23
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2473
Okunma

"İnecek var" dedi kadın. Kol çantasını boynuna asmış, elinde nar yüklü bir sepet. Pencereden geride kalan durağa bakıyor. Kalkıyor sonra. Sağa sola kaykılıyor, düştü düşecek. İri de bir şey. Yanındaki ince çocuk ürkmüş gözlerle takip ediyor onu. “İnecek var şoför efendi.”
Şoför, yolculuğun başından beri bir tuhaf. Gözleri yolda. Uyanık ama uyur gibi. Vites kolunu iki bacağının arasına alan adam dürtüyor onu. “İnecek varmış aga.”
Yağmur yağıyor. Ne güzel diyor şoför içinden. Sular şerit gibi kıvrılıyor gözlerinde. Her damla düştüğü yeri bulandırıyor. Hayat böyle güzel. Silecekleri çalıştırıyor sonra. Ne güzel diyor gene. Karısı uyumadı dün gece. Döndü durdu yatakta. Eskiden böyle yapmazdı. Yattığı köşe çukurlaşıncaya kadar yerinden kıpırdamazdı. Ölü gibi. Hissiz, nefessiz şevksiz.
Sabaha karşıydı, kalktı çay koydu kadın, sonra yeniden yatağa girip bir sigara yaktı. Adam yorganın altından baktı karısına. Ne çirkin şu kadınlar sabaha karşı. Saçları tepeye toplanmış, bolarmış penyelerinin üstünden göğüslerini kaşıyorlar. Ne çirkin.
Saat yedide masadaydılar. Kadın sigarasını söndürdü çay bardağında. Hiç konuşmadılar. Kalkıp bir şarkı açtı kadın. Radyolar ne çok seviyor sabahı. Fıkır fıkır her şey. Bu dünyanın bir yerinde gerçekten mutlu insanlar mı yaşıyor yoksa? Kimin için, arabaya sen bin faytona ben? Sunucu ağzını niye yayıyor öyle. Kapattı radyoyu. Kirli pencereye baktı şoför. Uzun uzun baktı. Çay içti, pencereye baktı. Karısı bir kağıt uzattı ona. Postacı bıraktı, dedi. Sonra kalktı masadan, yatağa girdi.
“Öğrenim kredisi borcunu ödemediğin bize malum oldu ey vatandaş. Hep olur ya zaten. Şüphesiz biz trafik ışıklarını ve ihtiyarları her şeyi görsün ve bize bildirsinler diye var ettik. Pencereye bakma öyle. İki gün içinde. Bak seni tehdit etmek istemiyoruz. And olsun ki, biz esirgeyen ve bağışlayanız arada. İşimize yarıyorsun, sallayarak uyutuyorsun diğerlerini mütemadiyen. Biz uyutanları severiz şüphesiz. Fakat sen yine de borcunu öde. Adımızın arkasında “ana” var ama Allah bize sınırsız bir evlat sevgisi bahşetmiş de değildir nitekim.”
Kalktı, kanepenin kenarına sıkışmış ceketini aldı. “Allah belasını versin bu devletin” dedi duyulur bir sesle. “Okut, iş verme. Sonra para iste.” Karısı güldü içeride. Titreyerek hem de, yaylar gıcırdadı. Kocasının yastığını alıp, kendi yastığına kat etti sonra. Uyuyacak şimdi. En güzel uyurken geçiyor burada zaman. Hem şifa getiriyor uyku. Yara yiyici balıklar çıkıyor toplu mahalle rüyalarından. Evlere dağılıyorlar. O gece kim en çok dayağı yemiş, ya da tecavüze uğramışsa oraya gidiyorlar. Kapı eşiklerinde, paspas kıyılarında, pencerelerde, saksı altlıklarında, çekmecelerde…her yerdeler. Uyuyanları kolluyorlar ve onları incitmeden yaralarına sızıyorlar.
Ey uykusuz Allah, uyut beni diyor kadın. “Bu devletin de belasını ver. Koruyorlar beni sözde. Şimdi karakol nöbetçisi ekmek arası peynir yiyordur.” Bacağına kayıyor elleri. Acı artık mutluluk verici bir şey bazıları için.
“Oğlum duymuyor musun? Te nere geçtin. İnecek var.”
Gülüyor şoför.
“Burda inmek yasak ana. İlerde, ilerde…”
Kadın buğulu camı siliyor hırkasının koluyla, yapışıp dışarı bakıyor. Okul müdürünün karısı çağırdı onu. Belini çektirecek. Çocuğu olmuyor onların. Ne biçim yağıyor böyle.
“Nasıl dönerim onca yolu.”
“Rahmet yağıyor ana. Göğe baka baka git işte.”
“Hay ananın” diyor kadın. Kapılar açılıyor. “Allah belasını versin bu devletin. İki durak sıkıştır şu araya batar mısın?”
