5
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
1089
Okunma
Karanlıkta yağmur daha bir ıslak mı oluyor, ne? Elmacık kemiklerime kadar kaldırdığım yakalarım para etmiyor, damlalar boynumdan aşağı kayıyor. Sokaklara rasgele sepiştirilmiş kör ışıklar karanlığı yarmada para etmiyor, ara ara çakan şimşeklerle yolumu buluyorum. Hana vardığımda halsizlikten kapıya önce çarpıyor, sonra önünde yığılıyorum. Neden sonra gücümü toparlayıp içeriyi giriyorum.
Üzerime dikilen bakışları görünce doğru yapmadığımı düşünüyorum. Koyu İrlanda biraları onları içen ağızlardan ayrıldılar; havada uçuşan sözcükler de ağızlara geri döndüler. Derin bir sessizlik hakim. Bara doğru ilerliyorum. Orada oturan bir İrlandalı, tek eli hala birasında, yüzü bana dönük, “Senin ne işin var burada?” diyen bakışlarla beni süzüyor. Göz göze gelmiyoruz. Barmen “Bir bira!” diyorum. “Ne?” diyor barmen. “Bir bira, yani Guinness...” “Haa!” Önüme birayı, pardon Guinness’i sürüyor, gözleri sert sert bakıyor. Birayı ağzıma götürüyorum. Hanın dar pencerelerini atlatan şimşekler yüzümü aydınlatıyor.
Böyle olmalı. Bir İrlanda barına gittiğinizde hava koşulları, ortam, bardaki müdavimler aynen bu anlattığım gibi olmalı. Ama gel gör ki durumun olması gerekenle ilgisi yok. Amerika’nın güneyindeki bu şirin kentin göbeğinde, bir İrlanda barındayım. Kapıda beni iki tane genç hanım karşılıyor; biri Uzakdoğulu. “Maç için mi geldiniz?” diye soruyorlar. Başımı olumlu anlamda sallıyorum. Bir barı işaret ediyor: “Orada yer bulabilirsiniz.”
Yer bulabilme olasılığının kızların iyi niyetli bir yaklaşımı olduğu kısa süre sonra ortaya çıkıyor. Bar ağzına kadar dolu. Günün ortasında kopan gelmiş. “Hadi benim evimde spor kanalları yok; sizde de mi yok?” diye haykırmak istiyorum. Birden bir mucize oluyor. Yarılan Kızıldeniz misali kalabalık açılıyor ve barda boş bir tabure beliriyor. Tabureye ayağını dayamış genç kadından oturma izni alıyor ve bara kuruluyorum.
“Taburenin boş olmasını beklemiyordunuz, değil mi?” diye laf atıyor diğer tarafımdaki bey.
“Mucizevi bir şeydi” diyorum.
“Brezilya – Almanya maçı da öyleydi”
Adam yarama basıyor. Ona ayaküstü saat farkını yanlış hesaplamam yüzünden maçın ilk yarısını nasıl kaçırdığımızı, arkadaşım Taki’nin nasıl benimle kalp kırıcı şekilde konuştuğunu, nankör adam Taki’nin ikinci yarıda seyrettiği üç golle de bir türlü tatmin olmadığını anlatıyorum. Adam gülümsüyor. Suskunluğundan Taki’yi haklı bulduğunu anlıyorum.
Maçın gösterildiği ekran barın karşısında kalıyor. Böylece maçı seyrederken bara ve barmene arkanızı dönüyorsunuz. Olsun demek yetmiyor. Arkanızdan sadece barmen değil, bira ve atıştırmalıklarınız da bakıyor.
“Kimi tutuyorsunuz?”
Öyle ya, ne ben Alman’ım, ne de yanımdaki bey.
“Kentucky’liyim ben” diyor, “Her iki tarafa da sempatim var.”
“Kusura bakmayın ama sonuna kadar Arjantin’i tutarım. Güney Amerika söz konusu olunca başka kimseyi gözüm görmez.”
Maç orta sahada devam ediyor. Top ileri gidip geldikçe biz sohbeti koyulaştırıyoruz. Derken diğer tarafımdaki hanım sohbetimize katılıyor. Bardaki tek siyahi kişi olması, tek başına gelip tüm dikkatini maça vermesi ilgimi çekiyor. Futbola ilgisini soruyorum:
“Kolejdeyken defansif orta saha oyuncusuydum” diye yanıtlıyor.
Gözlerim açılıyor. Nedense inanasım gelmiyor söylenene. İnce, narin yapılı bir hanımdan defans oyuncusu olmasını beklemiyorum.
