16
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1551
Okunma
Çocukluk anılarım, uykudaki birinin kalp atışları kadar tekdüze uzanır.
Kimi sevdiysem hep serseri dediler bana. Kimi sevdiysem hepsinin bir ağabeyi vardı.
Babam güzel ve mutlu bir insandı. Kehribar rengi gözleriyle baktığında boynuna sarılır, bana para ver derdim. Para biriktirmeye başlamıştım. Hedeflerim vardı, işe ilk sapan alarak başladım. Çatılardaki kuşlara mısır atarak geliştiriyordum kendimi. Attığım mısırlardan kuşlar ölmüyordu, aksine sokağa çıktığımda bütün kuşlar bir araya toplanıyordu. Sadece ben gittiğimde dağılıyorlardı her biri bir yana. Artık usta bir sapan kullanıcısıydım.
Mahallemizde bir kız vardı, sabahları daha çok görmek için hasta numarasıyla okuldan kaçar evin yolunu tutardım. Günde iki kez ateşime bakılırdı. Her cama çıktığımda annemden başka kimse telaşlanmazdı, sırtıma ya bir havlu ya da bir bez iliştirirdi. Belki görebilirim umuduyla ben telaşlıydım, annem telaşlıydı, başka da telaşlanacak hiç kimsenin olmadığını görürdüm. Yine de okula gitmeden bir saat öncesinden cama çıkar okula gidişini izlerdim onun.
Babası camcıydı, sapanı da o yüzden almıştım zaten. Hafta sonları mahallenin arka sokaklarında evlerin camlarını kırıp kaçardım. Sırf babası para kazansın, hani belki ona da bir sapan alıp birlikte kuşlara mısır atarız düşüncesi vardı içimde. Belki de babası her cam takmaya gittiğinde dükkana o bakmaya gelir düşüncesi. Bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatımı onun hayatına göre yönlendiriyordum.
Hiç yakalanmadan aylarca sürdü cam kırma hikayelerim.
İki sapanım olmuştu artık. Birini ona verecektim, uzattım da. Kuşlara mısır atarız dediğimde ilk“manyak” dediğini hatırlıyorum.
Çok daha sonralara rastlar yaramazlıklarım, hiç kimseye yaranamadıklarım da...
Pazar günleri bütün mahallenin çocuklarıyla toplanıp yakar top oynardık. Kim icat etti bilmiyorum, mahallemize nereden geldi bu oyun onu da bilmiyorum. Bakkaldan topu hep ben alırdım. Oynama sırası bana geldiğinde ismini söyleyip havaya attığım o top, hızla uzaklaşırken düştüğü yer ile benim ebelendiğim mesafe arasında iki karış olurdu. Ebelerdi beni, ne yaptıysam bir türlü yaranamazdım. Hep serserisiydim onun.
İlgisini çekmek için taşa ip bağlar havaya atardım sonra kafama düşerdi, kanlar içinde yere düştüğümde herkes ağlardı, bir o ağlamazdı bir de ben.
Evet, gittikçe serseleşiyordum biraz, biraz da mazoşist bir duyguya dönüşüyordu içimde. Acılarla yaşamayı, hırslanmayı, intikam duygusunu öğrenmiştim ondan. Benden kaçtıkça hırsımdan başka caddelerde ki kızların bacaklarına lastikle mandalina kabuğu atıyordum, onlara bir şey olmuyordu. Her lastik koptuğunda benim canım yanıyordu.
Selin diye bir kızla tanışmamız da böyle başladı zaten. Arka mahallelerin birinde oturuyordu. Evet, onun da bir ağabeyi vardı. Bacağını acıtanın ne olduğunu öğrenmek için yanıma geldiğinde acıtanın aslında kabuğun içindeki sıvı demiştim, gözyaşı gibi bir şey mi dedi bana, hayır demiştim. Kabuğunu sıktığımda gözüme sıçramıştı sıvısı, gözümden yaş aktığında eliyle gözlerimi sildiğini hatırlıyorum.
31 Temmuz İstanbul