hattab
23 Şubat 2011 Çarşamba10:39:33
Vahdet-İ Vücut Kavramı
Vahdet-i vücutun kelime anlamı varlığın birliğidir. Yani yegane mevcut olan varlık, kendisinden şüphe edilmeyen Allah’tır ve evrende O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Bu nedenle görebildiğimiz ve göremediğimiz varlıkların tümü aslında O’dur. Varlıkta kesret söz konusu değildir.
İslam düşüncesinde Allah telakkisi Kur'an-ı Kerim’de anlatılandan uzak olan bakış açıları ortaya çıkmıştır. Bu sapmanın boyutlarını ve derecelendirmesini genel bir tasnife tabi tutarsak aşağıdaki tablo konuyu anlamamıza yardımcı olabilir.
Tablodaki sapkın bakış açıları her şeyi Allah ile aynı görmekten, yaratılmış olanları Allah’a benzetmek arasında bir çizgiyi göstermektedir. Değerlendirmeye tabi tutacağımız anlayış sadece vahdet-i vücut kavramıdır. Diğerlerine ayrı bir başlık altında değil, ancak kıyaslamalar yaptığımızda değineceğiz.
Evrendeki varlıkların tümü bir varlığın (Allah’ın) yansıması olunca putlar da dahil her şey aslında Allah’ın kendisi olmaktadır.
Bu anlayışa göre, cahil kimse putlara tapanlara “bu taştır ağaçtır” der. Arif ise Allah’ın mazharıdır (tecelligahıdır), tazim edilmesi gerekir der. Örneğin, Hz. Musa, Hz. Harun’a buzağıya ibadet etmeyi engellemeye çalıştığı için azarlamıştı. Çünkü o, buzağıya tapmanın niteliğini kavrayamamıştı. Zaten peygamberlerin putperestleri eleştirmeleri onların ibadeti putlara has kılmaları konusundaydı.
Hz. Musa, meselenin farkındaydı. Zaten arif kişi, hakkı her şeyde gören belki de Hakk’ı her şeyin aynı bilen kimsedir. Onlar buzağıya taparken Allah’tan başkasına tapmıyorlardı. Firavun da: “Ben sizin en yüce Rabbinizim” derken en büyük arif olduğunu göstermiştir. Büyücüler de onun bu sözünü takdir etmişlerdir.
Halbuki kaç puta tapılacağına dair bir sayı olmadığı için bir putu eksik bile bıraksa bir putperest tahsis etmiş ve yanlış yolda olmuş olur. Arif de onlara taptıkları put için “tazim edilmesi gerekir” değil “bunlarla sınırlı kalmayın sayılarını artırın” demek zorundadır. Tahsis vahdet-i vücuta engeldir.
Hz. Musa’nın buzağıya tapmayı onaylaması mümkün olmamakla birlikte onaylasa bile vahdet-i vücut anlayışına sahip olanların bunu tahsis adına benimseyemezler. Zira Hz. Musa tek puta tapmaya onay verirse tahsise gitmiş olur. Vahdet-i vücutçuların dediği gibi olsaydı Hz. Musa: “Ey anam oğlu niçin onlara bir tane puta değil de sayısız puta tapmaları gerektiğini söylemedin?” derdi.
Firavunun en yüce rab olması onun idrak seviyesinin yüksekliğiyle alakalıdır. Onun Hz. Musa’ya rabbin mahiyitini sorması cahillikten değil hz. Musa’yı imtihan etmek içindi. Sorusu da ilham yoluyla olmuştu. Firavun kendinde sezdiği şeye onların şuuru olmadığını bildi. Hz. Musa’nın mahiyete dair sorusuna cevap vermeden sadece gerekli olanı söylemesi onun bu imkandan yoksun olmasından kaynaklanıyordu. Firavun, ona mecnun derken onun bu ilmi bilmesinin mümkün olmadığını kastetmişti. Görüldüğü gibi bu anlayış sahiplerinin tasavvuru esas alındığında firavun bile peygamberlerden daha üstün bir kavrayış makamına çıkmaktadır. Allah ilham ederek, O’nu peygamberine karşı üstün getirmiş ve bize de firavunun evrenin künhüne varışını (!) göstermiştir.
Vahdet-i vücut anlayışına göre, Hıristiyanlar kafirdirler çünkü İsa Allah’ın oğludur diyerek tahsiste bulunmuşlar, putperestler de ilahlığı bazı şeylere hasretme açısından hata etmişlerdir. Arif ise her şeye ibadet edendir. Halbuki zuhur ve tecelli yerleri, zuhur ve tecelli edenden başka ise yine ikilik sabit olur ve birlik anlamsız kalır.
