13
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
2668
Okunma

Ofisin elli metre ötesindeki çay bahçesinden Sami Aydın’ın sesi geldi. Onunla karşılaşmak istemiyordum. Dünkü görüşmemizde bana bir saniye bile konuşma hakkı tanımamış, arabanın modelini, ederini giderini soğuk bir sesle üstelik yüzüme dahi bakmadan anlatıvermişti. Ben gibi insanlarında bir haysiyeti olduğu aklına gelmemiş olmalıydı. Ondan, elli bin liralık arabayı soran müşterisine gösterdiği hürmeti bana da göstermesini bekliyor değildim. Ben, sahilde demlenirken kargayla martıya aynı muhabbetle mi bakıyordum? Elimdeki kırıntıya yüzsüzce kur yapan martıları sırf adlarına şiirler yazılıyor, beyaz kanatları var ve insan gibi ağlamayı becerebiliyorlar diye, bir kenarda ürkek ürkek boynunu büken, edebiyle aç kalan fakat lanet olası adı yüzünden yüz bilmem kaç yıllık ömrünü itile kakıla geçirmek zorunda olan kargalara yeğ tutmuyor muydum? Bizim de adımız var. Kargalar gibi. Fukara. Bütün aşağılık katiller, uyuşturucu müptelaları, dolandırıcılar, kapkaççılar, akıl hastaları biz pis fakir ahalinin içinden çıkmıyor mu? Sakın ağlayacağımı, insanlık içinde tabi tutulduğum sınıfı yerden yere vuracağımı sanmayın. Bilakis, ben bu katmanı seviyorum. Bir kere çok geniş. Ufuk diye bir şey yok. Kollarımızı kıskıvrak bağlayan kibar zincirler yok. Nezaket icabı ölüp ölüp dirilmek, istemediğimiz şeylere katlanmak zorunda değiliz. Kırlar bizim. Koca kollu ağaçlar, rüzgarlı tepeler, sahile çekilmiş sandallar, banklar bizim. Belki bazen bazılarına mutsuz ve pislik içinde yaşıyor gibi görünebiliriz. Fakat bana göre mutsuz ve pislik içinde yaşayan o asık suratlı ropdöşambırlı zenginlerdir.
Sami Aydın bir zengindir, evet. Ama yıllar önce bizim gibi sıradan bir insanken, hikmetinden sual olunmaz, kurban olduğum Allah ona yürü ya kulum deyivermiş işte. Günahları boyunlarına, kimi Gavur Dağında define buldu diyor, kimi defineyi bir başkası buldu, Sami adamı boğup kara gömdü ve definenin üzerine oturdu diyor. Gavur dağından kar çekilirse eğer, merhum defineci meydana çıkacak ve bizim Sami Aydın’ın saltanatı bitecek. Bu zavallı teselli, kahvede elindeki senetlere acı acı bakan birkaç borçlunun biricik dayanağıdır. Ben Sami’nin bir define bulduğuna ya da defineci ahbabını boğazlayıp altınlara konduğuna inanmıyorum. Allah ona öyle bir hazine vermiş ki, emsali Karun’un saraylarında yok. Bu hazine, evet, oğlu Nedim’den başkası değildir. Sami’de bu Nedim; Nedim de bu yağlı dil ve keskin zeka olduğu sürece Aydın ailesinin Allah’tan başkaca bir iltimasa ihtiyacı olmayacaktır. Mesleklerinde ilerlemeleri için Nedim’in kafi derecede edebiyat, matematik, psikoloji ve felsefe bilmesi yeterli. Onun ilim irfan tahsil etmesi için herhangi bir mektebe de ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan her şey hayatın kendisinde mevcuttur zaten. İlmi bulup yarar hale getirmek de Nedimin kıvrak zekasının maharetine kalmış. Kimi günler takıldığı genç kafelerinde duyduğu üç beş edebi muhabbet, kızının ödevini yaparken sayıkladığı birkaç matematik denklemi, nenesinden işittiği, şark terbiyesiyle yoğrulmuş felsefi öğütler, karşısına dikilen insanlarının fukara bakışlarındaki ezik psikoloji, hepsi Nedim’in beslendiği karışık bilimler mektebiydi. Bizim tersanede çalışan ağabeylerden birine 87 model Tofaş’ı methederken “Abi Allah belamı