21
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
2988
Okunma
Her bir uzatılmış salımlı sert kapsül
silika,sarı demir oksit, sodyum florür kediler
jelatinli bölünmüşlük lacivert ruh hali ve iğneler..
…
Büyük bir sıçramayla ‘’ Brando ‘’diye bağırarak uyandım. Elimi kalbime götürüp saniyede kaç kere çarptığını hissetmeye çalıştım. Öleceğim sanki. Kalbim taşımıyordu beni. Sakinleşmem lazımdı. ‘’Bu bir kabus Barbara..’’ dedim.’’ Beynin melatonin salgı boşluğuna düştü. Sakin ol. Hızlı nefes alıp verme. Hızlı düşünme, sakin ol..’’
Zoraki de olsa komedinin üzerindeki telefonu alıp Doktor Brando’yu aradım. Alo demesini beklemeden avazım çıktığı kadar bağırdım.
‘’ Allah belanı versin senin, verdiğin ilaçlar bir boka yaramıyor. Sakinleşeceğime gittikçe deliriyorum. Çok kötü bir kâbus gördüm. Yüzümün yarısı yoktu ve güneş ışıkları göz retinamı parçalıyordu.Brando alo alo..orda mısın..?’’
Karşımdaki ses çok sakin bir ifadeyle kelimeleri seçerek konuşmaya başladı.
‘’Hayır, hayır Barbara, kötü değilsin. Güneş ışığı mutluluğu çağrıştırıyor. Asla kötüyü çağırmamalısın. Bunu içtenlikle söylüyorum. Kollarını kaldır aşağı-yukarı hareket ettir. Sonra bacaklarını karnına doğru çek uzunca nefes al sakince bırak. Ruhunun daralmasına izin verme. Mutlusun ve mutlu olacaksın. ..’’
‘’ Peki, ya kırbaçlanan deniz..’’
‘’ Zaman ve mekânın sana sunduğu bir algılama şekli. Fırtına eser ve deniz kabarır. Tıpkı şu an içinde bulunduğun ruh durumun gibi. Odanı aydınlat, duvarları beyaza boyat. Sakinleş ve kırbacın acılarını unut. Sen al kırbacı eline, kötülüğü kovarak dua et..’’
Adamın sakince konuşması iyice tepemi attırdı.
‘’ Lan var ya, doktor değil de, kilise papazı gibi konuşuyorsun. Kapat telefonu, Allah belanı versin. Senin verdiğin ilaçları..’’’
‘’ Ama, Barbara öyle deme. De ki iyi olacağım.. De ki…’’
Çat diye telefonu kapatıp perdeyi aralayarak dışarıya baktım.
‘’ Hah dedim, tam ruhuma eş bir gün.’’
Ne zamandır yağmurun ağırlığı kuşatıyor kenti, Ağır kasvetli havaları hep severim. Korkularım, kâbuslarım, gerçek ve hayal dünyam arasındaki gelgitlere çok yakışıyor. Bağırsaklarımın bile alışkanlıkları değişiyor. Göğüslerimde anormal süt salgılarını geliştiriyor. Kas seğirmeleri, kaşıntı ve uykusuzluk gırla gidiyor bu havalarda. Tıpkı yağmurun şehri yağmalaması gibi, gereğinden fazla doz aşımı yükleniyor ruhuma. Hava ve ruh durumum gayet iyi anlaşıyor demek ki. Bu durumdan hiç şikâyetçi değilim. Tek şikâyetim gördüğüm kâbusların günlük hayatımda kalıcı olmaları.
Biraz daha oyalandım yatağın içinde. Manyak doktorun dediklerini uyguladım. Defalarca ruhuma format atarak santral sinir sistemimi kontrol altına aldım. Böylece sağa sola saldırmayıp uslu biri olacaktım.
Yağmur isal olmuş gibi yağıyor. Uyuşmuş halimle yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkadıktan sonra güzel bir kahvaltı hazırladım kendime. Ağzımın hiç tadı yoktu. Reçel küf kokuyordu. Çay kötü kokulu dışkılama etkisi yaptı damağımda. Bir bardak su alıp ilaçlarımı yuttum. Randevu defterimi açıp baktım.