“Ben de lisede tenis takımındaydım” diyorum. Sanki birbirimizin repliklerini çalmış gibiyiz:
Amerikalı genç kadın okulda topa basmayı biliyor, ben ise toprak kortları sentetiklere tercih ediyorum.
Belki daha da konuşacağız ama başımda birisinin dikildiğini farkediyorum. Patrick ekranla önüme geçmiş, sözümün bitmesini bekliyor.
“Sen nereden çıktın?” diyorum iş arkadaşıma.
“Seni arıyordum, buraya geleceğini düşündüm.”
Sonra tablet bilgisayarını çıkarıyor:
“Bak, ikinci romana başladım. Kurguyu görmeni istedim.”
Patrick heyecanla yeni romanını anlatırken, onun burada, bir İrlanda barında olması bana gayet doğal geliyor. Mekanda Britanya adalarından bir tek o var. Öte yandan içinde bulunduğumuz durum Almanya’da Kürt kahvesinde bir Türk’e denk gelmek gibi bir şey. Adaların aksanıyla Patrick anlatmaya devam ediyor:
“Bu roman da duvarın civarında geçiyor.”
Duvardan kastediği Britanya’da Romalıların yaptığı Hadrian duvarı. İlk romanında o bölgede geçen bir aşk hikayesini anlatmıştı. Niye romantik bir konu seçtiğini sorduğumda bana:
“Bu ülkede en büyük okuyucu kitlesi kadınlar. Onların da en çok okuduğu tür romanslar.” diye yanıt vermişti.
“Bu roman da mı aşk hikayesi üzerine kurulu?” diye soruyorum.
“Genelde öyle. Ama bu seferkinin polisiye tarafı da var.”
Milattan sonra ikinci yüzyılda geçen, içinde polisiye ve romantizm barındıran bir roman... Kişisel tercihim olur muydu? Sanmıyorum.
“Olay günümüzde, arkeolojik kazılarda başlıyor. Duvarın üzerindeki kalede...”
O anda gözüm kaleye giren topa takılıyor. Alman futbolcular birbirlerine sarılıyor, Arjantinliler üzgün, kaleci topu ağlardan çıkarıyor, Patrick’in hayali arkeologları ise kalede yeni yetme bir oğlanın iskeletine denk geliyorlar. Bir şekilde romanın kurgusunda belirli noktaları kaçırıyorum. İşin içinde yüksek rütbeli bir yönetici, yerli bir kadın olduğunu anlıyorum ama bunların birbirleriyle olan ilgileri golün tekrar gösterimleri arasında kayboluyor.
Kentucky’li arkadaşım kendini maça daha bir vermiş durumda. Siyahi hanımın ise ağzı kulaklarında: En başından beri Almanya’yı tutuyor. Arjantin’in kuyruğunu dik tutmak için onlara laf atacağım ama Patrick izin vermiyor. Romanından bir pasajı burnuma dayıyor.
Pasaj fena değil. Bir önceki romanda olan “Kadın, barbarın kokusunu içine çekti” tarzında cümleler bu sefer görünmüyor. Onun yerine iskeletin boynundaki plakanın okunması ve adının öğrenilmesi var: Lucius Mellitus.
“Oğlan Romalı mıymış? Yerli kadının oğlu değil miymiş?”
Patrick kaşlarını çatıyor:
“Sen beni dinlemiyor musun? Bu oğlanın Romalıların hizmetine girdikten sonraki adı. Çocuk zaten köle. Boynunda niye plakası var sanıyorsun?”
O detay gözümden kaçıyor. Yavaş çekimde boynunda değil de, Goetze göğsünde topu yumuşatıyor ve indirdiğinde vuruyor: Almanya 1-0 önde.
Almanya önde de, Patrick de önümde; ona soruyorum:
“Sen seyretmiyor musun Dünya Kupasını?”
“Naah, Amerika elendi, İngiltere de elendi. İlgimi çekmiyor artık. Söylesene, nasıl buldun?”
Bir şeyler söylemeliyim. Dikkatimi toparlamaya çalışıyorum:
“Şimdi şu senin çocuk... Cinayete mi kurban gitmiş? Bölgenin ileri gelenlerinden biri...”
“Regionarius!” diye sözümü kesiyor.
“Tamam, regionarius çocuğa sarkıyor ve sonra öldürüp askerlerin barakalarının altına mı gömüyor?”
“Evet, aynen öyle.”
“Ee, şey... Biraz tahmin edilebilir olmamış mı? Ne zaman bir ceset bulunsa, onu güçlü birinin hasıraltı ettiği düşünülmez mi?”
