11
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1257
Okunma
Şiir dilinde anlaşılırlığın önemi; halka ulaşıp, sorunlarına dikkat çekmesi tabanlıdır. Bilmece yazmak, halkın beklentisi değildir elbette. Zaten pratikte, sorunlarının üstesinden gelmek, bulmaca gibi değil miydi zihinlerimizde? Demek ki, şairin işi zor; labirentteki, puzzle’daki aydınlığa çıkan yolları çözecek ve sunacak bulanık zihinlere; sanatla çözülebilir her yolu, her bir yaşayanın mükerrer olarak çözmesi gerekmesin diye; onlar da toplumun iş bölümlerini gerçekleştirebilsinler, toplumun idâmesi için diğer işleri yapabilsinler diye; her bireyin, bir aydın olmasını beklemenin güçlüğünü bilmiyor muyuz sanki?
Bir de melez dillerle yazanlar ve onlarda geçerli kuralları Türkçe’mize uygulamaya çalışanlar var... Zaten kendi dilinde arıca yazmanın zorluğu üzerindeyken bir kalem, bir de giderek daha da zorlaştırılan bir ahret sorusu gibi, sözcük bulmacasına dönüştürülen, toplumun algısından ıraklaştırılan yaklaşımlar söz konusudur yazın tarihimizde.
Bazı sanat tarihi bilgileri de, aruz vezninin hangi etkilerle Türk Dili kullanan topluluklara aktarıldığını göstermektedir. Bazı kaynaklarda ise "... Aruz vezni, Araplarındır (Kaşgarlı)” denilmektedir. Edebiyat tarihindeki bilgileri, ancak bilimsel yollarla araştırabilir ve sonuçlar çıkarabiliriz. Siyasî ve dinî etkileşimlerin yol açtığı geçiş süreçlerinin doğru incelenmesi, karma edebiyatın bugünkü konumunu da berrak kılabilirdi ancak.
"Türkçe’nin yapısının Arapça ve Farsçaya benzememesi ve Türkçede uzun sesli bulunmaması Türk şairlerin aruz ölçüsünü kullanırken güçlüklerle karşılaşmasına yol açmıştır. Bu problemler ilk zamanlarda hece ölçüsüne en yakın olan kalıpların seçilmesiyle aşılmıştır."
“Fars dili imlâda ve cümle yapısında dahi etkisini göstermişti. Cevdet Paşa; ‘Belâgat-i Osnumiyye’ adlı eserinde, divan şiirinin cümle yapısında, cümle unsurlarının yer değiştirmelerinde Farsçanın oynadığı role sık sık temas eder. Fars dilinin, etkisinin köklerini tespit etmek, divan şiirinin estetik gelişmesini açıklarken konunun anlaşılmasında kolaylık sağlayacaktır. Türkler, Hindistan ve İran gibi kendi dilleriyle konuşanların azınlıkta olduğu ülkelerde devlet kurduklarında Farsça’yı edebiyat ve devlet dili olarak kullanmışlardı. Çoğunluğu her üç dilde -Arapça, Farsça, Türkçe - yazıp okuyabilen bu şairler zengin Fars dilinin kavramlarıyla düşünüp yazmağa alışmışlardı. Aşağı yukarı aynı eğitim basamaklarından çıktıkları ve benzer kültür ortamını oluşturdukları için kendilerine göre bir dil zevki oluşturmuşlardı. Dolayısıyla şiir ve nesirde Farsça’nın ve Fars etkisiyle gelen Arapça’nın kelime ve kavramları dile hâkimdi. Çünkü Nevâyî’nin yukarıda adı geçen eserinde belirttiği gibi, Türkçenin yapısı başka dillerden kelime almağa uygundur. Bu gün de başka dillerden kelimelerin akınına ve içimizdeki heveslilerin acayip kelimeler uydurmalarına engel olunamayışta, dilimizin yapısındaki esnekliğin rolü vardır. Aslında Fars dili de Türkçe’nin, özellikle Arapça’nın etkisinde kalmıştır. Başlı başına Arapça, Fars dilinin zenginleşmesinde büyük etken olmuştur. Aruz vezni, içinde uzun heceler bulunan Arapça ve Farsça’ya ne kadar uygunsa, Türkçe’nin hecelemesine (telâffuzuna) o kadar yabancı idi. Tarihçi Âlî’nin dediği gibi, nazma çekilmesi kolay, fakat belâgatten yani âhenkten