14
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
1653
Okunma
Benden iki yaş büyüktü. Kızların yaşlarının söylendiği yıllardı. Yine de onun benden daha hızlı koşmasının, daha iyi ağaca tırmanmasının ya da daha korkusuz olmasının ardında o iki yaşın yattığını sanmıyorum. İkimiz de aramızdaki farkın normal olduğunu kabullenmiştik. O daha iyiydi, ben değildim. Doğa böyle istemişti.
Dört yıl boyunca tek arkadaşım oydu. İstesem de başka arkadaşım olamazdı çünkü bir korunun içinde, ağaçların arasında kaybolmuş bir evde altlı üstü oturan iki ailenin çocuklarıydık. Her sabah birbirimizi arar, mevsimine göre ya dışarı çıkar, ya da birimizin evinde buluşurduk. Oyunlarımızdan “zaman” kavramı çıkarmamızı o önermişti. Artık oynamaya “Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir yerde” diye başlıyorduk. Böylece tankları yelkenli gemilere bindirebiliyor, kahramanlarımız para kazanmak zorunda kalmıyor, insanlar ve hayvanlar niye katıldıklarını bilmedikleri bir konvoyda, nereye gittiklerini sorgulamadan yıllarca yürüyebiliyorlardı.
Bana kedileri o sevdirmişti. Nedense Amerikalı bir kızın kedilerine ad olarak Aslan ve Kaplan’ı seçmesi bana hiç garip gelmemişti. Yıllar sonra ben de kedilerimden birine Japonca isim verdiğimde aynı geleneği devam ettirmiştim. Zamanla kediler yavruladı, yavrular kayboldular ya da öldüler. Çocukların başına da kötü şeyler gelebileceğini o zamanlarda farkettim. Kimse dokunulmaz değildi.
Dört yıl boyunca Laureen’i bir kere etekle gördüm. Onun dışında şortla, kotla, eğer Cadılar Bayramıysa kedi kıyafetiyle dolaşırdı. Eteği şimdi hatırlamadığım önemli bir gün için giymişti: Belki bir düğün, belki de bir cenaze için.
...
Parlak mavi gözleri vardı. Uzun, kıvırcık saçlarından çok gözleriyle ilgi çekiyordu. İlginçtir, beraberliğimiz boyunca sözü hiç gözlerine getirmedik. Benim gözlerimden bile bahsetmiş olabiliriz ama onunkilerden asla. Bir tabuydu adeta. Mikroçiplerin gündelik hayatımıza nüfuzu ya da en iyi arama motoru veya FPS oyunlarda en iyi silahın hangisi olduğunu konuşmuştuk da sözü gözlerine getirmemiştik. Utandığımızdan ya da çekindiğimizden değil. Utansam ne onu dudaklarından öper, ne gömleğinin düğmelerini açar, ne de kendisini kelepçelemesine izin verirdim.
O gözler Nil’e soğuk bir hava verirdi. Davranışları da bu havayı destekler, karşınızda sizi umursamayan, bakışlarıyla sizi delen bir kişiye dönüşürdü. İşe de yarardı hani. Bir çok hayranı çekindiklerinden uzakta durur, Nil’e yaklaşmazlardı. Ama fazla da uzağa gitmezlerdi. O soğuğun kırılacağı, gülümsemesinin etrafı ısıtacağı anı beklerlerdi. Öyle bir anın geleceği sözünü ne Nil vermişti, ne haberlerde açıklanmıştı, ne de kutsal kitaplar yazmıştı. Ama beklerlerdi. Daha çok bekleyeceklerdi çünkü ben o gülümsemeyi kapalı kapılar ardında fazlasıyla görüyordum. Dışarı çıktığımızda o soğuk maskeyi takması rahatsız edici olmuyordu.
...
Zeliha’yı üniversitede tanıdım. Gördüğümde de aşık oldum. Belki Zuhal Olcay’a benzediğinden, belki ekonomi hocamızı andırdığından, belki iri, kara gözlerinden, belki hüzünlü gülümseyişinden, belki de sırf o olduğu için aşık oldum. İlk senenin sonunda gülünç denecek bir not ortalamasına sahip olduğuma aldırmamıştım bile. Benim D aldığım sınavdan o A alamadığında onu teselli ettim. Hayallerini kurdum, resimlerini yaptım, hatta onun için iki de viyolonsel sonatı besteledim. “Güzel olmuş” demesine sevindim, sonatların bir kaydını istememesine üzülmedim. Ona kızdığımda bestelerimi yırtıp atmak yerine bir üçüncüsünü, bir dördüncüsünü yazdım. Mezuniyete yakın “Ben yurtdışına gidiyorum; bundan sonra yollarımız kesişmez. Kimse kimseyi beklemesin” dediğinde hayata küsmeyip ben de dışarı gitmenin yollarını aradım. Daha sonra okyanusu geçmiş olmanın sevinciyle aramızda kalan 664 kilometreyi az buldum. Dedim ya, ben aşık oldum.
