Hakikat aleyhine hürriyet olamaz. -- salazar
Mesut Özünlü
Mesut Özünlü
@mesutozunlu

ZOR GÜN

2 Ekim 2014 Perşembe
Yorum

ZOR GÜN

0

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

794

Okunma

ZOR GÜN

Yetmişli yılların başlarıydı. Köylerin çoğu elektriksiz, su-suz ve yolsuzdu. İnsanların, hele o annelerin, yaşamak için değil de bin bir sıkıntıyla boğuşmak için dünyaya gelmiş gibi bir hâlleri vardı. Son kırk yılda dünya ne kadar değişmişti. Eskiye göre dört yüz yıllık bir akış, sanki hız çağı nedeniyle kırk yıllık bir zaman dilimine sıkışmış gibiydi. Günümüz şartlarıyla o günlerin arasındaki fark ise, gerçekle masal kadar birbirinden uzaktı.
...
Kübra Hanım, yine sabahın alaca karanlığında uyandı. Mahmur gözlerle etrafına şöyle bir bakındı. Gece yatma-dan önce başucuna koyduğu kibriti el yordamıyla buldu. Bir iki kez esnedi ve keyifsizce ayağa kalktı. Duvardaki bir çiviye takılı duran gaz lambasını yaktı. Çocuklarına baktı; her biri derin, tüy gibi hafif ve tatlı bir rüyaya dal-mışçasına uyuyorlardı.
Daha sonra yorgunluktan ve yeterince dinlenememekten, elindeki lambayla biraz sendeler vaziyette mutfağa gitti. Patiskadan bozma, tülsüz, desensiz fakat temiz görünen beyaz perdeyi açtı. Lambayı pencerenin pervazına dikkatlice yerleştirdi. Cılız bir ışığın titreyen aydınlığında, kat kat basamaklara vuran gölgelerle devasa bir tırtıl gibi uzanan taş ve beton karışımı merdivenden dermansız adımlarla ağır ağır alt kata indi. Sonra avluya geçti; su güğümlerinin yanında duran ve ocağın isiyle bir hayli si-yahlaşmış görünen teneke ibriği eline aldı; akasya ağacı-nın gövdesine sıkıca bağlanmış ve bir gün önce kuyu suyu ile doldurulmuş olan kırmızı küpe yöneldi. Elindeki tasla hafif taşıncaya kadar ibriği doldurdu. Kâh bildiği duaları okuya okuya, kâh hâlsizlik ve bitkinlikten ıkına yıkıla abdestini aldı. Tekrar evin üst katına çıktı, seccadeyi serdi, sabah namazını kıldı.
Ardından, tekrar merdivenlerden aşağıya indi. Çitin kena-rında yığılı duran çalı çırpıdan bir miktar yakacak hazırladı. Şöminenin külünü kürüdü, ateşi tutuşturdu, ocağa bir tencere tarhana çorbası koydu. Bu arada, ortalık biraz daha aydınlanmıştı. Işıklarını evin karşısındaki tepelerden yavaş yavaş sızdırmaya başlayan güneş, sevimli bir çocuğun gülücük dağıtan çekimser bakışlarını hatırlatır gibiydi.
İş çok, zaman dardı. Daha ocak yakılacak, koyu mavi çinko çaydanlıkla çay demlenecek, kahvaltı hazırlanacak, çocuklar uyandırılacaktı. Sonra yataklar toplanacak, bulaşıklar yıkanacak, kirli çamaşırlar suya yatırılacak, damlar ve evin avlusu süpürülecek, inek sağılacak, koyunlara bakılacak, eşek yemlenecek, kümesteki on kadar tavuğa mısır ve arpa serpilecekti. Ardından baba, evin önündeki yığınlardan eşeğe bir yük kuru odun saracak, köyün beş kilometre güneyinde yer alan ilçeye; anne de biri kucakta üç çocuğunu yanına alacak, besili bir çift tosunla inek ve koyunları önüne katıp bahçenin yolunu tutacaktı.
