9
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1232
Okunma


Aslında beni etkileyen, konuştukları adam epeyce uzaklaştıktan sonra arkasından bağırması oldu: "Bir daha da buraya gelme! Gelsen ne alacan? İstersen gel, bennen bekle burda. Zaten sabahtan beri yaptığım otuz liralık satış..."
Öbür adam yanındakiyle söylenerek uzaklaşırken, bu bağırma üzerine dönüp bağırarak laf yetiştirdi. Yanındaki koluna girip çekiştirerek götürdü. Uzaklaştıkları için sabahki kardan sonra yağan yağmurun sesine karıştı, yarım yamalak bir- kaç kelime: "Öde... biliyorum..."
Adam, pazarın cami tarafındaki girişinde duruyordu. Kendinin miydi, arkada duran kamyon, başka bir satıcıya mı aitti, belli değildi. Yere serilmiş naylon üzerine dökülmüş bir iki çuval patates ve soğanın başında ellerini oğuşturarak bekliyordu. Aynı naylonun üzerinde de yarım yarım üç- dört çuval duruyordu. Güneşli bir havadan sonra başlayıp çoluk çocuğu heyecana boğan aceleci kar durmuş, arkasından yağan şakır şakır yağmur da yerini seyrek damlalara bırakmıştı. Meyve kasalarının bazılarının üzerinde hâlâ kar duruyordu.
Müşteriler yağmurdan korunmaya çalışarak tezgahları tarayıp ürünlerin en kalitelisini ve de en hesaplısını alma telaşındaydılar. Sakinleşen yağmurun tekrar bardaktan boşanırcasına yağmayacağının garantisi yoktu. Pazarcı esnaftaki durgunluk herkese yansısa da, karısıyla beraber tezgahını açan Delibozuk, esprili çığırtkanlığından kaybetmemişti: "Bak şu baldırcanlara, domatislere ablam! Ebem ölsün taze değilse! Organik bunlar, organik! Gaynanam öldü, daha cenazesini galdıracam, acelem var; bedavaya satıyom, haydi!"
Bir yandan tezgahların üzerine açılan brandaların üzerinden akan sulardan korunmaya çalışarak, diğer yandan minik göllere dalmadan alışverişini bitirmek için büyük ustalık gerekiyordu. Gözü tezgâhları tararken, elindeki alışveriş arabasının birine mi çarptığı, üzerine su mu sıçrattığını umursamayanlardan sakınmak ise daha büyük dikkat istiyordu.
Bir elini oğuşturan, ayaklarının üzerinde ağırdan yaylanarak ısınmaya çalışan adama, bir yerdeki patateslere, soğanlara baktım. Adam mı daha zavallı görünüyordu, satmaya çalıştıkları mı, belli değildi. Hiç değilse bir- kaç kilo almak istedim, ama bu havada arabaya kadar gidip elimdeki torbaları bırakıp tekrar pazarın öbür ucuna gelmeyi de gözüm kesmedi.
Yazmaya niyetlenip de tembelliğime kurban ettiğim pek çok olay gibi, bu da aklıma geldikçe içimde bir yerleri sızlatarak öylece kalıp gidecekti: Sabahın erkeninden kış ikindisine kadar otuz liralık satış yapabilmiş ve alacaklısı iş yerinde yakasına yapışmış adamın hikâyesi... Neler düşünmedim ki, şu kış gününde...
Öyle olmadı işte... Aradan geçen dördüncü günde gazeteye düşen, gözü bantlı bir haberden sonra yazmakmış nasip: "Pazarcı Cinayeti" diye manşet atmış gazete. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan yaralı, kurtarılamamış. Pazar yerinde alacağını isteyen şahsı öldürdükten sonra kaçan pazarcı M. ise saklandığı eve yapılan baskınla kısa sürede yakalanmış. Olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği bildirilmiş...