6
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1757
Okunma


Hayatın anlamı…
Hayat kavuşmak ve ayrılmaktan ibarettir demişti bir dostum. Ne garip… Ama sanırım gerçekte bu. Gurbet ve vuslat. Belki de hiç vuslata erememek… Diğeri olmadan birinin anlamsız olduğu iki kelime. Doğrusu daha dünyaya gelirken ayrılmıştık en sevdiğimizden ve ağlayarak ayak basmıştık yeryüzüne. Aslında bu ağlayışımızdan belliydi ömrümüzü gözyaşlarıyla geçireceğimiz. Her kavuşmamızda sahip olduğumuz sevinç yumağının ayrılıklarda ilmik ilmik çözüldüğünü gördükçe hayatın ne anlama geldiğini daha iyi anladık. Ama yine de önünü alamadık kahreden ayrılıkların, kaybedişlerin… taki aynalarda fark edinceye kadar ayrılıkların soğuk yüzünü ve yüzümüzde bıraktığı kıvrım kıvrım izleri, yada saçlarımızın renginde ki incecik değişimleri…
En ilkin annemizin sıcak kucağından alıp simalarını ilk defa gördüğümüz bir yığın akranımız ve hiç tanımadığımız bir öğretmenin avucuna bıraktılar eti senin kemiği benim hesabına. Üzülüp ağladık, ayrılmak istemedik annemizden… Hani o soğuk kış akşamlarında göğsünde ısındığımız, karanlık gecelerde kollarında huzur bulduğumuz biricik annemizden… Bir süre sonra tanıyıp sevdik öğretmenimizi ve arkadaşlarımızı fakat okul bitti dediler. Ve ayrılmak zorunda kaldık ikinci kez sevdiklerimizden… Sonra başka okullar… Başka başka dostlar edindik bir gün terk etmek için. Güzel mi güzel kızlar sevdik, sarışını, kumralı her biri ayrı güzel. İlk kaybedişimiz değildi sevdiğimiz kızın bir başkasına gidişi.
Sonra sadık dostlarımız vardı, ölümüne dost olduklarımız. İyi ve kötü zamanlarımızda, hastalık ve sağlığımızda birlikte olacağımızı düşündüğümüz… Düştüğümüzde anladık her şeyi. Uzattığımız el boşlukta kalmıştı… Aslında alışmış olmalıydık kaybetmeye… Ve belki de hiç olmamıştı böyle dostlarımız, yani biz öyle sanmıştık yüreğimizde ki o çocuksu o sevecen yanımızla… O zaman lügatimize yeni bir kelime daha eklendi; İhanet.
Bir gün bizi anlayan güzel bir kız çıktı karşımıza, evlendik. Sonra çocuklar sonra tekrar tekrara ayrılık sahneleri…
Her ayrılışımızda yüreğimizden bir parçayı da bıraktık orda. Yıprandık, hırpalandık, kar yağdı şakaklarımıza, kısacası yorulduk arkadaş… Aslında işin özü artık kaybetmek istemiyorum ben… Ayrılığın, hüznün, ihanetin, sevgisizliğin, olmadığı yerler istiyorum artık… her ayrılıkta ağlatan olmak, ağlayan olmak istemiyorum ben. Ayrılıkların olmadığı bir dünya istiyorum sadece kendim için değil, tüm sevdiklerim için.
Ne garip böyle bir yer bulamayacağımı, bulsam bile eğer adı dünya ise bir gün onu da kaybedeceğimi biliyorum…
O halde neyi bekliyoruz… hala görebilen gözlerimiz varken neden sevdiklerimizin gözlerine bir kez daha bakmıyoruz en içten duygularla. Ve işiten bir kulağımız varken neden bir kez olsun dinlemiyoruz, anlamaya çalışmıyoruz onları. Ve hala sevebilecek bir yüreğimiz varken neden kırıp geçiriyoruz sevdiğimizi sandığımız insanları?
Eğer bir gün biri çıkıp ta karşımıza görebilecek, duyabilecek ve sevebilecek üç gününüz kaldı demiş olsaydı. Neyi değiştirirdi bu üç gün hayatımızda acaba? Bu üç gün sevdiklerimizin gözlerine nasıl bakardık acaba? Hayatımızın kalan şu üç kısa günü için yeniden sevmeye ne dersiniz?
Ebedi mutluluk ve sınırsız saadet dolu gün ve yerlerde buluşmak temennisiyle…
24/12/02 karpuzkaldıran- antalya