Asmaların yanı sıra incir, zeytin, ayva ve nar ağaçlarıyla dolu olan bu bahçenin yanında, bir de yer yer orman ve otlaklarla iç içe geçmiş, tarlayı andıran geniş ve meyilli bir alan vardı. Birçok tarla, bahçe ve ormanın yan yana bulunduğu bu bölge, yakınlarındaki derenin üzerine inşa edilen tarihî bir su kemeri kalıntısı sebebiyle “Kemer” olarak adlandırılırdı. Kübra Hanım, bir yandan çoluk ço-cuk hep birlikte bahçede yiyecekleri azık çıkınını hazırlı-yor, bir yandan “Haydi çocuklar hazırlanın, daha fazla sıcağa kalmadan Kemer’in yolunu tutalım” diyerek acele ediyordu.
Nihayet kocasını bir yük odunla çarşıya uğurladıktan sonra evin kapılarını kilitledi. Yedi ve beş yaşlarındaki iki erkek çocuğunu yanına aldı, iki yaşındaki kız bebeğini de sırtına sarındı. Avlunun girişini büyük, kuru bir zeytin da-lıyla yanlamasına iyice kapattıktan sonra bir çift tosun, bir inek ve iki koyunu da önüne kattı ve evden ayrıldı.
Önce yolun kıyısında bulanan köy kuyusunun taş havu-zundan hayvanları suladı. Daha sonra köyün çıkışından yukarıya, bayıra doğru yükselen patikada ağır ağır yürü-meye başladılar. Burası yaklaşık köye bir kilometre uzaklıkta, kıvrım kıvrım patikalarla sarılı, toprağı cipsli, yer yer küçük tepeciklerle süslü beyaz renkli bir araziydi.
Buradan sadece Kübra Hanım ve köylüleri değil, beş on kilometre yukarıdaki dağ köylerinde oturan insanlar da gelip geçer; incir çuvallarını ve domates sandıklarını eşek veya katırlara yüklerler, ilçe pazarına mahsul taşırlardı. Bu yüzden gittikçe çalılıklara gömülen ve ıssızlaşıyor gibi görünen bu engebeli patikalar, uzaktan duyulan deh ve çüş şeklindeki seslerin yanı sıra eşek anırmaları, at kiş-nemeleri ve koyun güden çobanların kaval sesleriyle şen-lenirdi. Fakat tam tepeliklerin aşıldığı ve düz yolun başla-dığı çalılıkların dibinde, üstü kısmı saçak gibi ağaç kökle-riyle örtülü olan, alt tarafında ise sekiz on metrelik bir uçurum bulunan dar bir meydanlık vardı.
Buraya vardıklarında, Kübra Hanım’ın yüreği ağzına gelirdi. Çünkü bu köklerle örtülü gibi duran kuytuluğun önünde, birdenbire tosunların güreş dürtüleri uyanır, önce boynuzlarını gök toprağa ve duvar yıkıntılarına sürterler, hiddetli ve pörtlek gözleriyle yeri eşelerler, ardından kafa kafaya amansız bir mücadeleye tutuşurlardı. Bir seferinde yine burada kapışmışlar, incir yüküyle arkalarından gelen eşeği uçurumdan aşağıya yuvarlamışlardı.
Kübra Hanım, çocuklarının ellerinden sıkıca tutmuştu. Belki yine güreşe tutuşurlar endişesiyle, tosunların on beş yirmi metre arkasından yürüyordu. Bir gözü çocuklarında, bir gözü de tosunlardaydı. Yine aynı yerde boynuzlarını köklerin altına doğru sürtüp bileylemeye, gazap püskürten bakışlarla toprağı eşelemeye başlayınca bir müddet durup beklemeyi tercih ettiler. Ama bu defa tuhaf bir durum söz konusuydu sanki. Tosunlar, tam güreşe tutuşacakları sırada kuyruklarını çember gibi kıvırmışlar ve birdenbire Kemer’in yoluna doğru kaçmaya başlamışlardı.
