14
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2141
Okunma
Anneme ithafen...
ÖLÜMÜN RENGİ MOR VE PEMBE
Eğer ki bıraksalardı, yanında gidebilirdim.
Arkama dahi bakmadan…
…
Dipsiz bir karanlığın gece artığında, yelin kol gezdiği ağacın yaprakları yüreklere eza edercesine kıpırdıyor. Saatin yelkovanın dahi dinlenmeye çekildiği bu saatlerde, meydandaki toprak kokusuna karışmış gecenin nemli ve tozlu nefesi, az sonra duracakmışçasına soluk alıp veriyor. Nar ağacının kıpırdayan bîçare yaprakları; rüzgârın tokadına dayanamayarak ölgün devinimlerle yere doğru süzüldükçe, kaldığı yerde onu kucaklayan tozlu nefes canlanır gibi oluyor. Toprağa geri dönüş gerçeği, meydandaki yaslı havayla bütünleşince hayatın hiçliği bir paçavra gibi ezilip çiğneniyor.
Göz kapakları az sonra kapanmaya meyilli olan insanlar, bunu fırsat bilip başlarını yana devirerek boyunlarına yaslanıveriyorlar. Kısa süre sonra bu ağırlığı taşıyamayacak olan boyun, acı bir kıvranışla başı savurunca uykulu gözler korkuyla açılıyor. Dudaklardan dökülen belli belirsiz bir duanın mırıltısıyla, baş ezgin bir halde aynı halini alıyor. Saatin yelkovanı ağır aksak ilerledikçe, ılık esen yel şiddetli bir poyrazın avuçlarında eriyip gidiyor. Başlar kollar ile titredikçe, ayaklar bedene doğru çekiliyor. İnsanoğlunun acayip ve gülünç olan korunma içgüdüsü uykuya dahi aman vermiyor.
Bu bekleyiş kimin için?
Şu an her şey saçma.
O, öyle düşünüyor.
…
İçinin çekildiğini hissediyor. Etrafın da olup biten her şey koca bir yalan! Şurada oturan herkesten, o an nefret ettiğini hissediyor. Neden burada sıra halinde olmuş bekliyorlar ki? Sahte geliyor her şey. Ve onları burada istemediğini hissediyor. Avazı çıktığı kadar bağırıyor. Defolup gitmelerini, kendisini ve onu yalnız bırakmalarını söylüyor.
Heyhat!
Hiç kimse umursamıyor kendisini. Hâlen başlarını boyunları taşıyan bu insanlar onu duymuyorlar gibi. Öyleyse burada işleri ne?
…
İlk gördüğünde ellerine sarılmıştı. Avuçlarının içi hala çok sıcaktı. Yanağını yapıştırdı. Yüreğinden akan gözyaşları avucunun içerisine aktı. Çarşafı kaldırıp yanağına dokundu. Gözleri kapalı ağzı hafif aralıktı. Islak dudaklarıyla öptü. Doyamadı. Bir daha öptü. Yeniden doyamadı. Sıkıca bedenine sarıldı. Bağrından bir çığlık koptu. Onu ayırmaya çalışanlardan, o an nefret etti. Silkinip etrafına ürpertici gözlerle baktı. Bir daha hiç kimse, onu ondan ayırmaya çalışmadı. Muhtemelen yanan yüreği fark etmişlerdi.
Öylece uyuyup kaldı. Gözleri açık olarak…
…
Gecenin karanlığında yeşil minarenin ışıkları parlayınca, buğulu bir sesin nağmesi meydanın ortasına hüzünle düşüverdi. Kulağına çarpan hüzün dalgalanıp, boğazının en ücra yerinde gizlice bekleyen bir elin içerisinde yoğrulmaya başladı.
Başını sert tahtanın üzerinden kaldırdı. Yanı başında duran varlığa tekrar dokundu. Elini üzerinde gezdirdi. Meçhul bir bakış ile etrafını süzdü. Her bir baş bir tarafa dağılmıştı. Bunu vesile bilerek, gece boyu yaptığı kaçamağı tekrarladı.
Düğümü çözdükten sonra çarşafın uçlarını iki tarafa doğru açtı. İncitmekten korkarcasına ve hiçbir şeye itina göstermediği kadar… Gözlerine dolan yaşları yazmasının ucuyla aceleyle sildi. Bunu doğruluğu var mıydı? Bilmiyordu? Lakin gözyaşlarını yüzüne damlatmamaya özen gösterdi.
Karanlığın orta yerinde salınan ay kadar güzeldi. Yüzünün çehresini ömrü boyunca hiç böyle görmemişti. Çizgi halinde olan dudaklarında, gizli bir mor tebessüm yerleşmişti. Yanaklarından ağzının etrafına inen çizgiler kaybolmuş, doygunluğun etkisiyle bir bebeğinki kadar şeffaf ve nurani bir renk almıştı. Kapalı olan gözlerinin etrafında ki kirpikler usulcacıktılar. Kaşlarının kıvrımları beyaz çarşafın etrafına serpilmiş, özgürce uzanıyorlardı. Çehresindeki doygunluk ve rehavet duruş olağanüstüydü. Yüzünün çevresini kundaklayan çarşafın içinde parlayan bu çehre, bir bebeğin masumluğu kadar saf ve temizdi. Yanağını yaklaştırdı. Mermer kadar soğuk, lakin o kadar diri. Teninin soğukluğu dudaklarına değdi. Kor olan yüreği alevlendi. Aynı anda bedenine sıkıca sarıldı. Hep böyle kalabilirdi. Kına ve gülsüyü kokusu ciğerlerine doldu. Ömrü boyunca bu kokuyu hissedecekti. Kopamıyordu. Yok, hayır doyamıyordu. Böyle kalsam diye düşündü.
Bir el omzuna dokundu. İrkildi. Kapanan yüzün ardından, boğazından bir haykırış koptu. Ağıt yakarak ağlamaya başladı. Sabah sökmek üzereydi. Bir müddet sonra güneşin sıcacık elleri, ikisinin üzerinde dolaşmaya başladı. Günün ağarması acısını tetikledi. O, capcanlı gözünün önünde yatıyordu. Bu fotoğraf kafasının üzerine şiddetle vurdukça, hayal âleminden gerçeğe dönüş bir uçurumdan aşağıya yuvarlanmaya benziyordu
...
Toprak…
Bu bir dönüştü.
İnkâr edilemez bir geri dönüş.
…
Uzunca bir zamandı. Belki de ona öyle gelmişti. Ayrılmak istemedi. Elleri toprağın üzerinde gezindi. İkindi vaktinin bol güneşli havasında, nefes almakta zorlanıyordu. Bir müddet bomboş gözlerle avuçlarının arasındaki yaş toprağa bakındı durdu. Aklına penceresinin önündeki mor ve pembe menekşeler geldi. Ne kadar çok severdi diye düşündü. Dudağındaki tebessüm dondu kaldı. Ellerini iki yana açıp ona sarıldı. Burnunun ucuna değen toprak, kına ve gül suyu kokuyordu.
Gözlerini yumdu.
Şimdi bir tepenin yamacında kol kolaydılar. Saçlarını esen yele verip aşağıya doğru koşmaya başladılar.
Omzuna değen el umurunda bile değildi.
SEVİLAY DİLBER