Saat 3.50 gibi müzik hocasıyla buluşacaktım. Yeni uğraşlar edinmiştim kendime. Heyecanlı ve agresif taraflarımı bir şeye akıtmak istiyordum. Piyano öğrenecektim. Bana iyi geleceğini düşünüyorum. Müzik bir terapi olabilirdi ruhuma. Kahvaltı masasından kalkıp dişlerimi fırçalamak için banyoya gittim. Diş macununu fırçaya koyup dişlerimi fırçalarken aynaya bakıyordum. Bir karartı gölgenin banyo kapısında olduğunu fark ettim. Fırçayı elimden atıp kapıya doğru baktım. Kimse yoktu. Koşarak salona geçtim. Kimse yoktu. Evin her tarafını dolaştım karartıyı bulamadım. Midem bulanmaya başladı. Tekrar geri dönüp yerdeki dış fırçamı aldım. Yıkayıp yeniden üzerine diş macunu koydum. Aynaya bakmamaya çalıştım ama merakımı yenemedim. Kimse yoktu. Çok tedirgindim. Musluğa doğru eğilip ağzımı temizledim. Dolaptan makyaj malzemelerini alıp yanaklarıma hafif allık sürdüm. Sıra göz sürmelerime gelmişti. Elimin işaret parmağıyla sağ göz kapağımı kapatıp diğer elimle siyah sürmeyi çekerken, sol gözümün retinası yapışık olduğu tabakadan ayrılıp lavaboya düştü. Çığlık çığlığa koşup’’Brando, Brando gözüm düştü..’’ diye bağırırken olduğum yere yığıldım. Kendime geldiğimde çıldırma korkusuyla karşı karşıyaydım. Elimi gözüme götürdüm. Parmak uçlarımla hafifçe vurmaya başladım. Gözüm yerindeydi. Görüyordum.
Halının üzerinde yuvarlanıp kahkahayı nöbetine yakalandım. Ağlayana kadar kahkaha attım. Kendimle oynayıp sakinleştim. Üzerimi giyinerek dışarıya attım kendimi. Randevuma geç kalmak istemiyordum. Bir taksi çevirdim.
‘’ Platonov sokağı no 56 lütfen..’’dedim.
Yol biraz uzun mesafedeydi. Çantamdan Balzac’ın Eugenie Grandet kitabını çıkarıp göz ucu ile okumaya başladım. Sonuçta ben de Balzac gibi sıkıcı dava dosyaları içinde boğulmak istemiyordum. Belki iyi bir müzisyen olurdum. Kitabı okumaya devam ettim.
‘’ Kimi taşra kentlerinde öyle evler vardır ki görünüşü insana en loş manastırların, en kurak toprakların, en acıklı yıkıntıların verdiği üzüntüye benzer bir duygu verir. Belki de bu evlerde hem manastır sessizliği hem de yıkıntıların kemik yığınları vardır…’’
‘’Hoppala..’’dedim kendi kendime. Başımı kaldırıp yüksek binalara baktım. Binaların içinde yüzbinlerce kemik yığınlarını düşündüm. Hissiz, her şey otomatiğe bağlanmış, kafeslere tıkılmış insan yığınları. İçinde ruh yoksa ha taşra evleri ha yüksek gökdelenler hiç fark etmiyordu. Kitaba devam etmek istediysem de diş gıcırdatmam nüksetti aniden. Şiddetli karın ağrısıyla kitabı kapatıp çantama koydum. Elim kolum bağlıydı ağrılarım karşısında. Sanki küçük keskin canavarlar dişlerini göstere-göstere iç organlarımı parçalıyordu. Aniden gelen bu ağrılı sıkıntılı durumlar canımı sıkıyordu. Elimi karnıma bastırdım. Kalp çarpıntılarım hızlanmıştı yine.
‘’ Sakin ol Barbara…’’ dedim.’’ Bu bir kalp krizi değil, sadece uçlardasın. Doğum yapan bir kadının ıkınması gibi nefes alışlarımı hızlandırdım. Parmağımı boğazıma sokup güzelce ön tarafa doğru kustum. Rahatlamıştım. Mahcup bir ifade ile aynadan taksi şoförüne baktım. Sorun yok der gibi elini salladı.
56 numaralı binanın önünde indim. Parayı uzatırken taksi şoförü hızlıca uzaklaştı. Arkasından baktım. Sanırım kusmuk kokusu onu çileden çıkarmıştı. Gülme krizim geldi fakat kendimi tuttum. İnsanların bana aptalca bakmasını istemiyordum. Herkes sorgu yargıcı olmuştu nihayetinde. Bu durumdan nefret ediyordum.
Asansöre binip sekizinci kata çıktım. Biraz bakındım. Yeşil boyalı çelik kapının ziline bastım. Bekledim kapıyı açan yoktu. Randevuya sadık olmamak parmak ucumda kendini ifade etti. Sinirli ve uzunca bir kere daha bastım zile. Kapı açıldı. Karşımda uzun yeşil elbisesi ve sarı uzun saçlarıyla hoş bir kadın duruyordu. Gülümsedim. O da gülümsedi.
