27
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2300
Okunma


Aslında tanımıyorduk birbirimizi. O yarı-zamanlı olarak bir öykünün içinde noktalama güvenliğinden sorumluydu. Bense mürekkep tarlalarının nadasında çalışan bir memurdum. Mektuplaşmalarla başladı herşey. O ilk mektubunda hangi harfe benzediğimi sormuştu. Bense ona hangi sessizliğe... Sonra o bana defterimin arasında kuruttuğum su damlacıklarını sordu. Bense ona güllerin içinde kuruttuğu kırmızıların nedenini.
En sonunda kâğıtlar cümleleri kendilerine saklamaya başlayınca buluşmaya karar verdik. Taksim’di o günün adı. Ve saat Orhan Veli şiireviydi...
İstiklâl’e ilk adımını atmıştı ki, suyun üzerine yazdığım o cümleyi gördü. Tanıdı el yazımı.
"Kim o"
Şaşırdı da biraz.... Peşinden bir adım daha attı. Çalınan müziklerin üzerine yazdığım notu gördü:
"Deme"
Yine şaşkındı. Bir adım daha attı. Kaldırımın üzerine sesimle yazdığım cümleyi gördü.
"Boşuna"
Gülümsüyordu o an.. Ben de öyle düşünmüştüm ki gülümseyişindeki notu gördü.
"Benim ben"
Bir adım daha attı sonra. Cümleler ona yolunu gösteriyordu.
"Öyle bir"
Derken karşısında beliren merdivenleri çıkmaya başladı.
"Ben ki"
Bir basamağın üzerine yazılan o yazıyı gördü sonra:
"Gelen kapına"
Bir basamak şiir olup ona tırmandı:
“Baştan”
Karşısında kendisine ahşabıyla gülümseyen kapıyı görüp içeri girdi.
"Başa"
Ve bir sandalyesinin sırtındaki son cümleyi gördü gözleri.
"Sen"
Oturunca sandalyeye masada bir Özdemir Asaf kitabı buldu. İçinde bir ayraç. Kendim yapmışım ayracı.Üzerinde bir not:
"Seni bu kitabın içinde bekliyordum. İstediğin şiire otur lütfen. Ben diğer sayfaları toplayıp, geliyorum."
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.