14
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2551
Okunma


Mahallemiz köy merkezine altı kilometre uzaklıkta otuz üç haneden müteşekkil, yazları mevcut hanelerin hepsi ziyaretçilerle dolu iken kışın en fazla altı hanede çoğunlukla yaşlıların kaldığı muhteşem doğasıyla göz kamaştıran güzel bir Karadeniz köyüdür.
Merkez nahiyeye uzaklığını yıllar önce yapılan araba yolu sayesinde öğrendik. Ondan önce mesafe soranlara iki yol gösterilirdi. Biri daha dik yokuş olmasına rağmen “ bir saatte” ,diğeri daha yumuşak ve zikzaklı yokuşlardan oluşan “bir buçuk bilemedin iki saatte “ ulaşılabilecek güzergâhı olan köyümüze elektrik yol yapıldıktan bir sene sonra geldi.
Biz çocukken köye gittiğimizde evler akşamları genellikle “camlı” denilen gazyağı lambası ile aydınlatılır, ihtiyaç için kilere, ahıra veya tuvalete küçük, isten kapkara olmuş gazyağı fenerleri ile gidilirdi.
Köyün o iptidai ortamında her gece bir komşumuzun evinde toplanılır, geç saatlere kadar oyunlar oynanır, anlatılan masallar, büyüklerin asker anıları ve yayla hikâyeleri merakla dinlenirdi.
Beyaz ışık veren lüks adı verilen büyük ışıldakların olduğu evlerde herkesin yüzünü görmek mümkün iken, lambalı evlerde kıyada köşede oturanların sadece sesi duyulur, dikkatle bakılmayınca anlattıkları heyecanlı veya korku dolu hikâyeler yüz mimiklerinden yoksun olarak dinlenirdi.
Çay servisi yapılmadan evin çocuklarından biri kalabalığın ortasında durur, parmaklarıyla misafirleri sayar, kaç bardak çay doldurulacağı tespit edilmiş olurdu.
Çaylar dağıtıldıktan sonra toz şeker kabı elden ele dolaştırılır nihayet karıştırılan bardaklardan çıkan çak kaşığı sesi durunca hikâye anlatacak olan “ zamanın birinde…” diyerek söze başlardı.
Kaçıncı defa anlatıldığı mühimsenmeyen hikâyeyi her defasında meraklı gözlerle dinleyen kalabalık aynı hazzı, keyfi alırdı.
Köyümüzün o zamanlar “meddah” olduğunu idrak edemediğimiz iki yaşlı dedesi vardı. İkisi de yıllar önce rahmetli olunca televizyonların ele geçirdiği evlerimizde artık o sohbetlerden eser yok.
Almanya işçi olarak gidenler ellerinde “transistorlu” radyolarla döndüler. İlk darbe radyo ile vuruldu akşam sohbetlerimize. Önce “ajans” alınmaya başlandı. Sonra “Burası Amerikanın sesi Vaşington” girdi aramıza, sinsice değiştirdi alışkanlıklarımızı.
Türküler ve oyun havaları, yurttan sesler, radyo tiyatrosu i içimizdeki “öykü” tutkusunu, türkü hevesini yaşattı bütün olumsuzluklara rağmen.
Geçenlerde bir kanalda Kızılderililer ile alakalı bir film seyrettim. Beyaz Amerikalılar katlederek yok edemeyeceklerini anlayınca (masraflı olduğundan galiba) zorunlu ikamete tutarlar Kızılderili milletini. Onlara yiyecek ve giyecek yardımı yaparlar. Kiliseler gitmeleri için baskı gelir ardından. Ve şeflerini “sıradan” vatandaş haline getirdiklerinde, saygı ve sevgi yok olmaya başlıyor. Sosyal disiplin üretim ve tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle yitiyor.
Ve köleleşiyor, ayyaş olup çıkıyor büyük bir millet.
Ahşap evler de yerini, soğuk ve kilit vurulup, zil sesiyle açılan kapılara sahip betonarme “dairelere” terk etti.