Hz. Musa, Hz. Harun’un buzağıya tapma konusundaki yanlış tavrını (!) anlamış ise, biz niçin Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah edinirken onun arkasındaki hakikati görmeyelim ve onları devam etmeye teşvik etmeyelim?
Vahdet-i vücut anlayışına sahip olanlar yeryüzündeki bütün şirkleri sahipleniyorlar ve her yaratığı Allah’a eş koşuyorlar. Her şeye ibadet ettikleri halde “Allah’tan başkasına ibadet etmiyoruz” diyorlar. Halbuki putlara tapmak doğru olsaydı, ne Rasulullah (s) ne de ondan önceki peygamberler insanlardan atalarının izinden gidenlere putlarını terk ettirmeye çalışmaz “atalarınızın taptığına ibadet etmeye devam edin” derlerdi.
Bunların mantığına göre Allah her şey olduğu için putlara tapmayı hem emretmiş hem de yasaklamış oluyor. Ve aynı zamanda müşrikler peygamberlerden daha doğru yolda oluyorlar. Zira onlar peygamberlere göre bazı görüntülerde (Allah’ın tecellilerinde) ibadet yaparken peygamberler bütün görüntülerden uzak durup o görüntülere ibadet etmemişlerdir.
Onlara göre başka bir tanrıya dua edilmemiştir. Hiçbir durumda şirk tasavvur edilemez.
Oysa Kur'an-ı Kerim’de Allah kendisiyle birlikte başka tanrıya dua etmeyi yasaklıyor. Demek ki Allah’tan başkasına dua etmek mümkündür. Nitekim müşrikler Allah’tan başka tanrılar edinmişlerdi. O tanrılar Allah’ın kendisiyse ve Allah ile birlikte başka bir şey yoksa, Allah ile birlikte başka tanrılar edinilmesi imkan dışı olurdu.
Yine Allah’tan başka varlık bulunmasaydı, müşrikler ne Hz. Peygamber (s)’e inanmamak ve Allah’tan başkasına ibadet etmekle ne de Allah’tan başkasını dost ve hakem edinmekle suçlanırlardı. Dolayısıyla bu durumlarına karşı çıkılmazdı. Bu bile Allah’tan başkasının varlığına delildir.
Bir şeyin hem yaratan, hem yaratılan, hem kadim, hem muhdes, hem kendiliğinden zorunlu, hem de başkasından dolayı zorunlu olması düşünülemez. Bu iki zıddı bir araya getirmek olur. Zorunlu (vacip), zatı açısından yok olmayı kabul eden, zorunsuz (mümkün) ise, zatı açısından yok olmayı kabul eden demektir. Böylece bir şeyin hem yok olmaya elverişli olması hem de olmaması imkansızdır. Yine kadim başlangıcı bulunmayan, muhdes ise başlangıcı bulunan şeydir. Yani bir şeyin hem kadim hem de muhdes olması imkansızdır.
Yine bu kişilere denir ki: “Varlıkta Allah’tan başkası yoksa, yaratıkların sözlerinin, yiyip içmelerinin, kadın erkek ilişkilerinin, zinalarının, küfür ve şirklerinin, yani tüm çirkin davranışlarının Allah’ın kendisi olması gerekir.”
İbnu’l-Arabi ve başkaları acıkanın da, susayanın da, hastalananın da, tuvalete gidenin de, cinsi münasebette bulunanın da Allah olduğunu O’nun her türlü eksik ve kusurlu sıfatla vasıflandırılmış olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Onlara göre gerçek kemal budur.
B. İbnu'l-Arabi’nin Vahdet-İ Vücut Anlayışı
İbnu'l-Arabi, (1165-1240) Endülüs’te doğmuştur. Filozof İbnu Rüşd’ün arkadaşıdır. Hayatının tümünü doğduğu yerde geçirmemiş, Fas, Tunus, Cezayir, Arabistan ve Anadolu’yu ziyaret etmiş, Konya ve Malatya’da dörder yıl kalmıştır. Malatya’da Süryanilerle irtibat kurmuş onların Aristo’ya dair bilgi birikiminden faydalanmıştır. Dolaştığı yerlerde bulunan İbnu'l-Arabi’nin çeşitli felsefe ve kültürlerde derlediği zengin malzemeyi kendi sistemine uygulaması ve böylece seçmeci bir sistem kurması eserlerindeki üslubunu ağırlaştırmaktadır. Bu sebeple felsefe ve kültür tarihi okumamış olanlar için anlaşılması zor bir yazardır. Bir de vahdet-i vücut felsefesini eserlerinde bir bölüm olarak ele almadığı dağınık bir şekilde işlediği için anlaşılması daha da güçleşmekte bu sebeple okuyucu ya onu reddetmekte ya da onu aşılmaz bir otorite sanıp her dediğini kabul etmektedir.