versin Recaizade Mahmut Ekrem Efendi, Periveş Hanım’ı bu arabadan inerken görünce aşka geldi de Araba Sevdası romanını yazdı.” dediğine şahit olduğum günden beri Nedim’e içten içe hayranım. Bu hayranlık elbette ki edebiyat bilgisine değil, yarım yamalak bildiği şeyleri işine tatbik edebilme kabiliyetinedir. Neticede tersanedeki ağabey, arabadan idare eder derecede anladığı halde Recaizade Mahmut Ekrem Efendinin hatırına o kırık dökük, en fazla altı ay ömrü kalmış arabayı dört bin lira bedelle alıvermişti. Yine bir gün, belediye reisinin hurdaya ayrılan makam arabasını, postaneden emekli Reşat Beye “Abim benim, işte senin için en uygun araba. Zamanında Kenedy’nin bindiği araba işte bu! Rahmetliden sonra da hep yüksek kimselerin kullandığı, şoför mahalline oturdukları an, bir iken beş oldukları acayip gurur verici araba bu araba abim!” diyerekten satmaya çalıştığını gördüm. Reşat Bey, kırk senesini ötekinin berikinin mektubuna telgrafına pul basmakla geçiren bir veznedardır. Gençliğinde ateşli şiirler yazar, zamanın yerel dergilerinde dönemin siyasetini yerden yere vurur yazılar kaleme alırmış. İki yüksekokul bitirdiği, her hafta üç dört kitap okuduğu, güncel makaleleri kaçırmadan takip ettiği halde kendi deyimiyle “bir türlü, Posta İşletmesi umumi müdürünün çaycısı bir fellahın yeğeni olan, şube müdürünün gölgesinden kurtulamamıştır.” Reşat Beyin içinde uyuyan liderlik özlemini gayet iyi bilen Nedim, adamı nasıl tava getireceğini de pek ala biliyordu. Bu sebeple hurda makam arabasını kimselere göstermeden evvel Reşat Beyi bulmuş, zavallı ihtiyarın içindeki küllenmiş hislere üfleyerek onu hiç ihtiyacı olmadığı halde arabayı almaya mecbur bırakmıştı. Bir başka günde mahallenin eski dullarından bir adama, sayısız kazalar geçirmiş, bilmem kaç kere boyanmış, koltuk yüzleri eprimiş, camı kırık bir arabayı “İki gözüm kör olsun kız olan kız bu araba ağabeyciğim” diye diye satması Nedim’in psikoloji ilminde ihtisas yaptığının belgesi değil de ne idi? Yılların dulu amca, kız olan kız lafını duyduğu anda bitmişti zaten. Adamcağız parayı Nedim’in eline sayıp ağır aksak yürüyen kız gibi arabasıyla uzaklaşırken, gayri ihtiyari bir kahkaha atıverdim. “Ulan Nedim, kızdan kastın yukarı mahalledeki Nuran Abla mı yoksa” dediğimde Nedim, bıyık altı sövmeler kitabından bir şeyler mırıldandı. Bu benzetmeyi hiç sevmiyordu. Zira kendisi de bir zamanlar Nuran Abla’ya aşıktı. Nuran Abla ellili yaşlarında, hiç evlenmemiş ama erkekten yana nasipsiz de kalmamış bir kızcağızdır. Tuttuğu iş ne olursa olsun, onun çok iyi kalpli bir insan olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Mahallenin bütün yetimlerini bir çeşit bursa bağlamıştır. Yüz karalığı bir işten böylesine erdemli bir göreve para harcaması kimilerine akıl almaz bir işmiş gibi gelebilir. Sabaha kadar içip, yatsıya kadar namaz kılan mahalle ahalisi gibi, belki o da bu şekilde günahını temizleme derdindedir. Bana garip gelen, burs verdiği gençler okullarını bitirip ekmeklerini ellerine aldıkları vakit bir kere bile bu hayırsever orospu ablamızın halini hatırını sormamalarına, daha da ötesi gördükleri yerde kafalarını öte yana çevirmelerine, belki de onu gördüklerinde evvela, düşmüş oluşunu hatırlayıp baldırına bacağına bakmaktan kendilerini alamamalarına rağmen, biçare kadıncağızın yılmadan öğrenci okutmaya devam etmesi.
