Hakikat aleyhine hürriyet olamaz. -- salazar
Ümit İpekçeker
Ümit İpekçeker
@umitipekceker

AVA GİDEN AVLANIR

11 Aralık 2012 Salı
Yorum

AVA GİDEN AVLANIR

2

Yorum

0

Beğeni

0,0

Puan

852

Okunma

AVA GİDEN AVLANIR

AVA GİDEN AVLANIR

Ava giden avlanır sözünü tevekkeli atalarımız boşuna söylememişler.

Atalarımız söylemişler de; sahibi olduğu ipekli dokuma atölyesinin giriş kapısının üstüne astığı metal tabelaya, lakabı olan Sarı tanımlamasını koyan Şakir usta acaba bu özlü sözü duymuş muydu, duymuş olsaydı, yaptığı hayati hatayı yine de yapar mıydı?

Sarı Şakir ustanın dokuma atölyesi, Bursa’nın doğu çıkışında istikametinde yer alan Ankara asfaltının alt kısmında kurulu Duaçınar semtindeydi.

Üstünde kiracı bir ailenin ikamet ettiği binanın alt katındaydı.

Dokuma atölyesiyle eve çıkan merdivenlere açılan ikinci katın kapısı yanyanaydı.

Atölyeye girişi sağlayan kapı solda,ikinci kata çıkmaya yarayan kapı sağdaydı.

İkinci katın kapısı açılınca 1,5 metrelik küçük bir düzlükten sonra yukarı çıkan 18-20 ayak beton merdivenden çıkanların, sol tarafta kalan atölyenin içine düşmesini engellemeyi amaçlayan tuğlayla örülmüş duvarın yüksekliği olsa olsa 1,5 metreydi, bu yükseklik de çocuklar hariç tutulursa merdivenlerden yukarı çıkanların atölyeyi gözlemesine yaradığı gibi, atölyede çalışanların da kafalarını hafifçe yukarı çevirmeleri halinde yukarıya çıkanları rahatça görebildiği konumdaydı.

Üst kata outran kiracı aile, anne, baba, en büyüğü gelinlik çağda bir kız, ondan sonra yeni yetme bir erkek çocuğu, onu takiben ilkokul 3. Sınıfa giden bir oğlan çocuğu ve en küçüğü de henüz bir kaç aylık kız çocuğuyla birlikte toplam 6 kişiydi.

Anne, doğumdan 1,2 ay sonra bebeği en büyük kızına teslim ederek doğum iznine ayrıldığı tekstil atölyesine geri dönmüştü.

Baba yine bir tekstil dalında, kendine ait küçük bir işyeri olan biriydi ve ayyaş denilecek kadar sarhoş biriydi.

Yeni yetme çocuk da ilkokuldan sonra babasının küçük atölyesinde çırak olarak hayata atılmıştı.

En küçük çocuk olan bebek ise ablasının insafına bırakılan, mama veririrse yiyen, verlimezse acıktığını ancak ağlayarak belli edebilen masum bir yavruydu.

Minik bebeğin emanet edildiği abla, kız olmasına kızdı.

Fakat halk arasındaki tabirle anasının kızıydı…

Belgin adındaki bu anasının kızı, bekaretini o civardaki bir havlu dokuma atölyesinde çalışan Murat’ın türlü evlenme vaadine kapılarak teslim etmişti.

Aslında Murat’ın kızla evlenmek gibi bir düşüncesi hiç bir zaman olmamıştı.

O, sadece gönlünü eğlendirecek, fırsat bulduğunda da cinsel arzularını karşılayacak her hangi bir dişinin peşindeyken, bir şans eseri Belgin’le tanışmış, bir kaç mektup teatisinden sonra da arkadaşlığı ilerleterek işin içine cinselliği de katınca, olan Belgin’in kızlığına olmuştu.

Bekaretini Murat’a teslim edince de o, sadece anasının kızı tanımlamasıyla nitelenir olmuştu.

Murat; yakında askere gideceğinden kızdan bir an once kurtulmak istiyordu, bu nedenle de plan üstüne plan yapıyordu.

Bir gün hiç umulmadık bir yerde, Şükraniye’de kurulan Salı pazarında Belgin’in genç biriyle pazarda dolaşırken görünce, aradığı fırsatı bulduğunu düşünerek sen beni aldattın diyerek kızla selamı, sabahı, muhabbeti kesivermişti.