Televizyonların köylerde yayılması ile her gece yapılan toplantıların muhteviyatında büyük değişikliklere sebep oldu. Ev toplantılarında yapılan sohbetler yerini dizi filmlere bıraktı. Reklam aralarında yapılan muhabbetlerin konusunu genellikle seyredilen filmin yorumları teşkil eder oldu.
Eskiden köyde bir hasta oldu mu, köylü bir araya gelir iki uzun dalın arasına dolanan battaniye ile yapılan ve adına “sal” denilen sedye ile hasta ana yola kadar omuzlarda götürülür, karşılığında ne bir ücret ne de minnet duyulurdu.
Yapılan iyiliğin “komşuluk hakkı” olduğuna, vazife olduğuna inanılırdı.
Yapılmaması abes olan bu fedakârlık araba yolunun yapılması ile ticari faaliyete döndü. Zira çarşıdan (ilçeden) telefonla çağrılan araçlara ücret ödenmesi gerekiyordu.
Bir evden ilçedeki hastaneye giden hastadan haber almak zorlaşmıştı.
Köy düğünleri en çok zevk aldığım eğlencelerdi. Tabancalardan dökülen boş fişekleri toplayıp oyunlar oynadığımız o günler tamamen silindi, kayboldu.
Düğünlerde yapılan eğlenceler unutulmaya yüz tuttu.
Horonlar, düğün şakaları, karşılama, tepsi tepsi baklavalar, kazanlar dolusu pilav ve yemekler ile uzak köylerden gelen misafirler için hazırlanan ve düğün bitiminde misafirleri evlerine davet etmek için kapıda bekleyip “bizim evde yer var, buyurun “ diyen hiç kimse kalmadı.
Onun yerini konsantre içeceklerin, bayat kurabiyelerin, maytaplı sıradan düğün pastalarının sunulduğu, alakasız türkülerin okunduğu, mahalli sanatçıların cıvık renkli kostümleriyle sahne aldığı, düğün sahibine masraf olmaktan öteye gidemeyen kişiliksiz “toplaşmalar” aldı maalesef.
Bazen eski evde misafir olduğu zaman yemek verilecek oldu mu, bana “hadi ibriği de sen getir” derler, bende bir çırpıda hazırlanan ibriği bir elime alır, omzuma atılan havlu ve diğer elimdeki leğen ile ahşap evlerimizin ( bizim “hayat” dediğimiz) salonuna dalardım.
Sıra ile her misafirin önünde durur eline su döker, leğenin kenarındaki yerinden beyaz sabunun kokusunu içime çeker, omzumdaki havluya ellerini silmelerini beklerdim.
Dışarıda kuru ayaz olduğu bir akşam misafirlerden biri bana “ayakyolu nerde?” diye sorunca ne olduğunu anlamamış, ben de elimle kapıyı göstermiştim. Dedem merhum kulağıma eğilerek “Kenefi sorar” deyince koşarak anneme “kefef ne demek?” diye sormuş nihayetinde her ikisinin de tuvalet olduğunu öğrenmiş, o gece yatana kadar ikisini de yüz kere tekrar etmiştim.
Bizim eski Karadeniz evlerimizde “oda” denilen bir bölüm vardır. Her evde muhakkak mevcuttur.
Yıllarca köylerde gezen biri olarak “odası” olmayan ev görmediğimi söyleyebilirim.
Misafir için ayrılmış, içerisinde sobası, yakın yerde yığılmış kuru odunu, çırası, lambası, yüklüğünde birkaç takım yatak yorgan ve bembeyaz çarşaflar bulunan odadır.
Genellikle evin üst kısmında bulunur.
Eski evin hemen her gece bir konuğu olurdu. Yolu bizim köyümüzden geçen uzak köylere giden ve gelen yolcular da o odada misafir edilir, ertesi sabah kahvaltı verildikten sonra eksiği varsa giderilir ve yola koşulurdu.