‘Affedersiniz.’’dedi. ‘’ Lavaboya gitmiştim.’’ İçimden.. ‘’ Tam da sıçacak zamanı bulmuşsun..’’ dedim. Elimi uzattım. ‘’ Ben..Barbara, Barbara Maltevs..’’
Dudaklarındaki tebessüm yanaklarına doğru yayıldı.
‘’ Çok memnun oldum. Ben de İsabella Peryn.. Lütfen buyurun..’’
İçeriye girdim. Rastgele sağa sola bakındım. Duvarlar fıstık yeşiline boyanmıştı. Küçük oturma grubu portakal rengindeydi. Pencereler ve balkon kapısı açıktı. Her köşeye çeşitli renklerde müzik aletleri konulmuştu. Gözüm piyanoya takıldı. Oldukça büyüktü.
‘’ Siyah çok güzel duruyor piyanoda.’’ dedim. ‘’Tıpkı Samuel Beckett’in anagoji imgesine yeni anlam yüklemesi gibi, diğer müzik aletlerinden daha başka, çok başka duruyor…’’
İsabella şaşırmıştı.
‘’ Aaaa, hiç öyle bakmamıştım olaya, genelde açık renklerden hoşlanıyorum. Anladım, siz siyahı seviyorsunuz. Bu arada ne içersin Barbara…’’
Bu saatlerde kahve bana iyi gelir diye düşündüm. Rahatlama anından sonra uyuşukluk çökmüştü üzerime. Sanki dipsiz bir kuyuya düşecektim. Kafamın arka tarafından önüne doğru yavaşça bir uyuşukluk yayılıyordu. Parmak uçlarım soğumuştu. Ellerimi bacaklarımın arasına alıp ısıtmaya çalıştım. Dilim nörolojik artikülasyon bozukluğuna maruz kalmış gibi zor döndü ağzımın içinde.
‘’ Kah-ve, ka-h-ve…’’ dedim.’’ Ter avuçlarımdan boşaldı. Kalkıp gitmek istediysem de buranın daha güvenli olacağını düşündüm. Her hangi bir yerde yığılıp kalmak iyi sonuçlar doğurmuyordu. Gözümü açtığımda hastane odasında buluyordum kendimi.
Kahve çok güzel olmuştu. Teşekkür ettim. İsabella yüzüme bakıp.. ‘’İyi misiniz? Arzu ederseniz başka bir güne erteleyebiliriz müzik dersini…’’
‘’ Hayır’’ dedim. ‘’ Ga, gayet iyiyim..’’
‘’ O halde başlayabiliriz ilk dersimize..’’
Piyanonun başına oturdum. İsabella da yanıma oturdu. Dizlerinin üzerinde müzik kitabı vardı. Parmaklarını birkaç kere havada dolaştırıp ‘’ Önce do tuşu ile başlayacağız Barbara…’’
‘’ Peki..’’ dedim.
Manik reaksiyoner kara safram gittikçe bozulmaya başladı. Başım fena dönüyordu. Kendi kendime güldüm. Ağır sendromlu gözbebeğine hoş geldin Barbara dedim. Ne oldu tuşlara basamıyor musun? Sorun değil. Var olmanın halini yaşıyorsun demek ki. Sorun değil. İki tablet yemekten sonraya buyur. Ayrıca karanlık çökmek üzere uyuma vakti yakın sayılır. Çökmese de umurumda değil. Takhisis’in en sevdiği beş kafalı kromatik ejderhayı çağıracak değilim kâbuslarıma, sanırım Sargonnas’ı daha çok seviyorum. Çabuk öfkeleniyor veya içinde saklayıp intikamını fena alıyor. Yani bir anlamda hainliği de güzel kokuyor. Şimdi uçarak la tuşuna basmalıyım.
‘Do..’’
Boğazında şişkinlikler oluşuyor değil mi? Barbara. Nefes alıp vermede zorlanıyorsun. Her şey üstüne doğru geliyor. Aniden yaygın kabarcıklar oluşuyor teninde. Kafan güzel mi güzel oluyor. Karabasanlar, sonsuz düzlükte koşan köpekler, deve dikenleri. Boğulacak gibi oluyorsun. Yüksek uçurumlardan yuvarlanma isteği. Uyuma isteği. Islanmış taşlar, gölgelerini yiyen atlar, büyük heykellerin la minör gamında keyifli ruh dönemeçleri.
