6
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
937
Okunma

Caner ile beraber bir caminin önüne geldik. Caner bana bir Hacı babayı göstermek, hakkında bilgi almak için beni davet etmişti. Camiden cemaat dağıldı, en son çıkan Hacı Mahmut oldu. Ağır ağır camiden çıkıp bir ağaç gölgesinde durup etrafa bakındı, sanırım birilerini bekliyordu. Ben ve Caner uzakta onu değerlendirmeye aldık.
Caner :
“Yüzünü gördün mü? Bak sanki yüzü mübarek ay! Nasıl da nurlar akıyor göreni hayran bırakıyor. Mübarek zatlar hep böyle olurlar”
“haklısın… Zattın yüzü ne yaz sıcaklarını ne de kış soğuklarını görmüyor; arabadan eve, camiye, camiden eve arabayla giderse yüzü böyle canlı kalır” dedim.
Caner:
“Bak abi, ellerine bir bak… Süt beyazı! İnsanın bu elleri hep öpesi gelir”
“Bu eller ne sıcağı, nede soğuğu görmüştür, ellerini kullanmaya bile gerek yoktur! Çünkü yüzlerce eller ona çalışır da ondan…”
“Ya temiz elbiseleri, temiz ve pırıl pırıl… Şu görünüşe ne demeli?”
“Etrafındaki kalabalıktan, yalakalardan ona ne toz ne de çamur bulaşır. o yüzden pak ve temiz!”
“Sen çarpıldın! Bir an önce tövbe getir de Hacı hoca efendi seni çarpmasın!”
“Peki, laflarımı geri alıyorum fakat bir de iç güzelliklerini bir görelim, hım ne dersin?”
“Ben biliyorum… Kendini dine ve insanlığa adamış bir zattır! Herkesin sevgisini, saygısını kazanmış biridir! Ve bir an önce mübarek ellerini öp kendini affettir!” dedi.
Birazdan hacı babaya yakın temasa geçip laflanmaya hazırlandık.
Hacı babanın yanına gider gitmez Caner, hacının süt beyazı ellerine yapışıp öpmeye başladı.
Hacı gülümseyerek:
“Öp… Öp evladım. Sen de nurlan ve sevap kazan!” hacı o kadar etkileyici konuştu ki nerdeyse ben de yüzünde nur akan adamın ellerine yapışacaktım. Ve içimden “bu adamdan ne dilersem yapar” demeden edemedim. Hacı, hoca amcaya bir demo(gösteri) yapmaya karar vermiştim bile:
“Hacı baba! Bana bir lira borç para verebilir misiniz tabi varsa? “
Adam önce taş kesildi, 99 luk tespihini cebine soktu; morardı, sarardı ve en sonunda saraya tutuldu. Alnından öfke öfke terler akmaya başladı ve yumdu gözlerini açtı ağzını:
“Ulan it! Biz parayı yerden mi topluyoruz? Utanmaz arsız! Dilenci misin?“
Bu nur yüzlü hacı amcanın söyledikleri karşısında Caner’le birlikte şok olmuştuk! Gayet sakin bir tonla :
“Bey efendi ben Öfke ölçer uzmanıyım! Sanırım bu öfkeyle kalpten gitmeniz an meselesi!”
Hacı baba dondu kaldı, ağzında laflar geveleyip durdu; sonra pişman olmuş bir edayla bana baktı:
“Uzman bey evladım! Sana para versem… Öfkemi biraz azaltabilir misin?”
Ben tekrar gayet sakince:
“Vay utanmaz! Bana rüşvet mi teklif ediyorsunuz!”
“Hâşâ… Ne rüşveti, sadece içimden geldi! Ne kadar istemiştin? Evladım gel anlaşalım!”
Başımı iki yana sallayıp “Anlaşamayız… Sizde bu öfke varsa kesin gidicisiniz!” deyip Caner’in kolundan tutup oradan ayrıldık.
İnsanların dış güzelliği i bazen içe yansımıyor! Yoksa Bukalemunlarla aynı özelliği mi taşıyoruz?
Bu kez ben Caner’e birini göstermek için onu alıp bir tenha yerde yaşayan Selim amcanın kaldığı barakaya götürdüm.
