9
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
1129
Okunma
‘’Şimdi ne olacak?’’ dedim kendime.
Ne yapacak beni?
Beynimi hazırlamamıştım henüz bu yolculuğa.
Narin bedenimse öyle savunmasızdı ki!
Diğer çiçeklerin sesiyle zamana döndüm.
Kimi benim yerimde olmak istiyor, kimi endişe ediyordu adıma.
İç çekişler, kahkahalar ve şaşkınlık ünlemleri duydum.
Onların da kafası karışıktı benim gibi.
Vedalaşmak için ‘’hoşça kalın’’ sözcüğünü seçtim, oysa ‘’elveda’’ uygun düşerdi duruma.
Ne dediklerini duyamadan sıcacık bir avucun içinde hayatımın geri kalanına ilk adımımı atmış oldum.
Başlangıçlar nasıl da heyecan ve endişe vericiydi.
Duyduğum endişeden çok heyecandı.
Bu iyi bir şey miydi?
Yaşayıp görecektim.
Ne yapacağımı bilemez halde eve götürdü beni ayaklarım.
Ne için çıkmıştım dışarı unutmuştum.
Çalışma odama girdiğimde açık kalan kitaba takıldı gözüm.
Altını çizdiğim cümleyi okuyup gülümsedim.
‘’kaderinizi çizen el, size ait değildir’’ diyordu.
Camın önündeki menekşe saksılarını birbirine yaklaştırıp yer açtım başka bir elin avucuma bıraktığı çiçeğe.
Dar ve kısa bir bardağa su doldurup, minicik sapını özenle içine bıraktım.
Menekşelerimin ortasına koydum bardağı.
Nabzım normale dönmüştü.
Masamın yanındaki sandalyeye oturup uzun uzun seyrettim onu.
Güzeldi.çok güzeldi.
Evine götürdü beni.Ona dair her şeyi bir an önce öğrenmek istiyordum. Dikkat kesildim.
Tahmin ettiğim gibi sadeydi yaşantısı.
Süslü eşyaları yoktu.
Ama zaten kendisi en güzel süstü varlığını taşıdığı her yerde.
Gözüme ilk çarpan raflardaki sayısız kitap oldu.
Demek okumayı seviyordu.
Öyleyse okumak güzel bir şeydi.
‘’kaderinizi çizen el size ait değildir’’ dedi bir kitaba bakıp gülümserken
Beni, bitimsiz mavi manzaralı bir camın önüne koydu bir bardak suyun içinde.
Başka çiçekler de vardı yanımda.
Ne zamandır onlarla yaşıyordu kimbilir!
İçimdeki kıskançlık yeniden sızlattı bedenimi.
Menekşeler fısıldayarak yeni gelenden –benden- bahsediyorlardı.
Ne dediklerini umursamadım.
Varsa yoksa beni yeni yuvama getiren el.
Mutluydum.umutluydum.
Zamanımın çoğunu çalışma odamda geçiriyordum.
Çiçeğimin köksüz bedeninin ne kadar dayanabileceğini hesap ediyor, ayrılık günlerinin yaklaştığı düşüncesiyle agresif tavırlar sergiliyordum hayata.
Deniz manzaralı penceremin önündeki menekşeleri kaldırmıştım başka bir pencere önüne.
Yapraklarındaki solgunluğu fark ettiğim gün bilinçsizce pencereye gitti elim.
Serin deniz esintisi odayı doldurmuş, dalga sesleri kulaklarımı dövüyordu.
Kalbimin sıkıştığını hissettim.
Çığlık atmak istiyor, beceremiyordum.
İlk gördüğümde içimi ısıtan mağrur çiçeğim, boynunu bükmüş; kaderine teslim bir edayla bakıyordu önüne.eğildim.
Kulağına bir şarkı fısıldadım.
Biraz canlanır gibi oldu ya da bana öyle geldi.
‘hayatıma girdiğin için teşekkür ederim.İyi ki tanıdım seni’ dedim.
Konuşabilse ne diyecekti bilmiyorum.
O da memnun muydu dalından düştüğü elin içinde solmaktan,
Son demlerinde mutlu muydu yanımda, hiç öğrenemeyecektim.
O akşamdan sonra yatağımı yanına taşıdım ve hep orada uyudum.
Uzun bir süre bitimsiz mavinin içinde kayboldu düşlerim.
Adının deniz olduğunu öğrendiğim bu çoğu zaman hırçın suyun mavisi hem sakinleştiriyor, hem hırpalıyordu ruhumu.
O da seviyordu denizi.
Elindeki kitabı bıraktığında gözleri denizle buluşuyor, derinliğinde batıp çıktıkça değişiyordu gözlerinin rengi.
Kimi zaman yosun, kimi zaman mavi.
Adını bilmediğim kadına ‘mavi’yi yakıştırdım.
Hem gökyüzüm, hem denizimdi o benim.
Hem geçmişim, hem geleceğim.
Sanki hayata gelişimin biricik sebebiydi ve hayattan geçişimin.
Sürekli okuyordu.
Merak ediyordum sayfalarda yazanları.