Kübra Hanım biraz tosunların bu tuhaf hâline bir anlam verememiş olmanın şaşkınlığı, biraz da iyi ki korkulan olmadı demenin kırık sevinciyle yürüyordu ki, birdenbire küçük oğlunun kopardığı keskin bir çığlık sesiyle irkildi. Kübra Hanım’ın “Ne oldu yavrum?” demesine kalmadan, birden etraflarının vızıldayan eşek arılarıyla sarıldığını gördüler. Belli ki arılar, bu kuytuluğun yanındaki duvar yıkığının arasına yeni bir yuva yapmışlar; tosunların boynuz darbeleriyle çıkardıkları tozdan rahatsız olup kızışmışlardı.
Birden dağ gibi kabaran bir annelik güdüsünün tazyikiyle hemen başındaki beyaz tülbentle sırtındaki yavrusunun üzerini örttü, ekmek çıkını ile bir şişe suyun içerisinde bulunduğu sepeti koluna geçirdi, diğer iki çocuğunun da ellerinden tuttu ve hızla “kaçın! kaçın!” diyerek ileriye doğru koşmaya başladı. Bir yandan koşuyor, bir yandan çok korkmuş olan küçük oğlunu “ağlama yavrum geçer” diyerek avutmaya çalışıyordu.
Kübra Hanım ve çocukları çok korkmuştu. Biraz ileride, yolun kenarında serin gölgeli büyükçe bir armut ağacı vardı. Hep birlikte bu ağacın altına oturdular, bir müddet dinlendiler. Ama küçük oğlu hâlâ kesik kesik ağlıyordu. Önce çocuklara çok korktukları için birer yudum su içirdi. Daha sonra yerden el ucuyla bir miktar toprak aldı, bunu şişedeki suyla karıştırıp çamur hâline getirdikten sonra küçük oğlunun yüzüne sürdü.
Kübra Hanım bilirdi ki, çamurun soğukluğu arı sokması sebebiyle oluşan ağrıyı dindirir, şişliği de indirirdi…
Ardından canı gibi sevdiği çocuklarının gözlerinin içine baktı tek tek, onları siyim siyim akan tuzlu gözyaşlarıyla öptü, kokladı. Sonra başörtüsüyle yüzünü kapatır gibi yaptı ve çocuklarına hissettirmeden bir süre sessizce ağla-dı. Bir yandan daha kötü bir arı saldırısına maruz kalma-dıklarına şükrediyor, bir yandan da “Allah’ım! Bizi bu acı ve ıstırap dolu köyden kurtar ya Rabbi” diye içinden dua ediyordu.
Kübra Hanım çocuklarını düşünmekten, hayvanların ne durumda olduğunu unutmuştu. Daha sonra kalktı, “haydi yavaş yavaş gidelim, hayvanlara yetişelim çocuklar” dedi. Beş dakika kadar yürüdükten sonra, tarihî su kemerinin bulunduğu dereye geldiler. İnek ve koyunlar deredeki su birikintisinden kana kana içmişler, nemli bir uçurumun tabanındaki serinlikte sessizce bekliyorlardı. Ama o iki yaramaz tosun ortalıkta görünmüyordu. Çok geçmeden Kübra Hanım’la çocuklarının seslerini duymuş olmalılar ki, hemen böğürerek kemerin karşı tarafındaki çalıların arasında olduklarını belli ettiler. Hayvanlar, arı sokması sebebiyle oluşan kaşıntılı ağrının etkisiyle çalıların içine sokulmuşlar, böylece onları boynuz darbeleriyle rahatsız edip kızıştırmanın cezasını çekmişlerdi.
