16
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1123
Okunma


Belkide onun gülen yüzüydü bizi onun evine doğru çeken. Çocukken bile evinde mutlu olurduk. Ev diyorsam öyle büyük bir ev hayal etmeyin. Bizim çıkmaz sokağın sol köşesinde
tek katlı küçücük toprak damlı bir evdi. Gözümde canlandırıyorum da bir kaç adımlık bir girişten sonra bir odacık.
Giriş hem de mutfak olarak kullanılıyordu.Küçük bir pencere önünde tüpgazlı ocak, sergen
yani kap kacağın konulduğu raflar.
Odaya girince hemen karşıda iki küçük pencere.Oda aydınlık değil.Sağda,solda iki duvarda halılar asılı. Hatta üçüncü duvarda da bir halı asılı. Pencerenin önünde alçak bir sedir ve
kapıdan girişte sağda karyola. Karyolanın karşısında,hemen dibinde dikiş makinası vardı. O
dikiş makinası evin en sevdiğimiz eşyasıydı sanki. Bizim için bulunmaz bir oyuncak gibiydi.
Ayşenim ablaya gidince kadeşimin ilk işi makina açıksa eğer hemen makinanın önündeki
tahta sandalyeye oturur makinanın kolunu çevirerek ayağına basardı. Makina tıkır tıkır
çalışırdı.Makina iğnesinin önünde bir bez olması da gerekmezdi.Önemli olan kolunu çevirip
ayağını aynı anda döndürebilmekti. Ben biraz daha korkak olduğum için bu işlevi önce benim küçüğüm kardeşim öğrendi. Ondan cesaretle ben de oturdum makinanın başına.
Annem orada da kızardı bize. Makinayı bozarsınız, kalkın diye. Oysa Ayşenim ablam, bırak
çocukları öğrensinler derdi. Onun sayesinde makinada dikiş dikmeyi öğrendik, çocuk yaşta.
Düşünüyorum bu evinden neden çıktı Ayşenim abla. Önce hem fırında çalışıp, hem fotağraf
çeken kocası evi geçindiremez olmuştu. Fırından ayrılınca sadece eski usul, şu uzun kara torbalı ve ayaklı fotoğraf makinasına kalmıştı. Böylece Ayşenim ablanın boynundan nerdeyse beline kadar inen beşibiyerdeleri uçmuştu. O zamanlar şimdiki gibi hırsız yoktu .
Gerdanından aşağıya sallanan altınlarla su getirmeye sokak çeşmesine bağır badalak açık
giderdi Ayşenim abla.. Yazmasının önünden saçları sarkar, o hiç aldırış etmezdi.
O evden çıkmak zorunda kaldılar. Ev çok eskiydi, dökülüyordu. Çubuk’un zenginlerinden
Bekirağalar kocasın akrabalarıydı. Onların çarşı içindeki evine oturdular. Bu ev de bize çok
ilginç ve güzel geldi. Dar tahta merdivenlerinden gülüşerek çıkardık.Artık çocuk değil genç
kız olmuştuk. Ayşenim ablam gazete kâğıtlarından kese kâğıdı yapar, çarşıdaki dükkânlara
satardı. Bu arada dört erkek çocuğunun üsttüne birde kızı oldu. İlk çocuğu kız olmuş, onu
cahillikte iyi bakamadığı için kaybetmişti. Ne yazık ki, bu kıza da bakamadı, bu defa yoksulluktan. Çocuğu görmüştüm. Öyle zayıftı ki. Buraya yazmak nedenim de bu çocuk..
Face’de Afrikada annesinin kucağında ölü bir çocuk görünce Ayşenim ablanın sonradan
doğurduğu bu cılız kızına benzettim. O da bakımsızlıktan öldü. Çünkü kendilerine bakacak
durumda değildiler.Sayıyla ikişer veya üçer zeytin yerlermiş. Tüp alacak paraları olmadığı için doğru dürüst yemek yapamaz çay içemezlermiş.O tüp parasını tam denkledim derken
ya biz, ’halam ve kızları da olmak üzere, kalabalığız.’ ya da Bekirağaların hanımları,kızları
gidermiş. O parayla bize evinin karşısındaki kahvehaneden çay getirttirirdi, biz de nerden
nasıl alındığını bilmeden kahvehane çayı diye çokta umursamadan içerdik çayı. Onun tüp
alması da, gelecek günlere kalırdı. Tok açın halinden ne anlardı.
Biz onun tüp alamadığını nasıl mı öğrendik? Oysa o sır gibi saklardı yoksulluğunu.Çocukları
büyüdüler yokluğu, yoksulluğu göre göre ve Ayşenim ablayı yoksulluktan kurtardılar.Onlar
artık, Çubuk’un zenginlerinden..Bir masal gibi değil mi?- ama gerçek..
15. 12. 2013 / Nazik Gülünay
Yazımı güne taşıyan seçici kurula çok teşekkürler..