8
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
1185
Okunma

Barındırdıklarının dökülen saçları gibiydi huzurevinin çatısı. Sonbaharını yaşarken serin rüzgârlar tarıyordu kiremitlerini. Kimi kırık, kimi rengini güneşe sunmuş, kiminin üstüne vakitsiz kar yağıp kırlaştırmıştı… Bütün yoksulluğuna rağmen yağmurun titreten damlalarını geçirmiyordu içeriye. Yer yer yosun tutmuştu yüzü, zamanın verdiği acılara katlanmak mı zor gelmişti acaba? Yanaklarından süzülen gözyaşları mı yeşermişti üstünde? Ama her şeye rağmen güzeldi, en azından şen kuşlara salata tabağı gibi görünüyordu.
Hüzün aryası söylüyordu titreyen camları. Silik anılar canlanıyordu solgun simasında. Hala hayatın var olduğunu haykırıyorlardı sanki delip geçen bakışlara. Belki duyulmuyordu dikkat etmeyince ama rüzgârın şarkıları sızıyordu camlardan. Bazen doğudan bir barağın, bazen kuzeyden horonun nağmeleriydi pencere pervazlarını okşayan.
Kaç parmak izi kalmıştı kim bilir yıpranmış duvarlarda. Kaç özlem çizgileri konmuştu kaçıp alınlardan. Kaç gölgenin kanatları anıları taşıyordu ürkerek bakan gözlere. Sıvaları ağlıyor, damlalarını toprağa akıtıyordu artık. Yine de beyaz perde görevi yapıyordu ya, yine de kötülüklerden koruyordu ya…
Sorguların sessizliği çökmüştü merdivenlere, her çıkılan basamak başka bir öyküyü dillendiriyordu. Her basamak ölüme yaklaştırıyordu biraz daha. Yorgun bacaklara destek olan bastonun tıkırtısı çınlıyordu beton zeminde, duyamıyordu o sese alışkın kulaklar.
Ya kapı? Yorgun gönülleri hapseden kapı? Gecelerin kâbusunu düşlere hapseden kapı? Gıcırtıyla açılıp kapanıyordu her seferinde, suskun dillerin çığlığı gibiydi. Kayıp ülkenin çocuklarını saklıyordu duvarlar arkasına. Zalimdi, kapanınca açılmak bilmiyordu ama yine de en çok gözlenen kapıydı. Belki elinde çiçeklerle gelecek bir ziyaretçi, belki bir arkadaşının ruhu uçan bedenini taşıyacak tahta sandık.
Yeniden açılıyordu kapısı, bir misafiri vardı asırlık insanların misafir edildiği asırlık binanın. Gecenin kâbusa banmış karanlığı çökmek üzereydi neredeyse. Caddeleri terk etmeye başlamıştı fısıltılar. Zamana kafa tutan kapının gıcırtısı duyuldu önce. Birkaç görevli gelen misafiri karşılamaya çıkmışlardı.
Birkaç kişinin yardımıyla bir kadın indi otomobilden. Güçsüzleştikçe bedeni büyüyen acılarını taşımak zor geliyordu artık. Başını kaldırıp arkasında siluetlerin meraklı bakışlarının olduğu pencerelere baktı bir an. Camlarda silik anılar canlanıyordu ve kadın görebiliyordu bunları. Ondan kurtulmak için getirmemişti çocukları onu. Kendisi istemişti. Tanımak istiyordu insanları, artık ulaşabilme gücü kalmamıştı farklı yaşamlara. En iyisi buydu, aralarına katılacak ve kimsenin göremediklerini onların buğulu bakışlarından okuyacaktı.
Kapıdan içeriye girerken umuda teyellenen dudak çizgileri belirginleşti bir anda. Koşarken düşen çocuk küser miydi çocuk bahçesine? O da hayata küsmemişti, defalarca düşüp kalktığı halde. Umutluydu, yepyeni imgeler doğacaktı ellerinde. Kahırların kükreyişini duymuştu yıllarca pembe öyküler sunan ilham perisinin konduğu şakaklarında. Derme çatma gülüşler yerleşmişti dualar süzen dudaklarına.
- Yeni bir hayat başlıyor benim için, dedi.
Odasına girdiğinde önce pencereden dışarıya baktı. Sonra uykulu şehri pencerede bırakıp uykusuz yalnızlığına, şiir defterine, kalemine döndü yatağının üstünde. Sabahı beklemek zorunda olmak üzücüydü ama şimdilik yapabileceği bir şey yoktu. Tanımaya başlayacaktı sabah birer birer. Yeni dostluklar yeni öyküler, şiirler üretmek için.
NOT: Devamı var…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.