Kübra Hanımın, tosunları çalıların arasından çıkarması gerekiyordu. Fakat bu tehlikeli işi, bizzat kendisinin yap-ması gerekiyordu. Çünkü tosunların bulunduğu yer biraz sarptı. Belki canları acıdığından çocuğu süserler veya gü-reşe tutuşarak sıkıştırırlar diye çekiniyordu.
Fakat tosunları ormandan çıkarma işi Kübra Hanım’ı bir hayli zorluyordu. Önlerine çıksa yan tarafa, yanlarından kovalasa ön tarafa kaçıyorlar, sırtlarındaki ağrılı kaşıntıyı çalıların arasında gezinerek hafifletmeye çalışıyorlardı. Kübra Hanım ise çalılıkların içerisinde canhıraş şekilde sağa sola koşuşturuyor; kâh makiliklerin üzerinden atlıyor kâh terliklerini ayağından çıkarıyor, ormanların arasındaki dikenli patikalarda yırtına yırtına tosunlarla mücadele ediyordu. Tosunları öyle başlarına buyruk bırakamazdı. Etrafta bulunan bahçelere dalabilirler, incir fidanlarıyla zeytinlerin dallarını yiyip başkalarına ait mallara zarar verebilirlerdi. Nihayet yarım saat kadar süren çetin bir mücadelenin sonunda, onları çalıların arasından aşağıya indirmeyi başarmıştı.
Daha sonra tekrar hayvanları önlerine kattılar ve yavaş yavaş yola devam ettiler. Bir çeyrek kadar yüründüğünde bir yanı tarla bir yanı bağ ve bahçe olan Kemer’e varılmış demekti. Hayvanların yayılması için ayrılan otlak alan, hemen patika yolun üst tarafındaydı. Kübra Hanım iki oğlunu bu otlak alanda, hayvanların başında bırakmıştı. Kendisi de sırtındaki bebeğiyle biraz üst tarafta bulunan bahçeye geçti. Bu bahçenin kıyısında taştan ve kestane merteklerinden inşa edilmiş, üzeri toprakla örtülü, dede yadigârı bir ev vardı. Önce bu evin kestane direklerinin çatallarına karşılıklı iki ip geçirdi ve sağlam bir salıncak kurdu. Kız bebeği, karnını doyurup bakımını yaptıktan sonra bu salıncakta uyuttu. Sonra, bağ ve bahçe işlerini yapmaya koyuldu. Üzümlerin taneleri büyük olsun diye, asmaların sıkı yapraklarını yoldu ve aralarını açtı. Daha sonra bağ evinin köşesinde, kuru otların arasında saklı duran torbadan bir miktar kükürt aldı ve toz hâlinde bu asmalara attı.
Daha sonra öğleye doğru, bahçenin orta yerinde bulunan nar ağacının altında toplandılar; gölgede yoğurt, soğan ve köy ekmeği ile karınlarını iyice doyurdular. Bir süre daha burada dinlendikten sonra, iki erkek çocuk tekrar otlağa, hayvanların yanına gitti. Kübra Hanım da, ileriki günlerde eşekle taşırız düşüncesiyle incir ve meşe ağaçlarından bir yığın odun ve çalı çırpı hazırladı. Daha sonra bunları o bahçe evinin yan tarafındaki boş alana yığdı. İkindi vaktine kadar zamanını böyle bağ ve bahçe işleriyle değerlendirdi. Ardından yavaş yavaş toparlanmaya ve köye dönmek için hazırlık yapmaya başladılar.