Hahahhahhhaaa haaaaa.
Düşünmeye ne gerek var Barbara. Düşünme bunları. Bütün bunlar ağır bir zamanın keskin uğultuları. Beynini kilitle. Baudelaire de sevmezdi zaman kavramını. Zaman ve mekan yok. Sadece içindeki şeytan konuşuyor. Unut ve müziğe odaklan.
‘’Do, do..’’
Çok yorgunum İsabella,kasvetli görünüyor her şey. Kulağımın dibinde tınlayıp durma. Trenlere bak. Merdivenler kırılıyor kendiliğinden. Ölmüş sineklerin piyano tuşlarında ne işi var. Parmak uçlarımda asılı kalmış bu çürük yağmuru kim eğiriyor. Otlara bak, doğanın çekirdeğinde durmadan sallanıyorlar. Sallanmaları güvenli bir yer bulamadıklarından olsa gerek. Yine de sana söz veremem İsabella, güvenli bölgeler yok. Klonlanmış mor gezegenli sitelerin içinde sana söz veremem.
‘’Do, do, doooo…’’
Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. 900 mg kanama, ağır kanamalar la minör gamında çay kendi kendine kaynıyor. Gidip altını söndürüyorum. Çay kararıyor. Öğürtüler, öğürtüler. Hiçbir kelebekle konuşmuyorum. Ağır kokulu hemşire önlükleri, ağır iğneler, ranza üzerinde kan lekeleri. Yüzümü sarıya boyuyorum, yeşile, lacivert dökülüyor ruhumdan.
Hahhahhha hahhaaaaaa.
Evet..hiçbir kelebekle konuşmuyorum .Ruhlarını iki kanatlarına takıp gidiyorlar. Buna izin veremem. Amacım koleksiyonuma güzel renkler katmak değil, güzel dekoratif iğnelikler yapmak. Nasıl bağırıyor kamyon lastikleri ve kelebekler erken ölüyor iğne ucunda.
‘’Do, Barbaraa, Barbar’aaaaaa..Do tuşuna basacaksın diyorum…’’
Biri bana Barbara diyor. Mavi oktav defteri sayfa dokuz geliyor aklıma. Benim de şansızlığım başımın tepesinde durmadan ‘’ do tuşu ‘’diyen kulak çınlaması. Başımı çevirmeden piyanonun tuşuna dokunuyorum.
‘’La..
‘’Do Barbara, do tuşu, bir türlü anlamıyorsun. Önce buraya basacaksın. Defalarca söylüyorum. Hadi, parmaklarını gayet yumuşak bir biçimde dans eder gibi havada birkaç kez çevirip do tuşuna dokun..’’
Beynimin içinde Bauhaus- paranoya müziği patlıyor. Santral sinir sistemim zıvanadan çıkmış durumda. İsabella’ya bakıyorum. Oturduğu üzeri kumaş kaplı ayaklı piyano sandalyesinde önü oldukça açık yeşil elbisesi ve nota kitapçığıyla bir kraliçe edasıyla durup hafif yüksek perdeli sözlerine devam ediyor.
‘’Bak Barbara, tuşlara sert basmamalısın. Kol el ve parmaklarda incelikli bükülmeler olmalıdır. Bir orkestra gibi kendini dinlemeli ve yönetmelisin. Şimdi yeniden başlayalım ama önce do tuşuna basacaksın…’’
‘’ La…
‘’ Allah belanı versin çatlak manyak karı. Bunu bilerek yapıyorsun değil mi. Beni çileden çıkarmak istiyorsun. Sanma ki farkında değilim. Kendi kendine konuşuyorsun. Ne dediğin belli olmuyor. Ağzın gözün kaşın seninle beraber konuşuyor. Allah belanı versin. Do diyorum. Dooooooooooo…Deli misin?..’’
İsabella’nın neden bağırdığını umursamadım. Hoş uzun zamandır da hiçbir şeyi umursamıyorum. Sadece kendimle ilgiliyim. Bağırması bana gayet olağan geldi. Yağmur iyicene şiddetlenmişti. Gözüm İsabella’nın saçlarına takıldı. Bağırdıkça saçları dikene dönüşüyordu. Dikenlerin arasındaki yuvadan kafasını uzatan kuş ciyak ciyak bağırıyordu.
‘’İsabella, şunun sesini kes ve lütfen emzir onu.. ‘’dedim.
