11
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
6678
Okunma

Affetmeyi öğrenmek…
Zamanın en büyük toplumsal sorunlarının başında psikolojik sağlıksızlıklar geliyor ki, bunu hem yapılan resmi istatistiklerde hem insanların davranış bozukluklarında görmek mümkün maalesef. Biraz daha giderse bizim toplum buna da alışacak gibi görünüyor.
İşte biraz da bu nedenle, çeşitli isimler altında faaliyet gösteren ‘arınma -aydınlanma ‘merkezleri. Ve bir çok insanın baş edemediği sorunlarına. İhtiyacı olduğunu düşündüğü sıkıntı ve eksikliklerine yardımcı olacağı bir ‘koçu’ var günümüzde artık.
Oysa; her şeye gülümseyerek bakmak. İyimser ve umutlu olmak. Her insanı anlayışla karşılamak. Yanlışlarını hoş görmek. İyi niyetli ve anlayışlı olmak, bir insanın sahip olabileceği takdir gören çok güzel ve önemli insani özellikler. Dile ve kulağa da çok hoş gelmesine karşın be her zaman ‘dost acı söyler ‘den yanayım.
Her şeyin bir dozu bir ölçüsü olduğunu düşünürüm. Sevginin bile…
Aksi halde o insanlara faydanız yerine zararınız dokunur.
İnsanlar zamanla değişebilir. Hele ki sunacağınız şifalı reçetenin içeriğinde sevgi ilgi güven varsa.
Bu ücretsiz ve doğal tedavi yöntemi kısa sürede sorunu çözer ve karşınızdaki kimseyi tanıyamazsınız adeta.
Ne güzel ve inandırıcı yaklaşımlar…
Acaba öyle midir dersiniz…
BİR YALAN, HANGİ AMAÇ İÇİN SÖYLENMİŞ OLURSA OLSUN, HER ZAMAN, EN KÖTÜ GERÇEKTEN DAHA KÖTÜDÜR.
Dünya bir kan gölüne dönmüşken.Zulüm, zalimlik arşa çıkmışken. Cinsel istismarlar yuvalara, Kuran kurslarına kadar inmişken. Bir evlat anne-babasını göz kırpmadan öldürebiliyorken. Af etme, hoş görme yada bir takım bahanelerle olayı hafifletmeye çalışmak nasıl mümkün olabilir dersiniz...
Yumurta ikizlerinin bile fevkalade zıt karakterlerde olduklarına görürüz çok zaman.
Can çıkar huy çıkmaz. Nesli aslına döner, sözleri de deneyimler sonrasında dillenmiş olmalı.
Şu ya da bu nedenle yıllardır sokaktan toplanan çocukların ardı arkası kesilmedi. Acaba bunların kaçı topluma faydalı bireyler haline gelebildiler gördükleri ilgi sevgi ve yardım karşısında…
Kaş yeşil kart sahibi mersedesli sözde yoksullar, bu alışkanlıklarından vaz geçebilmişlerdir…
(istisnalar kaideyi bozmaz.)
MARİE BALTER kendisine bile bakmaktan aciz, alkolik bir annenin evlilik dışı dünyaya gelen çocuğuydu. Beş yaşına geldiğinde çocuk bakım yurduna yerleştirildi.
Daha sonra bir çift tarafından evlat edinildi. Sadist çift, küçük kızı evin mahzenine kapayıp, ona sistematik bir biçimde işkence etti. Çiftin toplum içindeki saygın konumu, küçük kızın yaşadıklarını çevreden kolaylıkla gizliyordu.
Marie on yedi yaşına geldiğinde depresyondan felç geçirdi. Kas spazmları ve boğularak ölmesine sebep olabilecek denli yoğun astım krizleri geçiriyordu. Halüsinasyon da gördüğü için doktorlar ona yanlışlıkla şizofreni teşhisi koydular.
Bundan sonraki on yedi yılı akıl hastanesinde geçti. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranan kız, yemek yiyemiyor, fazla kımıldayamıyor ve intihar etmeyi sıkça düşünüyordu.
Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie’nin durumunu yeniden değerlendirdiler. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verdiler. Arkadaşlarının ve kendisini seven birkaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıktı.
Artık yaşamını nasıl sürdüreceğine kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Terk edilmiş, işkence görmüş, tacize uğramış, hayatının otuz dört yıllı ziyan olmuştu. Kızgın, öfkeli, umutsuz olmak onun en doğal hakkıydı. Yaşamının sorumluluğunu üstlenmeden, devlet yardımıyla hayatının sonuna kadar yaşayabilirdi. Ama o, bu yolu seçmedi.
Marie üniversiteye girdi ve mezun oldu. Evlendi. Harvard Üniversitesi’nde mastır yaptı. Psikiyatrik hastalarla çalıştı. Konferanslar verdi. Biyografisini yazdı.
Elli sekiz yaşındayken, on yedi yılını geçirdiği hastaneye yönetici olarak atandı. Haber ajansları onun yeni görevini haber yaparken, o zaferinin açıklamasını şöyle yaptı:
"Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir adım bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak geri dönmezdim.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.