4
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
2052
Okunma
Ekim ayına henüz veda etmeden uzun bir mola almak durumunda kaldığım(ız) mektup yolculuğuna kaldığım(ız) yerden devam etmek istiyorum.Mektubunu birkaç defa okumuş olmama rağmen cevaplayamamış olmanın huzursuzluğunu, es geçmek istemediğim detayları da hatırlayıp cevaplandırarak telafi etmek istediğimi belirtmek istiyorum.
Pazartesiyi özel ve itici kılan sendromik sostan nasibini almayan bir salı günündeyiz.Kış erken geldi.Her sene söylenegelen bir sözdür ama bu sene gerçekten mi erken geldi ? En azından bilinçli olmasa bile büroda sırayla hasta olur, geride birkaç sağlam insan bırakırdık.Şimdi bir çoğumuz raporluk derecede soğuk algınlığı, gribal durumlarla ayakta baş etmeye çalışıyoruz.Ihlamurlar,adaçayları,yeşil çaylar havada uçuşuyor.Tam türk işi hasta olunca ha babam bir bakım onarım yapılanma olayına girdik ki sormayın gitsin.Biz bu filmi her sonbahar ve kış ayında birkaç defa izleriz.Bu senede erken perde dedik ama bu film arşivinde olmaması gerekenlerden.O yüzden uzak durmanı öneririm, şiddetle !
Yaz bitti, sonbahara hızlı bir giriş yaptık.Güneş, yaşam enerjisini üzerimizden ufak ufak çekerken kendi kuytumuzda bir ürperti sardı ruhumuzu, görünmez olmak istediğimiz zamanlar belkide biraz daha kendimizle kalmak ve hayatımızı yeniden bir değerlendirmeye almak istediğimiz zamanlarda diyebiliriz.Ne zaman görünür oluruz sahi ? Hangi durumlarda görünür olmak veya görünmez olmak gerekir ve biz bunu ne kadar başarabiliyoruz ? Aynı şekilde nerde,ne zaman konuşuyoruz veya susuyoruz ? Neden takıldım şimdi durup dururken Mizaru,Kikazaru ve İwazaruya.Hani hepimizin çokda yakınen tanıdığı o üç maymun var ya,evet ta kendileri.Sırasıyla Japoncada şeytanı görmemek,işitmemek ve konuşmamak anlamını taşıyorlar.Üç maymunu hemen her olaya uyarlamak ve bakış açısına göre iyi veya kötü şekilde yorumlamak mümkün.Ancak ben o kadar büyük düşünmeyeceğim kendi küçük hayatlarımızda zamanla biriktirdiğimiz görme,işitme,duyma sonucu hayatımızın rotasının bir anda bir olayda nasıl değişebileceğine ve bundan heybemize neler düşmesi gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.
En çok hangi duygu veya duygular bizi hataya düşürür ki biz en kötü film oscarlarının verildiği hani altın ahududu ödülleri diye de bilinen ödüle aday bir üç maymun filmi çeviririz.Sevgi,iyi niyet,ben değil sencil öncelikler, empatinin yanlış yorumlanması vs.Ailemiz,arkadaşlarımıza karşı sevgi ile yaptığımız fedakarlıklar, gereken yerde gerekli tepkiyi vermekten kaçındığımız, sırf onları mutlu etmek için yapılan özverili görme,işitme,duymaların birikiminin patlamaya hazır bir fünye gibi bir gün elimizde patladığı zaman bu iyi niyet olayında ters giden bir şeyler varmış gerçeği ile karşılaşırız.Son derece can sıkıcı bir durum.İnsanlara karşı olan güveninizi bir anda yitirebilecek kadar kendinizi ve insanları yargılama durumuna girersiniz bu gibi önemli bir yaşamsal deneyim sonrası.Saçınıza düşen o beyazların her biri bir ders bırakıyorsa hayatım(n)ıza bu gibi olayların sarsıcı etkisiyle kendimize gelip bir silkinme de yaşarız.Yaşamalıyız ! Kimsenin hayatını sömürmeye hakkımız yok aynı şekilde kimseninde bizim yaşam enerjimizi tüketmeye hakkı olmamalı.Bu ay içinde benzer bir deneyimi üzülerek yaşamanın olumsuz etkisinden kurtulup daha ben(cil) bir hayatı kurgulamaya çalışıyorum.Bu bencilliğin içinde her zaman sevdiklerimin yeri baki kalmakla birlikte sana hissettirilen özveri ve sevgiden daha fazlasını vererek ve zamanla farkına bile varmadığın özverilerin seni aşağıya çektiğini hissetmektense saygılı ve sevgili ama biraz daha ben(cil)bir insan olmak istediğimi söyleyebilirim.