Gerçi her iki grup da onun görüşlerinde kendine destek bulmakta zorlanmaz. Birisinin İslam’a aykırı bulduğu tevilleri diğeri, “Zahir ehli bunu anlayamaz. O hatemu’l-evliya olup her sözü keşif ve ilhama dayanmaktadır” diyerek kabullenebilir.
Epigraf olarak verdiğimiz İbnu'l-Arabi’nin şiirinden anlaşılacağı gibi İbnu'l-Arabi, evreni ve yaratıcıyı tek kabul eder. Ona göre vacip (zorunlu, yaratıcı) ve mümkün (yaratılmış) iki varlık yoktur. Zorunlu varlık ile mümkün varlık aynı şeydir. Mükellef kim şeklindeki soru mükellefin olmadığına dair bir ifadedir. Allah katında izni olmadan şefaat edecek kimdir? Soru kalıbında olduğu gibi.
Halbuki, mükellefin kim olduğu konusunda şaşılacak bir şey yoktur. Allah’ın Kabe’yi tavafla mükellef olması mümkün değildir. Tüm ümmet rüku ve secde edenin kul olduğunda ittifak etmiştir. Bu konuda Ehl-i Sünnet ve Mutezile arasında bir ihtilaf yoktur.
O’na göre acıkan da, susayan da, hastalanan da, tuvalete giden de, cinsi münasebette bulunan da ve her türlü eksiklikle vasıflı olan da Allah’tır. Yüce olan örf, akıl ve şeriat yönünden ister yerilmiş olsun ister övülmüş olsun var olmayla ilgili bütün hususlar ile yok olmayla ilgili bütün nispetleri kendi zatında kapsayan kemale sahip bulunandır.
Oysa böyle söyleyen kimse dövülüp tokatlansa ve bundan dolayı şikayette bulunsa ona denir ki: “Ortada başkası yok ki. Sana bunu yapan senden başkası değildir. Aksine, döven dövülenin, söven sövülenin, ibadet eden ibadet edilenin kendisidir.
İbnu'l-Arabi’nin felsefesinde madum (yok) olan şey ademde (yoklukta) yerleşmiş olan şeydir. Bu da ayan-ı sabitedir. Ayan-ı sabite, Allah’ın ilminde eşyanın görünür hale gelmeden önce var olmasıdır. Bunlar hariçte mevcut değildir ama ilahi ilimde “yoklar” olarak mevcutturlar. İbnu’l-Arabi ayan-ı sabite’yi kabul edince bütün mümkün olanların da mevcut olduğunu kabul etmesi gerekti.
Ona göre ortada yalnızca Allah ve ayan-ı sabite vardır. Ayan-ı sabite, ilahi isimlere nazaran pasif durumdadır. Tıpkı bir küllinin bir cüzi üzerindeki hükmü gibi isimler de bunlar üzerinde belirleyicidir. Bu hissedilir alemde varlığı olan bir kulun ayan-ı sabite aleminde de aynı anda sübutu var demektir. Ayan-ı sabite ilahi ilimde sabitlik elde etmiş gerçekliklerdir, mümkinatın zahire doğru bir adım daha ilerleyerek kararlaşmasıdır.
O’nun varlığı yaratılmış değildir. O zatların (aynların) O’na ihtiyacı yoktur. Onların varlığı Zattan gelen tecelli ile mümkündür. Mümkün varlıklar yokluktaki asılları üzerine sabittirler. Bunların nefislerinde ve ayan-ı sabitelerinde üzerinde bulundukları halin suretlerine bürünen Hakk’ın vücudundan başka varlıkları yoktur. Yaratıcı onlarda zuhur etmesi açısından ayana muhtaçtır.
İnsanın varlığı O’na muhtaçken, O bunun mislinden beridir. Bu zatlar (aynlar) yoklukta sabittirler. İyilik eden kötülük eden, yararlandıran ve zarar veren zatların kendileridir. Kaderin sırrı budur. Ayan-ı sabitelerinin yaratılışı sırasında henüz varlık alemine gelmeden mümin olanlar, varlık alanına geldikleri zaman da iman ile görünürler. Allah onların böyle olduğunu ayan-ı sabitelerinden bilir.