...
İkimiz de evlerimizin en küçük bireyleri olduğumuzdan, sabahları korunun sınırına kadar gidip bekçi kulübesine bırakılmış günlük gazeteleri almak bizim görevimizdi. O sabah da birbirimizi aramış, sonra da evin önünde buluşmuştuk. Yol boyu Laureen’le neden bahsettiğimizi hatırlamıyorum. Çocukken konuşacak konu bulmak da zor değildir, suskun kalmak da. Ama lafımızın bir hırlamayla kesildiğini gayet iyi anımsıyorum. Taş yol boyunca uzanan duvarın üzerinde bir Alman kurdu dikiliyor, bize dişlerini gösteriyordu. İrkildik ama o kadar da korkmadık. Köpek aşağıya atlayacak gibi durmuyordu. Atlamadı da. Yürümeye devam ettik; o da peşimizden gelmedi.
Dönüş yolunda gazetelere göz atmayıp, sohbetimize kaldığımız yerden devam ettiğimizi hatırlıyorum. Gelirken köpeğin hırladığı noktada kimse yoktu. Aldırmayıp devam edecekken bu sefer hırlama arkamızdan geldi. Kurt köpeği bir şekilde duvardan bizim yürüdüğümüz yola atlamış, üzerimize geliyordu. Düşünecek vaktim olmadı, koşmaya başladım. Koşarken arkadan Laureen’in bağırdığını duyuyordum: “Koşma! Koşarsan peşinden gelir.” Panik içinde koşarken mantık yürütemiyorsunuz, atabildiğim en büyük adımlarla devam ettim.
Sonradan farkedeceğim üzere Laureen yanılıyordu. Köpek benim peşimden koşmak yerine ona yönelmeyi tercih etmişti. Dişlerini şortunun kenarına geçirmiş, çekiştirmeye başlamıştı. Laureen elindeki gazeteyi kaldırıp çığlık atınca, ürkmüş olsa gerek, kızı bırakıp uzaklaşmıştı. Laureen eve gidene dek bekledi. Varınca da annesine sarılıp ağlamaya başladı. Onu ilk kez ağlarken görüyordum. Sekiz yaşındaydım.
...
Sonbahar olmalıydı. İkimizin de üzerinde kalın giysiler yoktu. Yanyana yürüyor ama el ele tutuşmuyorduk. Nil’e yakışmazdı sokakta el ele dolaşmak. Ne bir kere ben elimi uzatmıştı, ne de o itmişti. Aklımızdan geçmeyenlerin listesinde bir de bu vardı: Toplum içinde yakınlık göstermek. Yürüyüşümüz gezinti olsun diye değildi; bir amacı vardı: A noktasından B noktasına gitmek. Kapalı mekanların insanlarıydık; açık havaya gerekmedikçe çıkmıyorduk.
Nereden peydahlandığını bilmiyorum, bir sokak köpeği fırladı. Köpek bize doğru koşuyor, koşarken de havlıyordu. Çocukken olduğu gibi tabana kuvvet kaçacak halim yoktu. O zaman ben de elimdeki tek seçeneği kullandım ve Nil’in arkasına geçtim. Genç kadın benimle köpeğin arasında kalmıştı. Tüm soğukkanlılığıyla köpeğe bağırmaya başlayınca hayvan önce havlamayı kesti, sonra da gerilemeye başladı. Ne zaman ki güvenli bir mesafeye vardı, Nil’in arkasından çıktım.
...
Aşıktım ve mevsimlerden bahardı. İsviçre’deydik. Tepelerdeki uzun otların arasında yatıyorduk. Zeliha kollarımdaydı; daha önemlisi ben onun kollarındaydım. Nefesi, fısıldaması yüzüme çarpıyordu. Bedenimiz, bacaklarımız birbirine dolanmıştı. Bir elim onun eteği çoktan sıyırmıştı. O da ...
O fazla bir şey yapamadan ağaçların arasından bir köpek havlayarak bize saldırdı. Üstte ben vardım, ister istemez kendimi tehlikeye daha yakın buldum. Nasıl ayağa fırladığımı ve bayır aşağı koşmaya başladığımı hatırlamıyorum. Zeliha otların arasında, yarı çıplak yatıyordu. Belki bağırmamıştı bile. Duyacak halim yoktu. Düzlüğe varana değin koştum.