Ekmek arası peynirine baktı polis. Elleri ıslak, ekmeğin kağıdı ıslak, ekmek ıslak. Karşı damlardan ve yol kenarından sarı sular akıyor. Küflü bu illet mahalle küflü, diyor içinden. Şu evlerin en az yarısında çay kaynıyor şimdi. Pencereleri buharlı olanlarda mesela. Yarısında ihtiyar, yatalak hastalar var. Şişkin bezlerinin üzerinde bir tüy kadar hafifler. Başlarında öfkeli kadınlar dikiliyor. Avuçlarında bir dolu ilaç. Akıllarından şu ilacı az fazla versem diye geçiriyorlar. Bu uyusa, bir daha uyanmasa. Anneme giderim böylece, bir hafta kalırım. Çarşıdan hemen dönmem. Öğleye kadar uyurum. “Bunlara para veriyorlar bir de” diyor polis. “Hasta bakma parası. Bu devletin Allah belasını versin.” Ekmeğini karakolun önündeki çöpe atıp kulübesine giriyor sonra.
Radyoyu açıyor. Şimdi haberler ve para durumu. Birileri çatışmışlar bir yerlerde. Taşlar sopalar, biber gazları coplar beliriyor gözünün önünde. Sonbahar, yapraklar dökülüyor polis otosunun üzerine. Yakası yırtık adamlar, ağzından salyalar dökerek bağıran kelepçeli kadınlar her yerde. Balkonlar dolu. Hepsinin arkasında Boğaziçi Köprüsü. Topunu kolunun altına sıkıştıran bir çocuk çöp kutusunun arkasından bakıyor olan bitene. Bağıranlardan biri polisin kız kardeşi. Adamlar ve pazar çantalı kadınlar koşarak geçiyorlar önünden. Hiç böyle koşmalar görmemişti. Bacak nasıl bu kadar açılırdı, nasıl o kadar öteye zıplayabilirdi bir insan. Kız kardeşi başka bir polisin elinde. Göz göze geliyorlar. Ağzını şişirip yere tükürüyor kız. Böyle değildi Serap eskiden. Sofraya tabak dizerdi anasıyla. Pencerenin camında saçlarını tarardı. Çay yapıp bulaşık yıkayan, el süpürgesini ters çevirip banyoya bırakan, büfenin tozunu alan, komşu gezmesine giden kızlar hiç böyle olur mu?
Başını camdan uzatıp dışarı bakıyor. Yağmur ne tuhaf. Göğün kara delikleri delinmiş sanki. İçlerine biriken ne varsa döküyorlar. Daha güzel görünüyor gözüne evler ve yollar. İyi ki bu şehre tayin oldum, diyor içinden. Sakin ve mutmain her şey. Bir bu gök deli. O her yerde böyledir ama. Ziyanı yok.
Karşı kaldırımdan kör bir köpek seğirtiyor çöpe doğru. Islanmış, yama gibi yapışmış kulakları kafasına. Ekmeği kokluyor. Peynir. “Ah bu atılır mı? Bir memura yakışır mı çöpe ekmek atmak. Hem de peynirli. Bu devletin Allah belasını versin. Bütün kanunlar ve düzenlemeler insanlar için. Doymuyorlar, beğenmiyorlar bir de.”
Muhtarın karısı Cemile, kaynanasının odasında şimdi. Ortalık idrar kokuyor. Kalın, kahverengi perdeleri var bu odanın. Hiç hava akımı yok. İhtiyar kadın ağzından çıkardığı dişlerine bakıyor. Bakacak ne var başka. Başını kaldırsa o paslı gözleri görecek. Gelin arkasında gizlediği yastığı gösteriyor ihtiyara. Cinnet her sabah bir kere yoklar bu evi. Bacadan girer kıvrıla kıvrıla. Saati yalar, çöpü karıştırır, kapıların altından sızar odalara. “Bak koca nene bak” diyor gelin. “Bir yastıklık canın var, bak.” Sonra yastığa sarılıp ağlıyor. Söyleniyor içinden o da: Allah belasını versin bu devletin. Ne vardı o parayı verecek? Remzi alır mıydı anasını bakmak bedava olsaydı. İhtiyar, dişlerine bakıyor hala. Ne kadar aşındılar böyle. Sanki yediği demir. Yuttuğu demir. Rıfkıgiller ölmüş müydü acaba? Saniye, Hafız Ayşe…Sakat torunları vardı. Üç yıl yaşamaz dediydi doktor. Hiç sala duymadı. Ah ne sıkı mühürlüyorlar pencereleri böyle. Birinin daha ölüp kurtulduğunu duyma saadetini aldılar elinden. “Allah belasını versin bu devletin. Başıma para koydular ölmeyeyim diye. Üç beş de zam yapıyorlar her sene. Şu tabak suratlı karı her ay para sayıyor bankanın önünde. Yaptığı bir bezimi çekip almak altımdan. Ah Yusuf Efendi, gör beni kimlere bırakıp gittin. Ters dön yerinde inşallah.”