Her ne kadar kız, o benim dayımın oğluydu, sen yanlış anladın dese de aklına koyduğunu yapan Murat, kendindeki mektup, kendi görüntüsünün kesilerek çıkarıldığı resim vs.yi ortak bir arkadaşlarıyla yollayınca da Belgin’in kaderine razı olmaktan başka yapacak bir iş kalmamıştı.

Evlenme vaadine kapılarak bekaretini teslim ettiği dokumacı genç adinin adisi çıkmıştı, genç kızın kaymağını yemiş, posasını kaldırıp atmıştı.

Bu kadarla kalsa yine de iyiydi de bazıları için adiliğin ne sonu ne de sınırı vardı.

Murat’da adinin adisi olduğundan, genç kızla yaşadıklarını kahvedeki arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatıyordu.

İlişkilerini anlatırken işin o kadar detayına iniyordu ki anlatılanlar kağıda dökülmüş olsa, ortaya kırmızı değil, kıpkırmızı noktalı, pornografik bir kitabın, belki de filminin çıkması işten bile olmayacaktı.

Murat’ın arkadaşlarına anlattığı adilikler olayı dinleyen arkadaşlarının da kendi arkadaşlarına anlatmasıyla da suya atılan taş misali giderek genişliyordu.

Ankara asfaltının aşağı kesiminde yer alan, doğuda Gökdere’yle, batıdaki Arabayatağı köyü arasında dokuma atölyelerinin yer aldığı bölgede meseleyi duymayan kalmamıştı.

Öyle ki ,evlerinde çeşme bulunmadığından, kullanma suyunu evlerinin bir sokak altındaki suyu içilemeyecek kadar kaba olan tulumbadan karşılarken,önüne çıkan biri kızla arkadaşlık kurmak istemiş, kızının terslemesiyle de; Murat’a gelince şapır, şupur da, bize Allah’a şükür mü diyorsun.

Kızım, fiyatın nedir?

Sen benim gönlümü yap, ihtiyacımı karşıla, parası neyse veririz diyerek kendi aklınca rajon kesmişti.

Yol kesici sapığın kinaye lakırdıları kızı fazlasıyla üzmüş, su doldurmadan kovalarını kaptığı gibi koşarcasına eve kaçmış, yatak odasına girerek yattığı yatağın üzerinde gözleri şişene kadar ağlamıştı.

Geçen zama içinde, söylentiler ayyuka çıkınca, eve gelen dünürlerin ayakları bıçakla kesilir gibi kesilmişti.

Çok değil, daha şunun şurasında daha bir kaç ay öce haftada bir genç kızın kapısını aşındıran dünürler birden ortadan kayboluvermişlerdi.

En sonunda kızından gerçeği öğrenen anne, önce kızına sağlam bir dayak atmış, yüzünü gözünü morartmıştı.

Kızının perişan halini gören baba meseleyi öğrenmek isteyince de ana kız söz birliği ettiklerinden kızın merdivenden düşmesi sonucu yaralandığı masalını anlatarak babanın merakını gidermişlerdi.

Babanın sırlarını öğrenmesi tehlikesi atlatılınca da ana kız oturup ne bundan sonra ne yapmalarını düşünmüş, taşınmış, neticede kızın, evlerinin yakınındaki atölyelerde çalışan gençlerden birisini etkiliyerek yamanmasını kararlaştırmışlardı.

Ana-kızın haince tezgahladığı plan en kısa zamanda yürürlüğe konulmuştu.

Genç kız, evlerinin önünden kim gecerse geçsin, kendini teşhir ederek davetkar davranıyordu.

Kiminin yolunu kesiyor, tesadüfen karşılaşmışcasına gülücükler dağıtıyor, yaklaşmaya cesaret edenlere elini uzatıyor, ayak üstü muhabbete davet ediyordu.

Biraz kararsızlara da çok daha etkili bir yönteme müracaat ederek üst kattaki evlerinin camını açıp iri ve diri göğüslerini gözüne kestirdiği gence göstermek suratiyle aklını çelmeye çalışıyor fakat bir türlü emeline ulaşamıyordu.

Civardaki gençler, kızın kurduğu tuzağı fark etmişlerdi, sadece karşıdan bakarak durumu idare ediyorlardı.

