gücüyle haykırdı. Kadının sözlerini duyduğumda olduğum yerde dizlerimin üstüne yığıldım ve acı acı gülümsedim. İmkanım varken hayatıma son vermem gerekiyordu. Gerçekten tarihi değiştirmiştim, mevcudiyetimle, yaptıklarımla ve neden olduklarımla.
Kadın "Lala saitana!" diye bağırıyordu.
"Kızıl şeytan"