Onu öylesine alıp götüren kelimelerin yerinde olmak isteğiyle birkaç kez salladım içinde bulunduğum bardağı.
Sandı ki rüzgardı gövdemi deviren.
Dikkatsizliğine kızıp pencereyi kapattı ve dökülen suyun yerine yenisini doldurdu.
Bu işlemi yaparken dokunmuştu ya kırılgan bedenime, sürekli devrilmek istiyordum.
Sürekli düşeyim ve elimden tutsun.
Saçlarının kokusunu içime çekeyim.
Parmaklarının teması ile ilk günkü gibi ürpereyim.
Ne yapmıştım ben?
Bir çiçeği yaşatayım derken, diğerlerini soldurmak hangi vicdana sığardı?
Onu eve getirdiğim günden beri menekşelerimi unutmuş, arada bir sulamak dışında konuşmamıştım bile.
Adil değildi bu.
Yıllarca beni hayata bağlayan eller onların eli değil miydi?
Sabah uyandığımda yapraklarını saydığım, oda oda gezip en uygun ortamı bulayım diye güneşle köşe kapmaca oynamamın sebebi onlar değil miydi?
Kimleri vardı benden başka?
Üvey evlat muamelesi yapılmayı ne zamandan beridir, hangi nedenle hak ediyorlardı?
Hayır hayır.
Hak etmiyorlardı.
Adil değildim.
Neden uzak davranıyor bana?
Neden eskisi gibi yanımda vakit geçirmiyor?
Eğilince yüzüne düşen kumral saçlarını parmaklarıyla geriye iterken kim seyrediyor güzelliğinden habersiz Mavi’mi?
Sorular beynimi kemirirken gücümün tükendiğini hissediyordum.
Hala gece olunca yanımda uyuyordu fakat kitaplarını yanımda okumuyordu artık.
Okuduğu satırlarda sürekli değişen yüz ifadesini, gözlerinden inip boşalan duygu vagonlarını göremiyordum.
Yüzüme direkt bakmıyordu.
Gözlerindeki merak ve ilginin yerini derin bir keder almıştı.
Bir suçlu gibi kalakalmıştım öylece.
Bir şeyler oluyordu.
Zamanın kırılma noktası yakın; ben mavime uzaktım.
Kararımı verdim.
Aklım çiçeğimde.
Bedenim ondan uzakta.
Düşüncelerim beynimi kurt gibi kemirirken, günden güne soluyorum.
Günden güne soluyor yersiz yurtsuz, köksüz çiçeğim.
Elimden bir şey gelmiyor.
Adil olmak ne kadar zormuş?
Adaletin terazisi ne kadar ağırmış meğer!
Mecbur kalmadıkça uğramıyorum yanına.
Geceleri hala yanında uyuyorum.
Daha doğrusu uyuyamıyorum.
Sokak lambasının ışığında, dalga sesleri eşliğinde soluşunu izliyorum an be an.
Bazen öyle geliyor ki kendimi bıraksam öleceğim.
Tam vazgeçmek üzereyken kendimden, o el kalbimin üstüne yaslanıyor.
Birazını çekip alıyor karamsarlığımın.
Yerine ümit koyuyor.
Uzun zamandır kendim için nefes almıyorum.
Vedalaşmak için uygun bir zamandı.
Işığı kapamış beni izliyordu yatağında.
Muhtemelen farkında değildi gözlerinin karanlıkta yaydığı ışıktan.
İçinde kopan fırtınanın sesini dinliyordu.
Dudakları arada bir kıpırdıyor, derin bir soluğu koyuverdikçe hafifliyordu bedeni.
Saatlerce izledim yüzünü.
Her çizgisini hafızama kaydettim.
Parmaklarına baktım.
Kara kalem resmimi çizdiği o günün anısı canlandı gözümde.
Eğilip kulağıma söylediklerini anımsadım.
Ben de memnundum onu tanımaktan.
İyi ki vardı.
İyi ki düşmüştüm avuçlarına.
İyi ki solana dek aynı havayı teneffüs etme şansım olmuştu.
Keşke soluşuma şahitlik etmek zorunda kalmasaydı.
Keşke gözlerine oturan kederi çıkarıp atabilseydim yerinden.
Keşke, o da bir çiçek olsaydı aynı dalı paylaştığım.
Keşke …
O gece güneş doğana dek izledim onu.
Her çizgisini beynime kazıdım.
İçimde kötü bir his vardı.
Duaya sarıldım.
Anılara…
Hayatla aramda bir serçe parmağı bağ vardı.
Korkuyordum.
Sabah ezanıyla dalmışım uykuya.
Rüyamda, dalgaların arasında yüzüyordum.
Uyanınca pencereyi açtı hemen.
Utangaç ve ürkek bir tavırla yüzüme baktı.
Olanca cesaretimle yüzüne baktım.
Odadan çıkar çıkmaz son gücümle titrettim bedenimi.
Kısacık hayatım film şeridi gibi geçerken gözlerimden sonsuz bir mavinin üstünde dans ederek ilerliyordum.
Deniz beni kucakladı.
Ben ona sarıldım.
Mavi her yanımdaydı artık.
Ben mavinindim.