Nuran Abla böyle şeylere takılmıyor artık. Hiçbir şeye takılmıyor. Ay başında kapısının önüne yıktırdığı bir kamyon odunun mahalleli tarafından aşırılmasına, emekli aylığını çekmesine yardım eden sözde hayırseverin parasından üç beş lira tırtıklayışına bile aldırmıyor. Bir gece bahçesinde oturmuş kahvesini yudumluyordu. Parmaklarının arasında titreyen sigarasına bakıp “Sarı alev bizim göğü de yaladı hey gidi Orhan Kemal” dediğini işittim. Nedim’le balıktan dönüyorduk. Gayriihtiyari başımızı kaldırıp henüz solmakta olan gökyüzüne baktık. Nuran Abla orada bizim göremediğimiz bir şey görmüştü besbelli. Belli mi olur, belki de o, bilmem neyin yüzü suyu hürmetine felaha erişenlerden olmuştur. Fukaraya isabet eden piyango gibi, neden eski bir fahişe, kalbine ışık inenlerden olmasın! Nedim bahçe kapısına uzandı sessizce. Biraz bekledi. Nuran Abla bir ah çekti, telli pullu. Yakasındaki kurdelayı çözüp, benekli iman tahtasını rüzgara açtı. Caddenin karşısındaki ırgat pazarında bekleşen adamlara bakıyordu. Nedim bu bakışı sevmedi. Parmak uçlarında yükselip gri birer siluette dönmüş adamları görmeye çalıştı. Nuran Abladan yana bakan birinin olmadığına kanaat getirince sakinleşip kapının önündeki yerine döndü. Elindeki balık poşetini demir kapının sürgüsüne asıp, tek kelime etmeden tamirhaneye doğru koştu. Nuran Abla öylesine dalgındı ki iki kere seslendiğim halde beni duymadı. Evime doğru yönelmiştim ki inceden bir ses, inleyiş mi, ağlayış mı, belirsiz bir ses ardım sıra yetişti: Sarı alev, kırmızı alev, kahverengi gökyüzü, be hey koca gökyüzü!
O gece rüyamda hep Nuran Ablayı gördüm. Sırtında lacivert bir yeldirme bizim Çöplüçeşme Sokağını süpürüyor. Süpürgesinin hışırtısı camlara vurup tekrar sokağa dökülüyor. Sonra bir rüzgar çıkıyor, koca koca kütükler Paşa Yokuşundan aşağı yuvarlana yuvarlana Nuran Ablanın ayaklarının dibine yığılıyor. O an bir fahişe kahkahası yırtıyor kulakları. Çoluk çocuk kulaklarımızı kapatıyoruz. Muhtar elinde bir ikamet kağıdıyla fırlıyor ofisinden. Gözlüklerini alnın tepesine çekmiş. O mahallenin mülki amiri ne de olsa. Hamimiz, velimiz. Bizi koruyor. Karanlıktan, sudan, susuzluktan, zelzeleden falan. İki adım öne çıkıp “Burada ne halt yiyorsun” diye bağırıyor Nuran Ablaya. Nuran Abla onu duyuyor fakat aldırmıyor. Yeldirmesinin koca cebinden çıkardığı küçük gazyağı şişesini kütüklerin üzerine boşaltıyor. Sonra hiç beklemeden çakıyor kibriti. Aniden aydınlanıyor sokak. Arka arkaya dizilmiş bir sürü yüz beliriyor meydanda. Bizim yüzlerimiz. Üzgün, korkulu, tiksinmiş, endişeli yüzler. Nuran Abla iki eli gökyüzüne uzanmış halde bağırıyor: Sarı alev, kızıl alev, yala geç buraları. Sabahın geldiği yere doğru yan ulan! Sabahı da. Sabah nasıl yanar görsünler! Yanmış sabahın ardından gelen öğleni ve ikindiyi görsünler. Akşam niye kara bilsinler!
Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Terlikleri ayaklarıma geçirmeden taşlığa koştum. İki ihtiyar birbirlerine tutuna tutuna camiye doğru seğirtiyordu. Gökyüzüne korka korka baktım. Bereket versin ki her şey normal görünüyordu. Gökyüzü bildiğimiz gökyüzü, yer bildiğimiz yer, sokak boylu boyunca çöplerle dolu. Bir gün yol kenarına bırakılan çöp poşetlerini yerinde görünce sevineceğim aklıma gelmezdi. Nenem hep doğrusunu söylüyor; ölmeyene neler var!
Omzuma saplanan soğuk bir el, Nuran Ablalı anılarımı ürkütüyor. Her biri kahramanıyla birlikte ufalıp gözden kayboluyor. Sami Aydın bir eli hala omzumda olduğu halde dükkana doğru iki adım atıp aniden gitmekten vazgeçmiş gibi bana dönüp,
-Fikrin mi değişti Mustafa, dedi. “Alacak mısın arabayı?”
Nedim’e baktım. Hala bacakları masanın üzerine uzanmış yaklaşan beladan habersiz, telefonda konuşuyordu. Sami Aydın sorusunu yinelemedi. Yüzüme tuhaf tuhaf baktı ve omuzlarını sikti. Yanındaki ihtiyarın koluna girerken bir kere daha dönüp bana baktı.
“Hadi lan” dedi. “Bugün iyi günümdeyim. İki yüz daha indirdim fiyatı.”
Daha önce, belki milyon kere canım yandı benim. En uzun acım üç gün sürdü. Annem ölmüştü. On bir yaşındaydım. Komşular cenazede acıyarak baktılar yüzüme. Bana çok acıdıklarını sanıyorlardı. Oysa kimse kimseye çok acımaz. Kendimden biliyorum. Biraz üzülüyorsun ama hayat şifalı elleriyle saniye saniye merhemliyor seni. Allah kimseyi kaderine terk etmiyor. Bir tek ölülerin yaralarına çare yok. Komşu kadınlar “Nasıl yaşar bu oğlan” diye ağlaşıp durdular. İçlerinden biri “Müsaade etseler de alıp evime götürsem, kendi çocuğumun yanına katsam” dedi. Diğerleri de başlarıyla gözleriyle kendilerinin de böyle bir şeye talip olacaklarını beyan ettiler. Ah, o küçük suratımı yerden otuz derecelik bir açıyla kaldırıp onları seyretmek ne zordu! Yanı başımda annemim yeşil örtülü tabutu. Tabutun içindeki üç tümsek. Baş, göğüs, ayaklar. Annem artık böyle mi kalacak gözümde? Ezan okunmasına yakın nenem oturduğu yerden doğrulup yanıma geldi. “Görmek ister misin ananı Musti” dedi. Gülümsüyordu. Bir çocuğa güler gibi. Öyle sevinçli bir şey değil. Zaten çocuklara hep nezaketen gülünür ya. Ne diyeceğimi bilemedim. Bir yanım annen o senin diyordu, bir yanım ölümün soğuk adı yüzünden korku içindeydi. Anneler ölünce nasıl olur, hiçbir fikrim yoktu. Ben de her çocuk gibi annemim sonsuza kadar yaşayacağını hatta beni tatlı bir uykudan önce öpücüğüyle mezarıma yatıracağını düşünürdüm. Böyle aniden ölünce bir şey oldu. Nasıl desem, ya da demeyeyim öyle kalsın. Neticede koşa koşa kaçtım oradan. Nenem arkamdan bakakaldı. Kalın basmadan donunun içinde kaybolmuş butlarına vuruşunu duydum. İki gün sonraydı, cenaze günü bana acıyan hatta beni evine götürüp çocuklarına katmaya niyetlenen kadın, iki oğluyla birlikte yanımdan geçti. Beni tanıdığını bile sanmıyorum. Hani o gün saçlarımı okşayan şefkatli eller? Yanımdan umarsızca süzülüp geçtiler. İşte o gün, kimsenin kimseye çok acıyamayacağını anladım. Acımın en şiddetli anı o an oldu. Sonra bir mucize gönderdi güzel Allah. Bir daha ne anneli çocukları görünce ağladım, ne annemim mezarını ziyaret edince. Her gün baş taşının yanına bağdaş kurup, ona dünyada olup bitenleri anlattım. Çoğu komik şeylerdi. Ben gülünce, onun da güldüğünden o kadar emindim ki. Bazen biriktirdiğim takvim yapraklarını okudum ona. O gittikten sonra koparılmayan takvim yaprakları hala ilginç şeyler anlatmaya devam ediyordu. Sonra kimin ineği doğurdu, kimi kocası dövdü, kimin kızı kaçtı…Annem hepsini dinledi. En azından artık beni uzun uzadıya dinleyebilecek kadar vakti vardı.