uzaktı. Aruzla Türkçe şiir yazmak, bir güzeli ödünç alınmış yamalı elbise ile giydirmek, fakat onu süsleyip bezememek gibiydi. Ahmed Paşa’nın iki yüz yıllık bir tecrübeye, birikime rağmen hâlâ dile hâkini olamadığı, Türkçe’yi aruz kalıbına koymakta güçlük çektiğidir. Diğer taraftan, umumiyetle kulağa hoş gelmeyen (sakil, yani kaba) ve akıcı olmayan Türkçe’nin bu eksikliğini gidermek için Arapça’nın ve Farsça’nın söylenmesi kolay, işitilmesi hoş kelimelerinin alınarak hem anlam hem de akıcılık bakımından mükemmel bir şekilde kaynaştırılmasını tavsiye ediyor. Sanıyorum ki Âlî’nin bu kanaati, divan şiirinin XVI. yüzyılın başına kadarki durumunu gösterdiği gibi, Türkçe’nin Arapça, Farsça kelime ve kavramları hangi maksatla aldığını da açıklıyor. Nitekim Âlî, çok saygı duyduğu Kınaltzâde Ali Çelebi’nin Türkçe, Farsça ve Arapça şiirlerinin herkes tarafından beğenildiğini söyledikten sonra, edasında Arapça sözlerin galip olduğunu, bu sebepten dolayı "şuh” olmadığını ilâve eder.” (Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu, "DİVAN ŞİİRİ")
"15. yüzyılda Çağatayca’nın (Çağatay Türkçesi’nin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai’nin (1441 – 1501) önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçe’yi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsça’nın karşısında edebi dil olarak Türkçe’yi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçe’nin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Muhakemetü’l Lügateyn: 15. Yüzyılda Ali Şir Nevai Türkçe’nin zenginliğini kanıtlamak amacıyla yazılmıştır." Şair Abdurehim Nizari (1770-1838); bir Uygur şairi olup, eserlerini aruz ile yazmıştır. Muhakemetü’l Lügateyn: 15. Yüzyılda Ali Şir Nevai Türkçe’nin zenginliğini kanıtlamak amacıyla yazılmıştır." “Şair Abdurehim Nizari (1770-1838); bir Uygur şairi olup, eserlerini aruz ile yazmıştır.” (Anonim)
Şiirlerinde Arapça sözcüklerin bulunduğu, kültürel etkileşimden sonra, Uygur Dili’nin de saflığını koruyamadığı görülmektedir. "Bir kısım halk edebiyatı şairimizin (Tokatlı Nuri, Âşık Dertli) saray kültürüne yakınlık duyması, yaşadıkları dönemde divan edebiyatının önemli temsilcilerinin yetişmesi, onların edebî mahsullerine kayıtsız kalınamaması, deneme veya özenti sebebiyle aruz vezniyle de şiirler yazmıştır. Bu şiirlere bakıldığında, yine karma dilin etkileri görülecektir. Bu şiirlerin halk dilinden uzaklaştığı, anlaşılması için çevrilmesinden anlaşılmaktadır" (Aruz Bilgisi, Eğitim Ve Estetik, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009).
Yeni şiircilerden Orhan Veli KANIK, aruz denemesi yapmış olup, yine karma dilden katkılar vardır (Bütün Şiirleri, 23. Baskı, Adam Yay., İst. 1993, s. 172. Vezin: mefâilün feilâtün mefâilün feilün /fa’lün.).
Şarkı - Orhan Veli KANIK
/Felâh bulmadı bir türlü derd ü mihnetten/
/Ne türlü âteşe yanmış gönül muhabbetten/
/Müreccah olmalı dîvânelik bu hâletten/
/Ne türlü âteşe yanmış gönül muhabbetten/
"Şair Sezai Karakoç’a göre divan şairleri Arap ve Acem şairlerini taklit etmemiş, onlarla yarışmıştır." Ancak bu yarışma, Osmanlıca ile yapılagelmiş olsa da, başka (arı) bir dilde sürdürülebilir miydi? "Şair "Karakoç, yeniliğin geleneğe karşı olmakla değil, onun bıraktığı yerden başlamakla mümkün olacağına inandığından; ona göre gelenek dünyası, çok boyutlu ve çok cepheli bir dünya olarak, şairin okuludur."