Kaderi Allah’tan başkasının bilmesi imkansızdır. Çünkü ayan-ı sabite gayb aleminin anahtarlarıdır ki Allah’tan başkasının elinde değildir. Fakat zaman olur ki dilediği kulu bunlardan bazısına vakıf kılar. Aynlar ebedi ve ezelidir. Hayvan, bitki ve madenlerin, hareket ve tavırların dahi zatları (ideaları) aynen böyledir. İşte Hakk’ın vücudu bunlara fezeyan etmiş (taşmış ve bunları var) etmiştir. Bu bakımdan onların varlığı Hakkın varlığıdır, zatları ise Hakkın kendisi (özü) değildir. Böylece onlar varlık ile sabit olmayı ayırdılar. Yani subut aleminde ne isen varlık aleminde de öyle göründün.
Allah da ilmini kendi mukaddes zatından değil de ayan-ı sabiteden alıyordu. Ayan-ı sabiteyi yokluk alemindeyken Allah bilir ama Allah’ın inayeti hariç kul bilemez. Allah ilmi oradan aldığı için başka bir şekilde hareket etmesi mümkün değildir ve bu kaderin de sırrıdır. Vücut bulmadan önce bütün varlıkların bir ayn-ı sabiti vardır. İbnu’l-Arabi Allah’tan müstağni bulunan ayana Allah’ın tecelli etmeye kadir oluşu O’nun kudretini ayan ile sınırlı ve ayana özel kılmaktadır. Gerek mevcut olmayan gerekse mevcut olması da imkansız olan şey ilimde sabittir. Çünkü ilmin kapsamı geniştir. Birisi ma’dum ilimde bir şeydir, sabittir ve mevcuttur derse onun bu sözü doğrudur. Ama ma’dumun bizatihi bir şey olması batıldır.
İbnu’l-Arabi’nin “Ey sırrı manam olan insan” sözü Allah’ın dilinden yapılmış bir hitaptır. Yani insan Allah’ın suretidir ve Allah da onun manasıdır. Bu da aslında mananın suretten başka oluşunu gerektirir ki, bu da çokluğu ve mana ile suret arasında farklılığı gösterir. Mananın varlığı suretin varlığının kendisi ise çokluk söz konusu değildir. Ama birinin varlığı diğerinden ayrıysa söz kendi içinde çelişkilidir. İbnu’l-Arabi: O bana ben O’na ibadet ederiz. O beni hamdeder ben O’nu derken mükellef kılanan ile mükellef tutan aynı kimse olduğu için sorumluluk diye bir şey kalmamaktadır. Ancak kendisi ibaha ehli olmamış, sonraki takipçileri arasında böyle bir eğilim baş göstermiştir.
İbnu’l-Arabi’nin: “Eğer onlar (Nuh’un kavmi) Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr putlarına tapmayı terk etselerdi, Hak’tan cahil olurlardı. Çünkü Hakk’ın her mabudda bir vechi vardır. Her tapılan şeyde Allah’tan başkasına tapılmamıştır.” sözünün küfür olduğunu söyleyen İbnu Teymiye, böyle sözler sarf eden kimseleri kafir tanımayanların da kafir olduklarını söylüyor. Zira müşrikler bile putlara Allah’a yaklaştırsınlar diye taparken bunlar putlara tapanı Allah’a tapıyor kabul ediyorlar.
İbnu’l-Arabi’ye göre arif kimse tapılan her mabudu Hak için bir tecelli yeri gören kimsedir. Zaten Nuh’un kavmi de Hz. Nuh’un davetinde bir ‘furkan’ (ayrılık) olduğunu gördü ve davete kulak vermedi. Nuh onların bu tavrını zemmederken aslında övüyordu. Bunu arif olanlar anlıyordu. Hz. Nuh’un gizli gizli müşrikleri övüyor oluşunu kabul etmek mümkün değildir. Zira o, Allah’tan hiçbirisini sağ bırakmamasını talep eden bir duada bulunmuştur.