“Saat kaç sence” diye fısıldıyor Serap. Yanındaki kıpırdar gibi oluyor. Hepsi bu. Bir süre –ki sürenin nasıl bir şey olduğu belli değil orda- müzeye kaldırılmış bir lahit kadar ıssız kalıyor oda. İniltiler karanlığa dağılıyor sonra. Biri komut veriyor, arkası geliyor. “Oy!” “Oy, oy oy oy!” En az on kişiler. “Sabah olmalı şimdi. Bir yerlerde insanlar tabaklarının dibini sıyırıyor tırtıklı dilleriyle. Koca okul çantalı çocuklar var kapı önlerinde. Anneleri zeytin ekmek koymuş mudur beslenmelerine? Balkonlarda çay bardaklı kadınlar var. Buharı yüzlerine tutuyorlar.”
“Bunları düşünmemelisin” diyor bir adam. Yüzü görünmüyor. Ama Serap tanıyor onu. Sürünerek sesin sahibine yaklaşıyor. Eliyle yokluyor göğsünü, sonra başını yaslıyor adamın omzuna.
“Zafer bizim olacak Serap. Bunları düşünme. Burada anneler ve sıcak ekmekler hayal etmek zaaf sayılır.” Gözlerini yumuyor ikisi de. Zafer elle tutulur ve yenir bir şey değil. Öyle boşlukta asılıyor. Gökyüzüne sinmiş parfüm kokusu gibi. Yukarı zıplasın herkes. Yukarı, daha yukarı. Dişlerimizle yakalayalım zaferi. Bir bayram müsameresinde tele takılı lokumları kapma yarışı gibi. Allah ipe bağlamış bütün parlak zaferleri. Aşağıdakiler yaklaştıkça yukarı çekiyor ipi. “Şüphesiz zafer bizimdir, bizim kalacaktır.”
“Bu devletin Allah belasını versin” diye mırıldanıyor odanın uzak köşesinden bir ses. “Fırınların ve göbekli ekmek ustalarının da.”
“ Bu sabah keki yakan annelerin de” diyor bir diğeri. Gülüyorlar. Altı gün oldu bugünle. Bugün oldu mu yoksa hala aynı gündemidirler bilen yok gerçi. Zaman burayı unutmuş.
“Niye karanlıkta tutuyorlar bizi?”
“Sinirlerimizi tahrip etmeye çalışıyorlar. Böylece çözülecek, sorularına sulanmış bir beyinle cevap vereceğiz.”
“Gerçekten haklı mıyız Önder?”
“Şüphesiz!”
Susuyorlar. Biri demir kapıya vuruyor biraz sonra. “Su getirin.”
Kel sivil toplum reisi rakı sofrası kurduruyor evinin damında. Bir saat önce dükkanın kepenklerini indirdi. Bir panzer geçti yakınından. Asfaltı kıra kıra kayboldu öte bir yerde. Belediye reisi çöpçü başını aradı. Toplanıp geldi üç beş adam. Kırık yolu küreklerle bir kepçeye doldurup mahallenin girişindeki anıtın dibine döktüler. Hep böyle oluyor. Ama bir türlü kısalmıyor mesafeler. Koştu evine geldi adam. Şimdi mutlu.
Orda yağmur yağmıyor. Gökyüzü bir pavyon şarkıcısının kostümü kadar ışıl ışıl. Arada uçaklar geçiyor. Yanıp sönen ışıklara bakıp kadeh kaldırıyor reis. “Tanrı özgürlükleri korusun!” Dernekten arkadaşları eşlik ediyor ona. Birlikte kızarmış tavuk budu yiyorlar. Bahçede homurtular var. Sazcılar tam saatinde gelmiş. Yanlarında kısa boylu bir kadın var. Çok acayip gülüyor o, yüzünün yarısı salkım saçak kök salmış bir ağız. Evin hanımı kapıda karşılıyor onları. Dam merdivenini gösteriyor eliyle. İki kadın göz göze geliyorlar. “Sen de kancalı iğne var mı?” Torbadaki kostümünü gösteriyor kadın. Evin hanımı gözlerini ondan ayırmadan yeleğinin yakasından çıkarttığı iğneyi uzatıyor. “Mersi şekerim. Bir de yer göstersen bana. Nerde hazırlanacağım ben.” Ahırı gösteriyor evin hanımı. O tarafta ışıklar cılız. Köpekler kuyruklarıyla oynuyorlar sıkıntıdan. Gösterilen yere giderek beş dakika içinde giyinip dönüyor kadın. Suratı asık şimdi. Reva mı ona bu hayat. Kuytu köşeler, kulis arkaları, lavabolar, yırtılmış çoraplar, dağılmış ruj…Bir gün pembe çiçekli beyaz çarşafları olacak onun. Rüyasında gördü bu sabah. Dede falan demedi, patronu Ramiz Bey verdi müjdeyi. Adam senetleri uzatıyordu ki uyandı. Yüce Allah ayıkladı pirinci bir gece. Bunları taş diye kenara ayırdı. Yine de umutsuz olamıyor insan. Çantasından çıkardığı küçük şişeyi başına dikiyor ve “Allah belasını versin bu devletin” diyor içinden. Ne vardı vesikayla adımızı çıkartacak. Verirdik yine vergisini. Fiş alırdık mesela bakkaldan. Haz vergisi ne garip şey.”