“Öyleydi. Şimdi herkes tersini yapmaya çalıştığından, mesela çocuklar tesadüfen öldürülüp, suç senatörlere kaldığından benim romanın sonu beklenmedik olacak.”
Olacak mı? Yoo, kurguyu yarım kulak dinlerken bile aklıma hasıraltı senaryosu geliyordu. Tesadüf olmasın da, Romalılar barakalarını aziz ilan edilen köle bir çocuğun mezarı üzerine kurmuş olsunlar. Ya da cenazeden önce hırsızlar cesedi çalıp, üzerindeki değerli taşları soymuş olsunlar. Sonra biri kendi köle plakasını cesedin üzerine asıp, barakanın altına atmışmıştır. Yok, bu o kadar kulağıma iyi gelmiyor: Kim ölünün üzerine kendi kartvizitini bırakır ki?
Patrick yüzüme bakıyor, bir şeyler söylememi bekliyor, Alman defansı sanki ayaklarını beton kalıplara sokmuşlar gibi hareketsizler, Messi aralarından sıyrılıyor, kaleye vuracak gibi yapıp topu Palacio’ya geçiriyor, Palacio da kaleyi görüyor: 1-1!
Palacio’nun önündeki defans oyuncusu yerde ama düşme sebebini bilmiyorum; Patrick’in sağ kulağı ekranın tamamını görmemi engelliyor.
Gol atılınca dönüp, yanımdaki Kentucky’liye sarılıyorum, adam afallıyor. Diğer yanındaki kız arkadaşı bana çok da iyi olmayan gözlerle bakıyor: Belli ki gol sevinci kutlamalarına alışık değil. Gönül isterdi ki ben de gol sevincini defansif orta saha oyuncusu hanımla paylaşayım ama o Almanya’yı tutuyor.
Patrick’in yüzünden düşen ise bin parça.
“Ne o?” diyorum, “Almanya’nın gol yemesine sevinmedin mi?”
“Gol atan Arjantin olunca sevinemedim.”
Patrick’in İngiliz olduğunu genelde unutmuyorum ama İngiltere’nin Arjantin’le Falkland adaları için savaştığını unutabiliyorum. Hatırladığım zamanlarda da Patrick’le adanın İspanyolcadaki adı, Malvinas adaları diyerek dalga geçiyorum.
“Bırak artık eski defterleri diyorum; hem adalar da size kaldı.”
Omuz silkiyor. Elinde romanı olması konuyu daha da uzatacak, adaların zaten İngiliz olduğundan, hiç Arjantin’in olmadığından bahsedecek ama elinde romanı var. Arka planda ise Almanya santra yapıyor.
“Tamam!” diyorum Patrick’e, “Harika bir kurgu buldum romanına, aklın duracak. Akşam sekizde McElroy’s’da buluşalım, sana detaylarıyla anlatayım.”
Patrick’in yüzü aydınlanıyor. Elimden tabletini alıyor, sekize kadar kendisinin de bir şeyler düşüneceğini söylüyor ve gidiyor.
Onun arkasından, Kentucky’li bana dönüyor ve çekingen bir havayla soruyor:
“İstemeden kulak misafiri oldum. Aklınıza gelen o harika fikir nedir? Söz, kendi romanımda kullanmayacağım.”
Isınmış biramdan bir yudum almadan önce sırrımı mırıldanıyorum:
“Aklıma hiç bir şey gelmedi. Sadece maçın kalanını seyretmek istiyordum.”
Adam “Biliyordum” dercesine kafasını sallıyor. Bir bira, ama Guinness değil, daha söylüyorum. Birayı almak için bara döndüğümde Arjantin ikinci golü atıyor. Budur! Arjantin Dünya Şampiyonu! Defansif orta saha oyuncusu hanım taburesinden aşağı atlıyor, beni tebrik ediyor, bir sonraki kupada görüşmek üzere deyip gidiyor. Kentucky’li ise sıkıntıdan bunalmış kız arkadaşıyla ilgileniyor, onu avutmaya çalışıyor. Ben ise bara ve barmene dönüyorum.
“Ee Michael” diyorum, “Diyelim ki askerlerin barakasının altında bir ceset bulundu. On iki, on üç yaşlarında, bir oğlan cesedi. Ama oraya atılalı iki bin yıl kadar olmuş. Sence ne olmuş olabilir?”
Bu sorunun cevabını sözümona İrlandalı barmen bilmeyecek de kim bilecek?
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.