Dönüş yolunda Kübra Hanım’ın içini cız ettiren tehlikeler belliydi. İki tosunun yine o malum yerde güreşe tutuşup birbirlerini uçurumdan aşağı atmaları veya arıları tekrar kızıştırıp ortalığı birbirine katmaları... Önde tosunlar, inek ve koyunlar, en geride de kendisi ve çocukları, ağır ağır köye doğru yol alırken Kübra Hanım dilinde dualarla bir an önce eve sağ salim varmanın hayallerini kuruyordu.
Nihayet arıların kızıştığı o saçaklı yere geldiklerinde yine çocuklarının elinden tuttu, derin bir nefes aldı ve hep bir-likte beraberce koşmak için bir süre tetikte beklediler. Fa-kat çok şükür korkulan olmamış; arılar, akşam serinliği sebebiyle uyuşmuş ve yuvalarına çekilmişlerdi. Tosunlar da, belki yorgunluk belki de sabah maruz kaldıkları arı sokmasının verdiği keyifsizlikle boynuzlarını o saçaklı yere sürtmemişler, herhangi bir kapışma belirtisi de gös-termeden ağır ağır yollarına devam etmişlerdi.
Köye bir kilometre uzaklıkta bulunan o toprağı beyaz, yolu tozlu araziye geldiklerinde, Kübra Hanım birden küçük oğlunun biraz geride kaldığını fark etti. Dönüp baktı, yirmi metre kadar gerideydi. Yolun kenarına çekilmiş, sanki bütün dikkatiyle elindeki bir şeylerle uğraşıyor gibi bir hâli vardı.
Oysa yolun kenarında parlak, gümüş renkli, metalden ya-pılma eski bir muhtar çakmağı bulmuştu. Annesinin, bu-lunan bir şey alınmaz diyeceğini iyi biliyordu. Önce alsam mı almasam mı şeklinde küçük bir tereddüt geçirse de, köyde birçok kişinin sigara içerken kullandığı bu ilginç çakmağın görüntüsü onun çok hoşuna gitmişti. Evirdi çevirdi, bir iki çaktı; yanmayınca, demek ki bunu içindeki ispirto bittiği için atmışlar dedi kendi kendine. Ardından, biraz zorlansa da tüpünü açtı, baktı; neredeyse içindeki pamuk kurumuş hâldeydi.
İşte o zaman kararını verdi: Şimdi eve varsam... Adına beş tahta dediğimiz o küçük kare iskemlenin üzerine çık-sam... Sonra mutfak penceresinin yan tarafındaki dolabın kapağını açsam... Geçen yıl ağabeyimin dizinde çıkan çıbanları iyileştirmek için satın alınan ve kalanı şişesiyle beraber dolaba konulan o güzel kokulu ve mavi renkli ispirtoyu alsam... Ardından çakmağın kurumuş pamuklu tüpüne birazcık damlatsam mutlaka yanar bu... Diyordu içinden.
Adımlarını ağır ağır eve doğru sürür gibi atan Kübra Ha-nım ve çocukları, yine köye, neredeyse hep o aynı yor-gunluk hâlinin klasik görüntüsüyle giriyorlardı. Ayaklar-dan yükselen hafif bir toz bulutu... Ve bu tozlu atmosferin içerisinde kımıldayan bir grup yorgun beden... Tutulmuş ayaklar... Solgun benizler...
Kübra Hanım’ın işi çok... Sabahın köründe başlayıp kuş-luk vakti bitirdiği işlerin bir de akşam yapılanları var... Önce çalı çırpıdan küçük bir demet... Tutuşturulan ocak, yanan odunlar... Kaynayan un çorbası... Akşam yemeği... Elde yıkanmayı bekleyen bulaşıklar... Hayvanlar... İnek sağma, eşek yemleme... Sonra bir kibrit çöpünüz yoksa yanmam diyen bir gaz lambası... Bir de bu lambanın gazı bitmişse doldur, fitili yandıysa yukarıya çek, kaldır...

