15
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2186
Okunma
Geçenlerde bilgisayarımın başında yazı yazarken dalmışım.
“Anneanne, şunları parmağıma sarar mısın?” diyen torunumun sesiyle kendime geldim. Elinde iki yara bandı tutuyordu. Birden torunumun sakar olduğu aklıma geldi, irkildim.
“Ne yaptın, parmağını mı kestin yoksa?” dedim.
Yara bandını açmaya çalışırken bir yandan da parmağını gösteriyordu.
“Kesmedim. Nasıl olduğunu anlamadan parmağımı ağzımda buluyorum. Hem de kanatmaya yakın, ya da kanarken ağzımda olduğu aklıma geliyor. Neden yaptığımı, nasıl ağzıma götürdüğümü anımsamıyorum. Bilinçsiz bir şekilde parmağımı ısırırken buluyorum kendimi. Böyle devam edersem çok yakında parmağımda et kalmayacak, hepsini çiğ çiğ yiyeceğim” derken acı acı gülümsüyordu.
Torunuma bakarken sıkıntısını anlıyordum. Çözümlenemeyen sıkıntılar işte böyle dışa vurarak tırnak ve parmak yiyerek ya da bilinçsizce saymak gibi daha birçok huy edindiriyor insana…
Ben, bir sıkıntın mı var diye sormadan, o, bana soruyor;
“Anneanne, senin de böyle garip huyların var mı?”
“Var tabii; kimin olmaz ki” derken geçmişimde unutamadığım o günü anımsıyorum yine.
Torunum merakla yüzüme bakıp; “Hadi anlatsana” dedi.
Önce bilgisayarımı kapatıp kalktım. Sonra ikimize de birer kahve yapıp torunumun karşısına bir sandalye çekip oturdum. Merakla bana bakan bir çift kara göze bakarak içtenlikle başladım sözlerime.
“Beş altı yaşlarımdaydım. Bulunduğumuz köye yeni taşındığımız için hiçbir arkadaşım olmadığı gibi ara sıra gidecek bir akrabamız da yoktu. Tek eğlencem, köyün ortasında bulunan tulumbadan su getirmekti. Gerçi evimizin önünde bir tulumba vardı ama onun suyu içmeye biraz kabaydı; yani kokuyordu. O suyu temizlik ve bahçe sulamakta kullanır, içme suyunu köy tulumbasından alırdık; yalnız biz değil, köy ahalisi aşağı yukarı herkes oradan alırdı. Evimizde iki litrelik alüminyum küçük bir güğüm vardı. O güğüm benim olmuştu adeta. Ne zaman canım sıkılsa küçük güğümümü alır suya giderdim. Amacım su taşımak değil, bir arkadaş edinip onunla oynamaktı.
Bir gün yine küçük güğümümü alıp tulumbanın yolunu tutmuştum. Hemen önümde benden yaşça büyük olduğu belli olan bir kız aksak adımlarla yürümeye çalışıyordu. O güne kadar topal insan görmemiştim. Bulunduğumuz köyden daha küçük bir köydü geldiğimiz köy, topal insan yoktu. Belki vardı da benim dikkatimden kaçmıştı. Hemen ben de, bir sağa bir sola aksayarak yürümeye başlamıştım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım onun kadar dengeli aksayamıyordum. Hızlı hızlı yanına gelip onunla birlikte yeniden aksamaya başlamıştım ki kız büyük bir öfkeyle bana dönüp ‘Ayağımı neden yamşıyorsun!*’ diye bana bağırmıştı. Neden bağırdığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu, ben sadece onun gibi yürüyüp onunla arkadaş olmak istemiştim. Değişik bir kızdı ve bana göre değişik yürüyordu. Bağırmasına anlam verememiştim. O ise durmadan bağırıyordu. Benimse ona verecek cevabım yoktu. Akşam karanlığı hafiften hafiften göğe siyah perdesini çekmeye başlamış, hava kararmış, karşı kahvenin bol bölmeli penceresinden ışıklar süzülmeye başlamıştı.
O an kızın bana bağırdığına aldırmadan kahvenin pencere bölmelerini saymaya başlamıştım; yukardan aşağı, aşağıdan yukarı, sağdan sola, soldan sağa durmadan sayıyordum. Tabii ne tarafa doğru sayıyorsam başım da o tarafa doğru emme basma tulumba gibi sallanıyordu. Kızın öfkesi benim kayıtsızlığım karşısında bir kat daha kabarmıştı. ‘Sallayıp durma kafanı! Neden ayağımı yamşıyorsun?’ diye bir kez daha bağırmıştı.
İçimde onca sözcük birbiri ile kavga ettiği halde cümleye dönüşüp çıkamadığı için kıza cevap verememiştim. Oysa ona söyleyecek o kadar çok sözüm vardı ki; benim hiç arkadaşım yok, ne olur benimle arkadaş ol, benimle oyna, değişik yürüsen bile, zorla da olsa senin gibi yürümeye seninle arkadaş olmaya hazırım, diyecektim. Ama diyemedim işte. Onun gibi yürürsem beni arkadaş olarak kabul edeceğini sanıyordum. Sadece başımı sallayarak karşı kahvenin pencere bölmelerini saymaya devam ettim. Üzerinden yarım asır geçmesine rağmen hâlâ ne görsem sayıyorum, şu sayma işini bir türlü bitiremedim.”
Torunum yüzüme bakıp; “Sen ne zaman ve neden saymaya başladığını biliyorsun, peki ben neden parmaklarımı yiyorum anneanne?” derken gözlerini gözlerimden kaçırmıştı. Elimi uzatıp eğdiği başını kaldırıp gözlerine baktım. Aslında ona verecek bir cevabım yoktu. En az onun kadar çaresizdim; ama acı gerçekleri söylemekten başka çarem de yoktu.
“Ah bebeğim, ah! Elli puan alanlar atanırken sen seksen puanla atanmayı bekliyorsun; memlekette bu çarpıklık böyle devam ederken sen ve senin gibiler daha çok parmak ve tırnak yemeye devam edecekler inan bana! Keşke sana verecek daha iyi bir cevabım olsaydı.”
Yamşıyorsun: taklit ediyorsun, yöresel dil.
16.11.2014/Emine UYSAL
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.