Salı günü eminim bir çok kişi için pazartesiden sonra gelen, etliye sütlüye karışmayan daha sakin bir gün en azından zamanın aktığını hissettirir,herhangi bir engele takılmazsanız haftanın gidişatına dair belirleyici bir etkiside vardır.Peki Pazar günleri için ne hissediyorum(z) ? Çocukluğumun pazarlarında bir zamanlar voltranı izlemek o günün en keyifli aktivitesiydi.O zamanlar zaten çizgi film ve oyun ve ders üçgeninde geçen ve hemen her çocuk gibi mutlu zamanlar olarak hatırlanan günlerdi.Öğleden öncesi enerjik sonrasında ise giderek o enerji düşüklüğünü hissettiğimiz ertesi gün okula gidecek ve erken uyunması gereken bir gün olarak Pazar en favori günlerim arasında olmamıştı o zamanlarda.Şimdiki zamana baktığımda ise pazara olan aşkımda bir artış olduğunu söyleyemiyorum ne yazık ki.Çarşambaları pazardan daha çok sevdiğim kesin.Hayatı ortasından yakalamakta hiç fena bir duygu olmasa gerek.Pazar çıkış noktası gibi.Bir başlangıç bir gelecek vaat etmiyor nedense.Yinede pazarı keyifli kılan ve seven insanların çevremde olmasını isterim.o insanların mutlu insanlar olduğunu düşünüyorum nedense.Bu ara batıl inançlarımda da bir güçlenme var.Kanlı ay etkisinin bendeki yansımalarından birisi olabilirmi ? Belki.Kanlı ay esprisi ne dersek 8 Ekimde başlayıp 25 Ekime kadar devam edecek ve dünya çapında gerilimin hissedileceği sıkıntılı zamanlardaymışız ve bu tutulmadan en çok etkilenecek burçların arasında yer aldığını bilmek son derece içimi rahatlattı diyebilirim.
Daha bencil olmak istediğimi söylemiştim değil mi ? Evet,söylemiştim.Ancak, edebiyatın keskin kılıcı her zaman hayatımın merkezinde olacak ve hayatı daha yönlü değerlendirmemize katkı sağlamaya devam edecek.Bu noktayada bir itirazımız olamaz. Bu bağlamda Hamsun’un açlık kitabı için bazen fazla dramatize etmeye çalıştığım hayatımı daha objektif değerlendirmeme neden olacak bir kitaptı diyebilirim.En gerçek hikaye bizimki gibi geliyor oysaki her zaman o son kalan biskremi hak edecek daha esaslı bir hikaye var.Hepimizin hikayesi özel,kendi içinde inişleri çıkışları var ama hiç birimizinki birinci olamayacak, her zaman daha zorlu hayatlar var bu yaşam savaşında ve var olmaya devam edecek.En umutsuzluğa düştüğüm anlarda beni rahatlatan bir söz,sözcük varmı ? Ne yazık ki yok.Ancak z harflerini s ile değiştirerek cümleleri devirmekten anlamsız bir keyif aldığımı söyleyebilirim.Andreas Tangen’in sevgilisine Ylaji demesi benim için ne kadar anlamsız ise benim sevgili s lerimde ancak o kadar anlamlı olabilir bir üçüncü göz tarafından değerlendirildiğinde.Bizim büyük çaresizliğimizi anımsamak ise daha evrensel ve anlamlı bir motto gibi görünüyor ylaji ve evrim geçiren z lerin yanında.
