15
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1617
Okunma
Suzan Hanım, oğlunun çok sevdiği makarnayı haşlamak için mutfağa girmişti ki kapı çaldı. Kapının zilini duyan bir buçuk yaşındaki oğlu Sinan, “Babam geldi!” diyerek Suzan Hanım’dan önce paytak paytak kapıya doğru koştu ama kapıyı açamadığı için annesi gelinceye kadar kapıyı küçük elleriyle yumruklayarak beklemek zorunda kaldı.
Suzan Hanım, kapıyı açtığında eşi, sinirden titriyordu adeta.
—Hoş geldin canım. Bu ne hal?
—Sorma! Diyen kocası, açılan kapıdan hışımla içeriye girerken, kendisine kollarını açmış bekleyen oğlunu görmedi bile.
Doğruca salona geçip bir koltuğa kendini atan Mehmet Bey, karşı duvarda bir uçtan bir uca uzanan akvaryumuna bakıp derinden bir “Ah!” daha çekti. “En çok da sizin için üzülüyorum biliyor musunuz?” dedi balıklarına bakarak. Suzan Hanım çatlamak üzereydi.
—Anlatsana be adam! Ne oldu da bu kadar sinirlisin. Hem durduk yere neden balıklar için üzülüyorsun ki? Oldun bittin balıklar! Biz yok muyuz, biz!
—Anlatacağım. Dur bi soluklanayım, üstüme gelme. Zaten sinirlerim tepemde! Bugün bizim ev sahibi geldi iş yerime. Onca milletin içinde attı savurdu. Neymiş efendim, ben ona sorup rızasını almadan zam yapmışmışım! Yaptığım zam devede kulak bile olmazmış! Ne yani? Bütün kazancımı ev sahibine mi vereyim? Devlet bana ne veriyor ki ben sana vereyim dedim. Demez olaydım! Bir esti, bir savurdu sorma! En kısa sürede çık evimden dedi. Anladın mı şimdi neden sinirli olduğumu. Hele balıklar, hele balıklar! O akvaryumu düzene sokuncaya kadar anam ağlamıştı benim. Nasıl taşıyacağım bu koca akvaryumu? Ah benim meleklerim!
Suzan Hanım, kocasının sorununu anlamıştı sonunda. Alttan almaya çalıştı önce ama yine balıklar ön plana çıktığı için biraz sinirliydi de.
—Bak canım, bu kadar üzülmene gerek yok. Allah, bir kapıyı kaparsa diğerini açar. Elbette kendimize göre bir ev buluruz ama biraz sabır lazım. Sinirlenme bu kadar. Hem ben senin balıklarına sinirleniyor muyum? Bir kez bile bana meleğim demedin; ama onlara diyorsun!
—Kıskandığın şeye bak, seni duyan da gerçek bir melekle aldatıyorum sanacak. Diyen Mehmet Bey’in sinirleri yatışmaya başlamıştı. Dudağında gülümsemeyle hemen yanında sırasını bekleyen oğlu Sinan’ı kucaklayıp, karısına döndü;
—Hadi canım, sen sofrayı hazırla da karnımızı doyuralım. Ev işini sonra düşünürüz.
Suzan Hanımın hazırladığı sofrada karnını doyuran aile, sonraki günlerde ev arama işini hızlandırdılar. Bir taraftan da yükte hafif pahada ağır eşyalarını paketleme başladılar. Bir pazar Mehmet Bey, arkadaşlarının yardımı ile akvaryumu da yere indirdi. Taşınma gününe kadar akvaryum yerde kalacaktı. Tabii uygun bir ev bulduklarında…
Evin hoppacık olması Suzan Hanımın oldukça canını sıksa da günlük işlerini elinden geldiğince yapmaya çalışıyordu. Bu arada akvaryumdaki balıklarda da gözle görülür bir azalma olmuştu. Azalıyordu azalmasına ama akvaryumun içinde balık ölüsü falan da yoktu. Mehmet Bey, “Nereye gidiyor bu balıklar?” diye sorduğunda karısı, “Yemiyoruz ya balıklarını, ne bileyim ben nereye gittiklerini” deyip kocasının sorusunu ağzına tıkıyordu.
Yeni bir ev bulmuşlar, taşınmak için pazar gününü bekliyorlardı. Aşağı yukarı ev toplanmıştı. Sadece, güncel ihtiyaçlarını karşıladıkları eşyalar ve mobilyalar kalmıştı ortada. Suzan Hanım, kahvaltıdan sonra oğlu Sinan’ı koltuğa oturtup, “Sinan burada otur, ben ortalığı sileceğim, kayıp düşme sonra!” dedi ve işine başladı. İşini bitirince mutfağa geçip bir sigara yaktı. Yorgunluk gidermek için oturmuştu ki, Sinan, “Anne! Sinan gelsin!” diye bağırdı. Suzan Hanım, mutfağın açık kapısından salondaki koltukta oturan oğlunu görüyordu. Gülümsedi.
—Sinan gelsin; ama düşmesin!
Sinan, oturduğu koltuktan arkasını dönüp kayarak indi. Tam salon kapısından çıkacakken geriye, akvaryuma doğru döndü. Suzan Hanım, oğlunu izliyordu. Akvaryumun yanına gelen Sinan, elini akvaryumun içine sokup hızlı hızlı döndürerek daireler çizdi. Sersemleyen balıklardan birini alıp ağzına attı. Ağzına atması ile yutması bir oldu. Suzan Hanım şaşkındı. Öylece oğlunu izledi. Sinan, ıslak elini üzerine silerek annesine doğru yürümeye başladığında Suzan Hanım kendine geldi. Telefona sarılıp kocasını aradı.
—Alo! Alo Mehmet!
—Efendim Suzan.
—Oğlumuz! Oğlumuz ölecek!
—Ne diyorsun sen? Aklını mı kaçırdın. Neden ölüyor oğlumuz? Ne oldu, nesi var?
—Balılar! Balıklar, senin balıkları yedi!
—Ne! Benim balıkları mı yedi, nasıl yedi?
—Hani balıklar azalıyordu ya.
—Eee!
—Sinan akvaryuma elini sokup balığın birini alıp ağzına attı! Yuttu, vallahi yuttu! Çabuk yetiş! Oğluma bir şey olmadan doktora götürelim!
Mehmet Bey, olayı anlamış, biraz rahatlamıştı ama balıkları için de üzülmüştü.
—Korkma hanım korkma! Çiğ balık yemekten hangi Japon ölmüş de bizim velet ölecek! Gitti benim meleklerim, gitti! Pardon, balıklarım!
28.10.2012/Emine UYSAL