Vücuda gelmiş acılarım da oldu. Mesela, on yedi yaşındayken bir kavgayı ayırmaya çalışırken kasığımdan bıçaklandım. İlk defa acıdan bayıldığım gün o gündür. Fakat bu bile iki günden uzun sürmemiştir. Üçüncü gün sabah erkenden kalkıp annemin mezarına gittim. Ona yaramın derin olduğunu söylemedim tabi. Ölü de olsalar anneler hassas kimselerdir. Ona dedim ki, “oğlun hiç korkmadan iki öfkeli düşmanın arasına daldı, azıcık hırpalandı ama mühim değil. Önemli olan o an gösterdiğim cesaret değil mi anne?” Başını sallıyor diye hayal ettim. Belki birazcık düşünceliydi yüzü. Ama benimle gurur duyduğundan emindim. O acı da öyle savıp gitti. Çalıştığım atölyeye vardığımda topallamıyordum bile.
Çok korktuğum anlar oldu. Korku beraberinde acıyı getirdi. Ne gariptir ki, korkulardan kurtulmam uzun sürdü ama acılar hemen geçti. Hepsi geçti, her şey, her şey…Fakat Sami Aydın’ın son bakışının sebep olduğu acı bir başka. Kinlenmiş bir acı. Onu oracık da boğsam zerre pişman olmazdım. Hatta ne zaman içim kararsa, ferahlamak için, onun ölüm dakikasında gökyüzünde bir buluta takılı kalmış açık mavi gözlerini hatırlayıp bir nebze olsun ferahlayabilirdim. Ya da bulmaca çözerken aklıma, can acısıyla çırpınırken ökçeli ayakkabılarının yere çizdiği karmaşık şekiller gelirdi, gayri ihtiyari gülümserdim. Kulağa delice gelebilir. Fakat en ahlaklı bir kimsenin bile hayatında bir kere olsun birisi için bunları tasavvur ettiği dakikalar mutlaka olmuştur. Bir Kasım günü bütün mahalle kadınlarının evimize doluşup Kur’an okuduğunu hatırlıyorum. Onlar sırayla ve karışık makamlarda, gah yumuşacık sam yeli gibi bir sesle, gah ağlamaktan sesi kısılanlara mahsus kesiklikte gıcık bir sesle okumalarını yaparken, ben pencerenin önündeki divandan dışarıyı seyrediyordum. Biri ölmüş olmalıydı, fakat kim hatırlamıyorum. İllaki bizden biriydi ki ahali bizim evde toplanmıştı. Okuma bitince imamın narin yapılı, hasta çehreli karısı siyah tülbendinin boynunu gevşetip sonsuz bir güvenle ötelerden haberler vermeye başladı. Ölüm anını, kabri, insanın bu dünyada yapıp ettikleriyle neleri hak ettiğini, iyi insanların kıssalarını öyle bir bilgelik ve imanla anlatışı vardı ki; sonradan tanık olacağım o talihsiz vaka olmasaydı onu ömrüm boyunca yeryüzünü mesken tutmuş bir melek olarak anımsayabilirdim. Sohbet bitiminde annem ve halalarım mutfağa geçip, önceki geceden hazırladıkları ikramları iki bakır siniye yerleştirip salona getirdiler. Küçük halam fukara ikramı tabağı elime tutuştururken sıkılmış görünüyordu. O bir yerde iki saat durursa bayılabilecek yapıda tez canlı bir kızdı. Yeme içme faslına