Ölümsüzlük fantastik edebiyatta gözümüze hoş gösterilmeye çalışılsada daha gerçekçi bir fantastik kurguda ölümün insanlık için bir ödül olduğu gerçeğine dikkat çekilmektedir. Gulliver’ın Seyahatlerinde ölümsüz bir ırktan bahsedilir. " Struldbrugglar sivri dilli, huysuz, gergin, mutsuz, dostu arkadaşı olmayan insanlar. Gözleri görmüyor, ciltleri kırış kırış olmuş, belleri bükülmüş. Dediklerini kimse anlamıyor, çünkü yüzlerce yıl öncesinin diliyle konuşuyorlar. Tek yaptıkları kaderlerine lanet etmek ve "Bir an önce ölsek de kurtulsak şu hayat denen sonsuz ıstıraptan" diye gizli gizli ağlaşmak ." Bu açıdan bakınca ölümlü yaşamlarımızın bir sonunun olduğunu bilmek ve son tahlilde her kim olursak olalım eşitlendiğimizi düşünmek ölümün soğuk yüzünü biraz daha yumuşatıyor.
Mektubu şu lanetin etkisinden kurtarmak için ben kum saatini Miletli Thales’in zamanına çeviriyorum.Thales, kendinden önceki dönemde mitolojiye bel bağlayan felsefe biliminin rotasını doğaya çeviren ilk filozoflardan ve doğanın içinde yaşam kaynağı olarak suyu özellikle öne çıkarmasıyla aklımızda kalması gereken bir filozof dedikten sonra sofinin dünyasındaki ilk filozofumuzuda kendi zamanında bırakıp hızla kitapların dünyasına gidiyorum.David Gurney ile yeni bir macerada yine ilginç bir cinayet davasını çözümlerken bulduk kendimizi.Gurney kitaplarının genel özelliği ipuçlarına sakin ama emin adımlarla ulaşıp birleştirdiğimizde başlangıçta bu kadar karmaşık ve çözümü imkansız bir cinayetin aslında ne kadar basit bir çözümü olduğunu ve olaya başından beri yanlış noktadan bakan emniyet güçlerini, basını hatta okuyucuyu ti ye aldığını hissettiriyor.Yinede Gurneyle finali gördüğümüzde yaşadığımız o şapşallaşma hissine rağmen yolculuğun keyfi için onu okumayı sevdiğimi(zi) söyleyebilirim(z). Beyazperde cephesinde ise aklımda kalan ve filmografindeki yerini alması gerektiğini düşündüğüm film aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlanan "Aynı yıldızın altında" adlı film.Dizilerin dünyasındaki son durağım yeni sezona merhaba diyen the walking dead ile hayatta kalma savaşında doğru olan tarafta yer almak ve uzun bir ara sonrası yeniden merhaba dediğim güney kore dizileri ile bencil olma yolumda yinede duygusallığımı yitirmemeye çalışmak diyebilirim.
Uzun bir ara sonrası yine fazlaca uzattığım mektubuma noktayı koymadan önce hiç soru sormadığımı fark ettim ve tek bir soruyla mektubuma veda ederken ben Bruce Springsteen ile “hungry heart” a kulak veriyorum ve o soru(lar) geliyor ? Son birkaç ay içinde hayatına anlam katan yeni ne oldu veya bakış açını değiştiren, dönüm noktası anlamında bir olay, bir aydınlanma yaşadınmı ? Ben sorularımı sorup kalemi mi bırakırken Antalyaya sevgi ve selamlarımıda gönderip veda ediyorum…