Misafir yolcu edildikten sonra oda açılır, yıkanacaklar alüminyum leğene alınır, soba temizlenirdi.
Unutamadığım bir usul ise her yıl kapımızda kurulan “kalaycı” ocağıydı. Sırf onların ocakta eriyen kalayı bakır kaplara ellerindeki çullarla sürüp parlatmalarını seyretmek, o sırada etrafa yayılan o muhteşem kokuyu hissetmek için tatili iple çekerdim.
Ön üç dişi altın kaplama kalaycı ustasının tütün sarıp içerken bir ayağıyla körüğü pompalayıp bir eliyle ocağın üzerindeki kazanları çevirmesini, arada bir bize sorduğu “evli misun ula ?” sorularına “daha küçüğüz evli değiliz” cevabına yalandan hayret etmiş gibi “şimdi sizun evunuz yog mi?” diyerek altın dişlerini göstererek kahkaha atmasından ne çok zevk alırdık.
Artık kalaycıların kap kacak kalaylamasını seyreden çocuk var mı?
Sabahın erken saatlerinde eski evin kapısında semeri özenle sırtına giydirilen beyaz katır’ın yükü vurulup, süsleri, çanları takıldığında hayvanın yüz ifadesi değişir, eğlenceli bir faaliyete dâhil olduğunu hissederdi sanki.
O toprak zeminli, taş bileğinin sırtını dedemin babasının diktiği o zamanlarda kocaman yaşlı bir armut ağacına yaslayıp beklediği kapıda saatlerce katırın hazırlanmasını, yük vurulmasını ve neşeli sesiyle çanlarının sallanıp durmasını ve nihayet yola çıkma anını seyrederdik.
Köy yollarında katırın üzerine kimse binemezdi, dedem kızardı. Fakat yaylanın çok dik yollarında takatimizin tükendiğini hissettiğimizi anlayan dedem, bizi sıra ile katırın üzerine oturtur, yuları başına verir, yıllardır geçtiği yolları ezberleyen katır mola yerlerinde kendiliğinden durup geriden gelenleri beklerdi.
Biz katıra güvenirdik. Dedem “yaramazlık yaparsanız bana haber verir” derdi. O sebeple katırın yanında yaramazlık yapmaz, haylazlıkla alakalı konuşmalarımızı duyamaması için alçak sesle yapardık. Dedem de gelince katıra bir şey sorarmış gibi yapar, kulağını katırın dudaklarına dayatır, o kalın morumsu dudaklar oynamaya başlayınca herkes birbirini ihbar ederdi. “dede ben demedim Erol dedi” ,” ben demedim ki Adnan dedi ki…”
Yıllar sonra katırın dudaklarını dedemin verdiği arpayı ağzında öğütmek için kıpırdattığını öğrendik.
Yıllar sonra dememdeki maksadım en fazla bir bilemedin iki yıl sadece, fazla değil, inanın.
Yayla yollarında uzaklarda otlayan karacaları amcamın Almanya’dan getirdiği dürbünle seyrederdik. Bizim bölgemizde karaca, geyik, ceylan avlamak, kuş vurmak adam vurmaktan ağır günah kabul edilirdi o zamanlar. Bizim bölgemizde “atmaca” tutulmaz. Çünkü atmaca yakalanır ve eğitilir ve diğer kuşları avlanmada kullanılır.
Karadeniz değişik kültürlerin yoğrulduğu, kaynaştığı ancak kırmızı hatların hala muhafaza edildiği bölgedir bana sorarsanız. Bizim köylerimizde hala ceylan, kuş avı yapılmazken başka ilçelerden (kavimlerden) gelip av yapıldığına şahit oldum.
Yıllar geçti, bizim kullandığımız gazyağı fenerleri artık “nostalji” ifadesi olarak kültürel mekanlarda sergileniyor.
Sergilenmesi gereken o şen şakrak muhabbetlerden eser kalmadı.
Heybeleri “muhabbet” dolu dedelerimiz önce televizyona mağlup oldular, sonra zamana.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.