Ancak bu gelenek, bir imparatorluğun karma dilinden, bir ulusun arı diline indirgendiğinde, ne kadar sürdürülebilirdi? Bir geleneği sürdürmek uğruna, halkının şiirlerine ithâl kurallar yoluyla uzak kalmak kabul edilebilir miydi?
"Attilâ İlhan, divan şiirleriyle batı şiirinin ‘olanak ve araçlarını çağdaş ve ulusal bir birleşim içinde verebilmek’ amacındadır. Ona göre şiirini kendinden önceki şiir zincirine bir halka olarak ekleyemeyen şairin yaşayabilmesi imkânsızdır."
Ancak bu şiir türünü, Türkçe ile sürdürmek ne kadar mümkün olacaktı? Dil temelinde kesin bir çizgi ile ayrılmış bulunan edebiyat kurallarının, birbiri için geçerli olmasını beklemek ne kadar doğru olabilirdi?
Karma ve arı olarak, her ikisi de reddedilemez üretilen eserler açısından. Çünkü bir olgu yaşanmıştır; dilimizin eski karma yapısında bu kural oldukça uzun yıllar boyunca uygulanmıştır. Gerçekten de yeterince mesai harcarsanız, aruzdaki kusur sanatlarını da uygularsanız, her üç dildeki birçok sözcüğü de uygun yerlerinden kalıplara bölüp uydurabilirseniz; böylesi bir kuralın işlediği görülüyor. Ancak henüz çözemediğim (ancak araştırmayı sürdürdüğüm) bir alt konu; dilimizde okumayı (dilin dönmesini) kolaylaştıran ’ulama’ etkisinden daha ileri bir ahengi nasıl sağlamaktadır bu vezin? Oysa ses ritmlerinden başka ahengi sağlayan bir melodi bulmak mümkün gözükmüyor içinde. Aruzun, sadece ulamayı sağlayan kalıplarını alıp, uygulamayı sınırlı tutmak olası.
Buradaki tartışmalar, imparatorluk-cumhuriyet, doğu-batı, İslam-eski dinler gibi cepheleşme amacını taşımamaktadır. Kültürün yönlü olduğunu düşünenler, salt sanat veya bilimle irdeleme amacından sapabilirler çünkü. Bu nedenle dile uygunluk açısından değerlendirmekle yetinmenin yararına inanmaktayım.
Şiirimize gem vurabilecek her türlü kuralı gözden geçirme zorunluluğumuz var. Yıllardır kültürler arası geçişte tartışılagelmiş olan bu uygulamanın, şiirdeki ahenk için kullanılmasının yararlı/gerekli olup olmadığını irdeleyip, şiirin önünü açmak için bu konuyu bir sonuca bağlamak gerektiğinin bilincindeyiz. Umarım, dostların katılımıyla, sanatsal çerçeveyi daha berrak kılabiliriz.
Bu savaş, bir kaç cepheden sürecek akınlar olmaksızın kazanılacak bir savaş değildir. Uçaktan atılan her kumanya paketini, geleneğimizmiş gibi benimsemenin yolunu da kapatmalıyız belki; paketlerde bir başka virüs olmadığı kim söyleyebilir ki?
Çok sayıda dostla tartışabilmenin tek yolu, aramızdaki dağları aşabilen sinyaller kullanmak, onları elektriğe çeviren internetle birlikte, çözümlere koşmaktı dileğimiz. Sizi ve dostlarımızı bu konuya ayrıntılı olarak eğilmeye çok çok davet ediyorum. Çoğu okurun makalelere verdiği görüşler; çekilen sıkıntıların resmini çok da güzel veriyordu, onların düşündürdüğü diğer değinmeleri de derlemekse, bu kalemin göreviydi elbette. Öte yandan, bu konunun çözüme yaklaşması için gerekenin, bu kadarla sınırlı kalmayıp; daha etkin ve geliştirici yolları düşünen kalemler üretmek olduğunu da gözardı etmemeliyiz.