geçildiğinde, az evvel uyumamak için bir birlerini çimdikleyen kadınlar yüz yıl uyumuş da dipdiri uyanmış kadar canlı ve neşeliydiler. İçlerinden birinin çocuğu huysuzluk edince annem kalkıp televizyonu açtı. İmamın karısı bundan pek hoşlanmadıysa da ses etmedi. Yüzünü karşı duvara dönüp tabağını kucağına aldı. Televizyonda heyecanlı bir adam üç gün önce işlenmiş bir cinayeti anlatıyor, olay yerini en küçük ayrıntısına kadar dolaşıp cinayetin iç yüzü hakkında malumat veriyordu. Kadınlar pür dikkat kesilip haberi izlemeye koyuldular. İmamın karısı hiç istifini bozmadı. Ta ki kadının biri okkalı bir çığlık atana kadar. Adam kızın doğrandığı odanın duvarlarındaki kan izlerini eliyle işaret ediyordu. Manzara korkunçtu. O an hiç beklemediğim bir şey oldu. İmamın karısı elindeki tabağı sehpanın üzerine bırakıp ağzından tükürükler saça saça bağırmaya başladı. “Orospu çocuğu! Neyle kesmiş kızı böyle. Bir de baldızıymış. Allah bilir ilişti de ona. Konuşur diye korkup kesti sonra. Hay bu devletin çürük kanunlarına sıçayım! Böylelerini rahat döşeklerde misafir ediyorlar. Ulan orospu çocuğu! Seni elime bir geçirsem etlerini ipliklerle keserim, gözlerine çalı çırpı batırır, beyninin pekmezini akıtırım. Şeyinin ucuna şiş geçirir şişin öteki ucunu prize sokarım.Allah’ın belası sapık!” Benden başka herkes gah başıyla gah sözüyle tasdik etti kadının sözlerini. Saniye Hanımteyzenin gözleri yuvalarından uğramıştı. Dudakları titriyor, avucunda sıkmaktan eğrilen çatalı tehditkar hamlelerle televizyona doğru uzatıyordu. Siyah tülbendi geri düşmüş, sarı boyalı saçları aşikar olmuştu. Kulağındaki para küpeler bile titriyordu. Cennet çok gerilerde kalmıştı. Günde yetmiş bin defa tövbe edip sabahlara kadar namaz kılan fakat yine de ibadetlerinden emin olamadığı için mağaralarda, çöllerde gözden ırak her yerde gözyaşı döken asrı saadet insanları da. Demek ki; cennetin bin çeşit yolundan bir teki olan hoş kelam, böyle durumlarda manasız kalıyordu. Öyle ya ne desindi: “Canım evladım, neden yaptın böyle bir kötülüğü. Bak sana da yazık, kıza da yazık. Oysa Allah birbirinizi öldürmeyin der. İslam iffeti ve iyiliği emreder.” Eğer bunları söylemiş olsaydı, zihnimde ebediyen gerçek bir melek olarak kalacaktı, fakat eminim ki ahaliden bir tek kişi bile onu dinlemeyecekti. Onun itina ile seçtiği melaike sözleri çeneler dolusu küfrün ve bedduanın arasında tuzruhu yemiş kireç taşı gibi eriyip gidecekti.
Demem o ki, asabı bozulduğunda şirazesi kayan, gözü dönen bir ben değilim. Böyle düşünmek içimi rahatlattı.
....
AYNUR ENGİNDENİZ
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.