Kız anasının etraftaki gençlere karşı çok çömert davranması da gençlerin aklına yepyeni senaryolar getirmişti, kendilerine verlen meyve, şeker, lokum gibi yiyecekleri okunmuştur düşüncesiyle ret etmelerine neden oluyordu.

O senenin baharı yerini yaza terk etmişti, havalar iyicene ısınmıştı.

Yazın gelmesiyle beraber, Sarı lakaplı Şakir usta o güne kadar o meslekte görülmeyen bir uygulamaya geçmiş, mutat olan işyeri sahibinin gündüz çalışması kuralını terk etmiş, gece vardiyesini üstlenmişti.

İşyeri sahibinin gece vardiyasine gelmesini, dokumacılıktaki yerleşik teamüllere aykırı olmasının nedenini once anlamakta zorlanan civardaki esnaf, bir gece yarısından sonra, tesadüfen, bekar olan Sarı ustanın ziyaretine giden Belgin’i görünce işin sırrını çözmüşlerdi.

Koca avcısı azgın kız, en sonunda evlerinin altında faaliyet gösteren Sarı Şakir’e kancayı atmış, gece ziyaretlerine başlamıştı.

Civardaki esnaf, yediden yetmişe kızın niyetini bilirken ve uzak durmayı tercih ederken, Sarı ustanın kızın ağına düşmesi meseleyi b,lmemesinden değil,hazır fırsat çıkmışken durumdan istifade etmenin cingözlüğüyle kızdan faydalanmak istemesindeydi.

Neticede kız, ana babasının uyuduğuna kanaat getirdikten sonra, jakara çıkmaya yarayan merdivenin biraz yer değiştirilmesiyle aradaki perde duvarı rahatlıkla aşarak atölyeye geliyor, merdiven altında hazırlanan boş iplik cuvallarından oluşturulan yer yatağında güreşe hazırlanırcasına çıkıyor ve varki her seferinde sırt üstü düştüğünden tuşa gelerek kan ter içinde kalıyordu.

Sarı ustanın yaptığı, tedbirini aldın mı? Ben çocuk sahibi olmak istemiyorum, zevk alacağız darken başımıza dert açmayalım yollu uyarılarına kız gülüp geçiyor, ben sağlamcıyım, sen keyfine bak diyerek cevap verince de Sarı ustaya kıza inanmaktan başka bir care kalmıyordu.

Aslında o da kendine düşen sorumluluktan kaçmaktan az da hoşnut değildi hani.

Şapka, kasket, fötör gibi tedbirlere boş vurmak da neyin nesiydi?

Madem kız tedbirini alıyordu o’na da işin keyfini sürmek düşüyordu.

Kızın fırsat bulduğunda çıktığı gece güreşlerinin başlamasının üzerinden 6 ay geçmişti.

Bir gün kız, eline Şakir ustanın iş yerine gelmesine bir saat kala çıkınını alarak evden çıkarak, güreş ortağının Yeşil semtindeki evine giderek kapıyı çaldı.

Kapıyı Şakir ustanın yaşlı annesi açmıştı.

Yaşlı kadının; kimi arıyorsun hanım kızım? Demesine aldırmadan içeri girdi, üzerindeki pardesüyü holdeki askıya asarak odaya girdi, baş köşeye kurularak oturdu.

Yaşlı kadın durumdan bihaberdi, bir kez daha kızın ne istediğini sordu.

Ben senin gelininim dedi azgın kız gülümsemesini saklamaya gerek duymadan.

Yaşlı kadın vaziyeti anlayınca, telefona sarıldığı gibi oğlunu eve çağırdı.

Evde bir aksilik olduğunu annesinin telaşlı konuşmasından anlayan Sarı usta, o hırsla telefonu yere atarak kırdı.

Çalışan makineleri birer birer kapattı, atölyenin kapısını kilitledi, Ankara asfaltına çıktı, ilk rastladığı taksiye el atarak durdurdu, araca bindi, Yeşil’e diyerek şöföre yolu tarif etti.

Evlerinin sokağının girişinde taksi ücretini fazlasıyla ödedi, cebinden çıkardığı anahtarla içeri girdi, odada oturan misafiri görünce de resmen şoka girdi.