Yemek yenilmiş, sofra toplanmış, baba yatsı namazına gitmiş, ağabey yorgunluktan oturduğu yerde uyumuş, sonra yana doğru uzanıp kalmış; anne de eşeğin yemini vermek için dama inmişti... Başka bir deyişle, mutfak da sadece Kübra Hanım’ın küçük oğluna kalmıştı... O da zaten böylesi bir yalnızlığın hayalini, ta çakmağı bulduğu andan beri kuruyordu. Yaklaşık iki saatten beri, mutfak bana kalsa da şu yanmayan çakmağa birazcık ispirto damlatsam, diye fırsat kollayıp duruyordu.
Önce lambayı iskemlenin üzerinden aldı, duvardaki çiviye astı. Sonra pencerenin yan tarafındaki dolabı açtı, yarısına kadar ispirto ile doldurulmuş şişeyi eline aldı. Büyük bir heyecanla kapağını çıkardı ve çakmağın pamukla dolu olan deposuna damlatmak istedi. Ancak lambanın ışığı gözüne biraz zayıf geliyordu, bu nedenle nereye nasıl damlattığını tam fark edemedi. Sadece eline biraz ıslaklık, burnuna da o çok sevdiği ispirtonun kokusu gelmişti. Bu böyle tam görünmüyor deyip yerinden kalktı, yüklüğün altındaki eski gazetelerden birkaç sayfa yırttı. Yaklaşık bir saat önce üzerinde un çorbası pişirilen, daha sonra közleri biraz zayıflamış görünen ocağın içerisine attı. Gazetelerin tutuşmasıyla alaca karanlık görünen mutfak birdenbire gündüz gibi aydınlanmıştı. İşte şimdi oldu; bu alevlerle ispirtoyu nereye döktüğümü çok daha net görürüm, demişti kendi kendine…
Nihayet bir elinde kapağı açık ispirto şişesi, diğer elinde de çakmağın tüpü, tam ocağın aydınlığına doğru hafifçe eğilerek damlatmaya çalışıyordu ki, birdenbire ‘haft’ diye elini kapan bir alev gördü. Sonra hemen bu alevi, diğer eli ile söndürmek istedi. Vurunca diğerine de geçti alev… Ve saniyeler geçtikçe bütün kollarına doğru sarmaya başladı. Allah’tan, çocuğun “annee!” diye çığlık atmasıyla birlikte Kübra Hanım mutfağa henüz adımını atmıştı ki, birden ok gibi yerinden fırladı, ‘ah benim yaramaz oğlum!’ deyip ispirto şişesini kaptığı gibi açık kapının merdiveninden dışarıya fırlatıp attı… Hemen ardından çocuğun kollarını saran alevleri söndürmeye çalıştı. İspirto öyle yanıyordu ki Kübra Hanım alevleri her üfledikçe daha da çoğalıyor, sönmesi için çocuğun eline her vurduğunda alev kendi eline geçiyordu…
Panik, korku ve çığlığın âdeta birbiriyle yarışa tutuştuğu o hengâmede, zavallı kadın birden ne yapacağını şaşırmış, eli ayağına dolaşmıştı. Tam acı ve korkudan ah vah edip kıvranmaya başlamışlardı ki, hemen aklına yüklükteki yorganlar geldi Kübra Hanım’ın. Bir kurşun hızıyla daldı içeriye… Kalın yorganlardan birini kaptığı gibi çocuğun kollarına ve yanan hasırın üzerine attı. Sonra da hava almasın diye üzerine doğru çöktü ve bir müddet öylece durdu…
Yangın nihayet sönmüştü… Ancak Kübra Hanım da oğlu da korkudan bitip tükenmişti. Kendi ellerinin yandığını bile unutan Kübra Hanım birden derin bir nefes aldı ve sadece; Allah’ım! Sana binlerce şükürler olsun, diyebildi.
Hâlâ korku ve panikten derin derin soluyorlar, yangının söndüğüne bile tam olarak inanamıyorlardı. Her ikisinin de benzi atmış, suratları kül gibi geçmişti. Dahası o günün gecesini kâbuslarla geçirmişler, birçok defa sıçrayarak uyanmışlar, sabahı zor etmişlerdi.

MESUT ÖZÜNLÜ
Paylaş
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Zor gün Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Zor gün yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
ZOR GÜN yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2025 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.