5
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
731
Okunma


nedir;
dedim bu yaşamak!..
bir düş, dedi; birkaç görüntü..
Ömer Hayyam böyle yorumlamış yaşamak denen muammayı..
Sıradan bir fotoğraftı. Bir erkek portresi. Yarım yamalak bir göz attı kadın. Öylesine.
Fotoğraflara karşı oldukça ilgisizdi. Arşivlemesi gereken önemli fotoğrafları belgeleri bile pek önemsemiyordu. Sonradan pişmanlık duysa da.
Sokaklardaki yer sergilerinde. Eskicilerin el arabalarında ne çok rastlamıştı solgun ve de siyah-beyaz fotoğraflara. Yüreği olmadık şekilde acımıştı.
Hele ki aile fotoğraflarının yerlerde sürünmesine gönlü hiç elvermiyordu.
Sokağın çıplak taşları üstünde, elinde kocaman çiçeği, eski model şık gelinliği içinde, gülümseyen bir gelin ve yanında papyonlu takım elbisesiyle, vakur duruşlu ve çok yakışıklı bir damat fotoğrafıyla göz göze gelmişti bir gün.
Eğilip yerden aldı. Ücretini ödeyip eve getirdi. En büyük çerçevede duran kendi fotoğrafını çıkarıp onu yerleştirdi sonsuz mutluluk ve heyecanla.
Kimdi bunlar? Şimdi hayatta mıydılar? Bu fotoğraf buralara nasıl düşmüştü? Bu çok özel günlerinde objektife sevinçle gülümserken fotoğrafın akıbetini hayal etmiş miydiler?
Neyse ki şimdi, kendilerine sahip çıkan. Evinin baş köşesinde ağırlayan hiç tanımadıkları birinin sımsıcak himayesinde yaşamayı sürdürüyorlardı birlikte.
Bu anlamda yakından tanık olduğu bir görüntü ise çok daha hüzün vericiydi. Hayatını yıllarca göz nuru döktüğü terzilik mesleğine adayan daire komşularının hikayesiydi. Çok güzel olduğu eski fotoğraflarından anlaşışa da mihrap hala yerindeydi. Hiç evlenmemişti. Annesinin vefatından sonra tek başına yaşamaya başlamıştı. Kendi kazancıyla edindiği iki dairesi bir miktar da birikimi olduğunu. Bunları bilen erkek kardeşinin kendisini tehdit ettiğini yakın bildiği bir-kaç komşusuna anlatmıştı gözyaşları içinde. Bir gece yarısı yorgun kalbi daha fazla dayanamamış duruvermişti ansızın
Bir süre sonra erkek kardeşi ablasının tek varisi olarak her şeyi ele geçirmekle kalmamış bahçe duvarının dibine yığdığı albümleri ateşe vermişti. Yükselen kızıl alevler olanları camdan seyreden kadının yüreğine kadar uzanmıştı..
Olmadık hayaller dalmamayı da öğrenmişti giderek. Onları çocukluğunun gençlik yıllarının en mutlu ‘an’ ları olarak çok uzaklarda bırakmıştı.
Ne oyuncaklar ne romantik gençlik heyecanları ilgilendirmişti onu. O, kurduğu hayallerle ilgilenmiş onlarla oynamıştı bildiği her oyunu. Onları sevmişti dolu dolu.
En büyük hayali yiğit bir kadın kaymakam olmaktı. Karın-kışın geçit vermediği. Medeniyetin girmediği. Umutsuz çaresiz ve yalnız insanların dertlerine umar olabilmek. Yalnız olmadıklarını hissettirmekti kurduğu hayallerin temeli.
Gel gelelim o güzelim düşlerinin hiç birisi gerçeğe dönüşmemiş. Sevgisi karşılık bulmamıştı.
Sonunda oluruna bırakmıştı her şeyi. Belki o zaman hayalleri gerçek olabilirdi.
O bunları geçirirken aklından bir ara. Fotoğraf duruyordu karşısında ısrarla.
Tekrar döndü fotoğrafa.
Bu kez gözleri mıhlandı fotoğrafa. Dakikalarca baktı baktı..
Çekemiyordu bir türlü gözlerini bu meçhul adamın gözlerinden.
Hoş, istese de çekemezdi ya. O gözlerin çekim alanına girmişti çünkü.
“Gözleri..” dedi sayıklar gibi..
“Ya bu bakışlar.. Bakışlardaki bu derin ve gizemli mana..” diye geçirirken içinden, tüylerinin ürperdiğini hissetti.
Bir ağıdın. Bir yakarışın. Sessiz bir feryadın peşi sıra bir tevvekkülün arşa yükselen nurani yolculuğunu gördü bu gözlerde kadın.
Büyülenmişti..
“Bu İçimden geçenler. Bu gördüklerim bana ait olabilir mi?” sorusu yerleşti yüreğinin orta yerine.
Mümkün olabilseydi eğer, o gözleri avuçlarına alıp. Kendi gözlerinin üstüne bastırmak ve o İlahi nurun sonsuz derinliğinde yitip gitmek isterdi..
Ona kalsa..
Ne Mevlana Şems’i böylesine hasretle beklemişti. Ne de Şems Mevlana’ya kavuşmayı ibadet bilmişti kendine böyle ..
İşte şimdi de bu İki divane gönül, hangi ayrı diyarlarda vuslata ermeyi bekliyorlardı kim bilir..?
“Belli ki bu gözler bin bir sırla dolu. Bu sırra erebilmek görevi ise bana bahşedildi. Bunun başka bir dili olamaz” dedi kadın. Duaya benzer bir fısıltıyla..
Bu bir yazgıydı ona göre. Yollarının kesişmesi gerekiyordu mutlaka..
Günlerce hatta aylarca aradı. İzine düştü hiç bıkıp usanmadan.
Manevi bir kanaldan gönderildiğine inandığı bu çok özel mesajı. Görüntüyü ona iletmeli ve onunla paylaşmalıydı tez elden.
Buldu sonunda. .
Yüz yüze- yan yana gelmediler.
Düşündüklerini. Hissettiklerini ve kendisine olanları yazılı olarak ileti ona tüm ayrıntılarıyla.
“Haklı olabilirsiniz. Şu sıralar ben de yüreğimde de bir takım farklı şekillenmeler sezinliyorum.
Bu çok özel iletişimin ve mesajın şekli nasıl olursa olsun. İlelebet süreceğine inanıyorum. Siz bana Allah’ın bir lütfusunuz” diye cevapladı kadını.
İlerleyen zaman içinde çok önemli çok değerli ve şaşırtıcı, lakin kadının hiç şaşırmadığı şeyler yazdı. Onu en yüksek makamlara çıkarıp. Yaradan’ın şahitliğinde kutsadı.
Hiçbir zaman birbirlerini görmediler.
Böylesine bir bilgelik bir ariflik mertebesine ulaşmış. Kutsal ve özel bir yolculuğa çıkmış. Nurani bir varlık mıydı fotoğraftaki bu yüze sahip kişi gerçekten?
Yoksa aklı kadına oyun mu oynamıştı?
Adamın dediği gibi kadın da, olağanüstü sezgileri olan insan siluetinde yaratılmış ilahi bir görüntü müydü?
Sonrası mı?
Uyanmak istenmeyecek kadar muhteşem bir düş.
Seyrine doyulmayacak kadar olağanüstü bir görüntü.
Tüm hayallerin. Eşsiz görüntülerin kapkara bir kabusa dönüştüğü bir yaşamak mı yoksa?
Sıradan bir hikaye
Ya da gerçek bir aşk mı?
Ne dersiniz?