3
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
778
Okunma

Irak dağ eteklerinden ıtırlı kekik kokuları rüzgara dolanıp iniyordu küçük kasabaya.Denizden esen yele karışan nemli yosun kokuları evlerin duvarlarına çekilirdi.
Yer yer kabuk tutmuş sıvalar dökülse de evler de insanlar da alışmıştı, dağlardan ve denizlerden gelen kokulara. Kayalıkların tepesine oturtulmuş deniz feneri kendi ekseni etrafında dönerken,yer yer IŞIKlarıyla ormanlık dağların yamaçlarını sulardı.
Gecenin içinde tek hareketli kalan; kayan yıldızlar, sahile vuran dalgalar ve dönen deniz feneriydi. Rüzgarı saymaya gerek kalmadan açılıyordu küçük tekneleriyle balıkçılar.
Çakarlar açıktan göz kırpmaya başladığında ağlar salınırdı mavisindeki denize.Yakalanan her balık buğday tanesi olacak sofrasındaki ekmeğe dönüşecekti büyü yapılmaksızın. Pulları sıyrılan birkaç balık Dimitri’nin ucuz şarabını almaya yetecekti.
Fazlası lüks kalırdı zeytinin kendiliğinden büyütüldüğü küçük liman kasabasında. Yosun tutmuş Arnavut kaldırımlı yolların sonu hep ; kerpiç,kırık çatılı, eski ahşap pencere ve kapıları olan evlere çıkıyordu.
Balıkçıların tek birleştiği yerdi, Madam’ın kahvehanesi ve Dimitri’nin şaraphanesi. Biri kahverengiyi biri kırmızıyı satıyordu.Güneş ve toprak gibi denizse zaten kendi boğazından akıyordu.
Fırtınalı havalarda balıklar,kahveler, şaraplar veresiye yazılıyordu.Madam yorgun ,kırışık, torbalı gözlerle elindeki kahve tanelerini ezerken hep kırk yıl öncesini düşlerken arada dalardı.
Ama kimse anlamazdı.Sünger avcılarına inat kendi geçirdiği yıllara dalarken asla cezvesindeki kahveyi taşırmazdı. Deniz taşardı ama Madam asla anılarının içinde taşmazdı.
Çünkü saçları denizin köpükleri kadar kırlaşmıştı.Gözleri gibi tek parlayan şeydi sol elindeki eski eşinden kalma alyans.Gecenin son demlerinde son kahveler fincanlarıyla dudaklara götürülürken,Madam uzun saplı süpürgesini tahta zemine sallardı.
Tüm herkes çekilip de temizlik bittiğinde; ellerini yıkar son kahveyi hep o içerdi. Ahşap sandalyeyi ahşap masaya yaklaştırır,dirseklerini masaya kahveyi masanın köşesine koyardı.
Bir avucu hep sol yanağında olurdu. Yanağındaki avuç, sanki yıllar öncesi ölen eşinin busesindeki kokusunu saklar gibiydi.Kahvesinin son yudumunu içmeden evvel fincanı ileri doğru kaldırır,büzüşmüş dudaklarından çıkan çatlak sesle,
“Yorgi bu kadar erken benden gitmemeliydin”
derken son yudumunu alır çekilirdi odasına. Yorgi’nin denizdeyken ona yazdığı mektupları okurken hep uykuya dalardı Madam.
Her uyandığında yosun tutmaya yüz tutmuş ıslak yastığını kılıfından çıkarır güneşe asardı.Her seferinde kahvesine inmeden önce dokunurdu Yorgi’nin siyah beyaz cam çerçeveli resmine…
klavye ve misafirlik yordu....yoksa izmirde roman bile yazılır...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.