Barakaya geldiğimizde saç-sakalı birbirine karışmış, kırlaşmış, lime lime elbiseli Selim amcayı yemek yerken bulduk. Dişleri çürümüş ve düşmüş olduğunda Selim, ekmeği suya banıp yiyordu. Caner ise tiksinerek:
“Yav Robin! Beni bu şarapçının yanına ne diye getirdin? Bak pislik içinde ve kusmamak için kendimi zor tutuyorum” dediyse de ben ona aldırmadan samimiyetle Selim amcaya yöneldim:
“Merhaba Selim amca… Nasılsın?”
“Vay! Robin… Başım gözüm üstüne gelmişsin. Buyurun oturun lütfen! “ Selim, bize hürmetten ne yapacağına şaşırmıştı. Barakanın birkaç yerine baktı yere serecek bir şey bulamayınca hemen montunu çıkarıp yere serip “Kusura bakmayın” deyip öylece iki büklüm durup gözlerimize baktı.
Ben sadece onu iç güzelliğini Caner’e göstermek için:
“Selim amca! Sigaramız kalmadı, sigaran var mı?”
Selim, şalvar cebinden başlayarak, yoklayarak gömlek, kazak ceplerine kadar elleriyle yokladı paketi bulamıştı çünkü sigarası kalmamıştı. Aceleyle yolun karşı tarafına koşarak geçip, oradan geçen bir adamdan iki sigara istedi. Adam ona paketi vermek istediyse de Selim sadece iki sigara alıp yanımıza geldi. “Kusura bakmayasınız…” boynu bükerek bize bakmaya devam etti.
Caner, yüzünü ekşiterek :
“Şimdi senin bu yaptığın doğru mu? Adamdan sigara dilendin ve bize getirdin… Bu düpedüz dilenciliktir!”
Ben Caner’e cevap vermek isterken Selim amca, elimi tutu “bırak ben cevap vereyim” dercesine gözlerimin içine baktı. Caner’e doğru yönelip konuşmaya başladı:
“Kardeşim! Beni bilen biliyor, ki dilenci de değilim. Yıllar önce ben de sizin yediklerinizden yiyor, giydiklerinizden giyiniyordum ve bir köyüm vardı. Zengindim fakat elimin aşırı açık olması ve saf olmamdan dolayı bu hale geldim. Her isteyene “Yok” demesini bilmiyordum. Bir isterlerdi ben on verirdim, on isterlerdi ben “YÜZ” verirdim! Vere vere böyle oldum. Şimdi iki sigara aldım diye dilenci mi, hırsız mı oldum? Verdiklerimin yarısını geri almaya kalsam bir değil iki daire alabilirdim. Ve niye, niçin buradayım sorusunu sormadan ben cevap vereyim. Köyde “güvenlik gerekçesiyle” evimi başıma yıktılar. Ailemi yok ettiler. Bir başıma şehre sürgün geldim, kendi memleketimde “mülteci” oldum. Benim burada günahım neydi? Ve benim gibi yüz binlerce insan memleketinden uzaklara dağıldılar. İki sigara aldım diye hırsız, dilenci mi oldum?” ezme haline gelmiş ekmeğinden bir kaşık daha alarak, sözlerine devam etti:
“Şehre gelirken bir miktar param vardı. Parası olmayanlarla paylaştım, iş buldum fakat çocukları olan, kirada oturan birine işimi verdim. İki evim vardı tek başıma olduğum için bana fazladır diye evi olmayanlara hibe ettim! Bir servete karşılık iki sigara aldım diye şarapçı mı oldum? “Veren el alan elden üstündür “ derler fakat ellerim hiçbir zaman üstünlük sağlayamadı. Param olsa gene ihtiyaç sahiplerine veririm; ne yapalım huyum kurusun” deyip başını göğe kaldırdı. İri kara gözlerinden birkaç damla yaşa dökülüvermişti.
Caner, bu sözlerden sonra, üzüldü ve özür diledi. Hemen markete koşup Selim için bir haftaya yetecek kuru-yaş gıda ve meyve, sebze poşetleriyle geri dönüp Selim amcanın barakasına bıraktı. Ve oradan dersler alarak çıkmış olduk.
İnsanlar doğarken para edecek güçlü hayalleri ya da Ankara’da bir dayısı olmalı, yoksa hayat ağzınıza sıçar!
Not: bu hikaye gerçek hayata yaşanmış olup "KISA FİLM SENARYOSU" için yazılmıştır.
QRobiN YAYQ ©2015 (Deman Ronahi)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.