Kadın ve sazcılar yukarı çıkarken arkalarından bakıp “Bu devletin Allah belasını versin” diye mırıldanıyor evin hanımı. “Dernek ödeneğiyle karı oynatanlara göz yumulur mu hiç?” Avludaki köpeklere bakıyor biraz. İçeri giriyor sonra.
“Aga bizim çocuklar öldü ölecekmiş açlıktan” diyor birisi. Sivil toplum reisi kaşlarını çatıyor. “Blöf kardaş, blöf hepsi. Bütün grevler blöftür aslında.” Eğilip sofraya dökülen bulgur kırıntılarını topluyor. İsraf haramdır. Şüphesiz Allah bir yerlerde aç varken yere bulgur dökenleri hiç sevmez.
Çıkarın kağıtları diyor hocanım. Soru bir. Platon’un en meşhur eseri hangisidir? Kamil avcuna bakıyor. Orda Platon yok. Raşit’e dirsek vuruyor çaresiz. Raşit korkaktır. Derste öksürmez bile. Kağıdını açıyor azıcık. Yok. Kamil dürtüp duruyor. Arkadaşlık ne zamanlar içindir diye söyleniyor sessizce. Raşit ilk defa dönüyor ondan yana. Açtım ya bak işte diyor. Hocanım görüyor onu. Çık dışarı Raşit! Ama ben…Çık dedim sana. Kamil çok üzülüyor. Şimdi kim kopya verecek ona. Hişt oğlum, hişt! Raşit, cevabı söyle de çık bari. Kağıdını hocanın masasına bırakıp kapıya yöneliyor Raşit. Derin bir nefes alıyor. “Bir şey mi söyleyeceksin çocuğum?” “Evet hocam. Bu devletin Allah belasını versin!” Sonra sınıfa dönüyor. Bir devlet fısıltısı dolaşıyor sıraların arasında. Kamil gülümsüyor . Cevap bir: Devlet.
Devlet kaşınıp duruyor her saniye. Kulakları da çınlıyor aralıksız. Yerden on santim yukarıda, şişme yatağında uzanıyor o. Herkesin ayağını görüyor. Nereye gidiyorlar, nerden geliyorlar? Serçeleri ve ekmek kırıntılarını bir de. Fakat nasıl ezilmiyor? Çocukları var, rozetli, cetvelli, kalemli, abdestli, çizmeli, göbekli, cılız, nasırlı. Onlar nefes alıyor, devlet ana yaşıyor. Denizler, ormanlar, on sekize girmemiş sübyanlar, yerin altındakiler ve minare boyundan yukarılar hep onun. Posta kutularını ilk o açar. Hiçbir adresi unutmaz. Kadınların memelerindeki kistleri bile bilir. Sis onun, yağmur onun, kar onun. Gökyüzünün bir kısmı ve bütün kuşlar onun. Kardan adamlar, variller ve cinler onun. Havaalanlarında unutulmuş her şey ve çatışmalarda ele geçirilen mühimmat onun. Güneş ve ay interneyşınıl bir tek. Geri kalan her şey onun. Fakat o mutsuzdur. Kaşınıp duruyor böyle. Kulakları aralıksız çınlıyor. Kabusları var bir de. Sen ben gibi. Aşınmış sınırları ve tel örgüleri sızlıyor. Ne kadar çok sevişen ve ne kadar çok doğuran var böyle. Terliksi hayvanından şirketine kadar her şey gürültüyle çoğalıyor.
Gözlerini yumuyor gece olunca. Elektrik direklerinin fişini çekiyor bir köyün. Kimsecikler görmeden yığılıyor oraya. Herkes kadar sessizlik istiyor ve herkes kadar korkuyor sessizlikten aslında. Ellerini ceplerine sokup ıslık çala çala yürüyor karanlık köyün yollarında.
Bir traktör devriliyor o gece. Adam kurtarıyor kendini. İşlevsiz elektrik direğine bir tekme sallıyor. “Allah belasını versin bu devletin.”
A. ENGİNDENİZ
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.