Beni duymadı bile. Bağırmasına devam etti. Hızını alamayıp balkon cam korkuluğa yaslanıp elini yağmurun altına tuttu. Zavallı minik kuş, damlalar henüz büyümemiş kanatlarına değdikçe daha yüksek perdeden cıyaklıyordu. Tiz sesler asabımı bozmuştu. Oturduğum piyano sandalyesinden yavaşça yere süzülerek balkona doğru süründüm. Kimse bana deli diyemezdi. Ben deli değildim. İsabella’ya yaklaşarak ayaklarından tutup onu sekizinci kattan aşağıya yuvarladım. Kafatasının dağılma sesi yukarıya kadar geldi.
Korkudan balkon köşesine sinmiş kuşu avuçlarıma aldım. Duvarlara tutunarak turuncu koltuğa kadar gidip oturdum. Kuş biraz ısınıp yeniden ciyaklamaya başladı. Elbisemin düğmelerini çözdüm. Kuş mememe saldırdı. Emerken ısırıyordu. Ona bir isim verdim. ‘’Jack ..’’ dedim..’’ Büyüyünce sitelerin süs havuzlarına işe..’’
Jack mememden ayrılıp cıyykkkk diye öterek dediğimi onayladı. Bayılmışım. Kendime geldiğimde silik ve bulanık görüyordum. Başımdaki silueti tanıyamadım. Ses tonundan Loko olduğunu anladım.
‘’ Loko..’’ dedim.’’ Ben birini öldürdüm. Tımarhaneden kaçmış gibi bağırıyordu. Loko duydun mu beni ahhhahahaha düşerken yeşil elbisesi muhteşem görünüyordu. Loko bırak o elindeki mendebur iğneyi meleğim,böyle acıtamazsın beni..’’
Ambülânsa konulduğumda Jack’ı göğsümde saklayıp elbisemin düğmelerini ilikledim. Yine hastaneye taşınıyordum.
Kasvetli havaları severim. Hastane odasından dışarıyı seyrettim. Yağmur damlaları cama vurup aşağıya süzülüyordu. Melankolik bir durumda odada yalnızdım. Canım sıkılıyordu. Bir şeylere odaklanmam lazımdı. Hemşire Loko’yu çağırdım. ‘’Meleğim::’ dedim. ‘’Yanıma çene çalacak bir arkadaş istiyorum. Mümkün mü.? Ayrıca sulu yemeklerden de istiyorum göğsümdeki kuşu beslemem lazım..’’
Loko biraz düşündükten sonra. ‘’ Tamam’’ dedi. İçimden küfürü basmak geldi. ‘’ Tabi’’ dedim.’’ O kadar iğne ve ilaçları sen de yesen her hangi birine saldırmayacağın konusunda emin olabilirsin.’’ Göğüslerimin arasında uyuyan kuşun kafasını okşadım. Elimi ısırdı.
Bir süre sonra hemşire Loko çok güzel bir kadınla içeriye girdi. Bir çocuk gibi sevindim. Sohbet edeceğim bir arkadaş edinmiştim. Yatağımda doğrulurken Jack viyakladı. Keyfi bozulmuştu. Kulağına eğilip’’ ses çıkarmamalısın seni görürlerse alırlar. Uyu şimdi…’’ dedim.
Oda arkadaşım Florina ile çabuk kaynaşıp sohbet etmeye başladım. Çok güzel şiir yazıyordu. Bana da bir şiir yazmasını rica ettim. ‘’ Yum gözlerini..’ dedi. Avuçlarımı ellerinin arasına alıp bir şeyler karaladı. Şiiri okudum…
Gözleri ne güzel gülümsüyor. Onu yanaklarından öperek yanına oturdum. Ben de ellerini avuçlarıma aldım. ‘’ Bak’’ dedim. ‘Çabuk büyüyerek ihtiyar olalım ve altımıza yapalım. Böylece güzel birer *sidikli kontese dönüşürüz.’’ Neşeli bir kahkaha attı.
‘’Gör bak, içimizdeki bütün Trieste akıl hastanelerini yıkacağız Barbara. Maviye boyayacağız bütün atları’’’
İçimizdeki mavi atlarla beraber o hafta sonu ayrıldık hastaneden. Ben evime döndüm.. Jack saçlarımın arasında büyüdü. Büyüdükçe saçlarım binlerce yılana dönüşüyordu. Onu yılanlara veremezdim. Odamın duvarlarını koyu, bulutlu renklere boyadım. Makası elime alıp saçlarımı duvarın dibine döktüm. Yılanlar süzülerek odayı terk ettiler. Jack başımdan ellerime düştü. Onu alıp duvardaki ağacın üstüne koydum. Kanatları zifiri bir karanlığı yırtarak kayboldu.