Sen burada ne arıyorsun? Diye sordu gözlerine inanamayan insanların ses tonuyla, sürekli tuşa getirdiği güreş partnerine.
Ben bu evin geliniyim dedi kız sırıtarak, artık benim evim burası.

Kızın bu önceden düşünülmüş bu cevabıyla nasıl bir açmaza girdiğini kavrayan Şakir usta, allem etti, kallem etti, kızı evden çıkmaya razı edemedi.

Sen beni nasıl fırlatır atarsın? Diye sordu kız hınzırca bir yüz mimiğiyle.
Ben karnımda senin çocuğunu taşıyorum.

Bugün daktora gittim.

2 aylık hamileyim, sen de bu çocuğun babasısın demesi de Şakir ustanın kızı evden atma girişimlerini önleyememişti.

Şakir usta; kızın kurduğu tuzağın utancıyla düştüğü müşkül durumdan kurtulabilmek için zor kullanmaya karalı olduğunu hissettirse de kız Nuh diyor, peygamber demiyordu.
İçerideki gürültüler dışarı taşmış, bazı komşular kapıya birikmişler, neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Komşularının merakla kapıya yığılmasından rahatsız olan yaşlı kadın, oğluna dönerek, madem bir hata yapmışın, daha fazla rezil olma.
Kız bu gece bizden ayrı bir odada kalsın, yarın babasına gider, durumu izah ederiz, kızlarını da iade ederiz deyince geçici bir sure durum sükuna kavuşmuştu.

Akşam kararlaştırdıkları gibi, ertesi gün, erkenden, kızın evine giderek kızlarını geri almaları konusunda dünürlerini! İknaya çalışsalar da kız babası namus timsali kesilerek; biz kullanılmış malı geri almayız, geri getirmeye yeltenine de dünyayı dar ederiz, gerekirse kan akıtır, can alırız deyince papucun pahalı olduğunu gören Şakir usta kuyruğunu kıstırarak evine dönmekten başka bir care bulamamıştı.
Kız babası damadını! Vurmasa da konuyu mahkemeye taşımaya kesin kararlıydı.

Dava dilekçesini kafasında tasarlamıştı bile.

Kız Savcılığa gidecek, kendisine öğretildiği gibi ifade verecek, Sarı ustanın tecavüzü sonucu hamile kaldığını, sapık tecavüzcüden davacı olduğunu bildirecekti.
Bundan sonrası Şakir usta için aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyıktı.

Kırk satır mı, kırk katır mı misali kıvkıvrak kuşatılmıştı.
Kızın babası vurmaktan vazgeçse bile konunun mahkemeye taşınması halinde derdini anlatana kadar kim bilir ne kadar zaman cezaevinde yatmak zorunda kalacağı gerçeği akılsız başına dank edince, yapılacak yegane iş, kıza bir gelinlik giydirip nikah masasında içinden gelmese de ’’evet’’ sözcüğünü söylemekti.
Ne ummuştu ne bulmuştu?

Ücret ödemeden, yalnız gecelerini paylaşacağı bir kadın bulduğunu sanmışken, yediği çalımla gerçekten de bedavadan az kullanılmış bir karı sahibi olmuştu!
Kendisine kurulan tuzağı önemsememiş, yatırır fırçamı atarım, zevkime bakarım, öteye geçerim diye düşünerek nefsine uymuştu, ava giderken avlanmıştı.
Nikah masanına oturduğunda, deftere imza atarken aklından geçeni çok az insan tahmin edebilirdi.

Sarı Şakir ustanın aklına gelen soru, şeytanın fısıldadığı bir soruydu.
Acaba son tahlilde hangisi altta kalmış, hangisi üste çıkmıştı?

Hangisi diğerinin sırtını yere çivilemişti, tuşa getirmişti?

Paylaş
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Ava giden avlanır Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ava giden avlanır yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
AVA GİDEN AVLANIR yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Meyil gözlü
Meyil gözlü, @meyilgozlu
17.12.2012 11:10:55
heyecanla okudum güzeldi tebrikler
ö.ç.m
ö.ç.m, @o-c-m
11.12.2012 19:48:08
Bir şiirinizi de okudum. Şiirde düz yazı kadar başarılı değilsiniz. Bu tür hikayelerde usta olduğunuz ise ortada. Tebrik ediyorum. Başarılar.
© 2025 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.