İbnu’l-Arabi, Firavun: “Ben sizin en yüce rabbinizim” sözünü yerinde bulur. Ancak Hz. Musa’nın ‘bu en büyük rabden’ kaçtığını kabul eder. Zira o dönemde Firavun zahiren hakim olduğu için gerçekten diğerlerinden üstündür. Ona göre büyücüler de bunu anlamış ve: “Yapacağını yap, sen ancak bu dünyada yapacağını yapabilirsin” demişlerdir. Ona göre her ne kadar iktidar Hakk’ın aynı ise de Firavun suretinde tecelli etmişti. Zaten Firavun ölürken iman etmiş ve bir günah daha işlemeden vefat etmiştir. İslam önceki günahları sildiği için bir sorun kalmamıştır.
Halbuki Yahudi ve Hıristiyanlara göre de Firavun insanlar içinde en inkarcı ve kıssalarda kendinden en çok bahsedilen olumsuz kişidir. Firavunun mümin olduğunu ve azaba uğramayacağını ne Yahudilerden ne de Hıristiyanlardan söyleyen olmuştur. Allah onun azabın en şiddetlisine uğrayacağını haber vermektedir.
İbnu'l-Arabi, “Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir” ayetinde Hz. Muhammed (s)’i bir suret Allah’ı da fail olarak görmektedir. Ayet, kulun fiilinin Allah’ın fiili olduğunu göstermez. Aksi takdirde yürüyen insana: “Yürüdüğün zaman sen yürümedin. Allah yürüdü” hayvana bindiği zaman: “Hayvana sen binmedin. Allah bindi” yalan söyleyene: “Yalan söylediğinde sen söylemedin. Allah yalan söyledi”, kafir olana: “Sen küfre girmedin. Allah girdi” demek gerekirdi.
İbnu'l-Arabi, ayetleri ele alırken, tevile elverişli olsun olmasın, dil kurallarına uysun uymasın, siyakı dikkate almaksızın vahdet-i vücut felsefesine uygun yorumları yeğler. Bu yöntemle muhkem ve müteşabih ayetlerden istediği yorumları çıkarmakta zorlanmaz. Onun nasları felsefi unsurlarla işleme yöntemi Basra’da ortaya çıkmış (IV/X yy) felsefi amaçlara sahip, gizli bir topluluk İhvanu’s-Safa ile aynıdır.
İbnu Teymiye’ye göre vahdet-i vücutçuların elebaşılarının öldürülmesi gerekir. Onların eleştirilmesini kabul etmeyen görüşlerini tartışmayı dahi kabul etmeyenler de cezalandırılmalıdır.
Çünkü bunlar hükümdarların ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsat etmiş ve insanları Allah yolundan alıkoymuşlardı. Bunlar eşkıya Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir. Çünkü bunların tahribatı diniydi. Moğollar dini tahrip yapmadılar. Vahdet-i vücutçuların görüşleri tevil edilebilir diyenler ise Hıristiyanlardan daha fazla kafirdir. Zira bunlar teslis inancına itiraz edemezler. Halbuki bir tane olana “bir “demek, çok olana “bir” demekten daha makuldür ve tevhididir.
İbnu'l-Arabi, Buhari’nin Ebu Hureyre’den naklettiği: “Her kim benim velime düşmanlık ederse, bana savaş açmıştır. Kulum, kendisine farz kılınanı yerine getirmekle bana yaklaştığı gibi başka bir şeyle yaklaşmaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğim zaman da duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar. Benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür. Benden isteyecek olursa mutlaka ona veririm, bana sığınacak olursa, mutlaka onu korurum. Mümin kulum ölümü istemiyorken ve ben de ona fenalık yapmak istemediğim halde ruhunu aldığım zaman tereddüt ettiğim kadar yaptığım hiçbir işte tereddüt göstermem.
Ne var ki, onun için ölüm kaçınılmazdır.” hadisini de kendisine delil olarak almıştır. Halbuki bu hadis vahdet-i vücut düşüncesi sahiplerinin aleyhlerine delildir. Hadiste Allah, velisi ve velisine düşman olan kimse olmak üzere üç varlıktan söz edilmektedir. Ayrıca hadis Allah’ın farzlarla, nafilelerle kendisine bir kulun yaklaşmasından ve yaklaşırsa da o kulu seveceğinden bahsetmektedir. Onlara göre Allah kulun ve dışındaki diğer yaratıkların kendisiydi. O karnıdır da bacağıdır da.
Hadiste söz edilen dört uzvu değil, her şeyidir. Bu nedenle Allah’ın kendisinin kendisine yaklaşmasını beklemek tutarlı değildir. Hadiste mecazi olarak anlatılan insanın dört unsurunun dışındaki kısımlarının da Allah olması vahdet-i vücut anlayışı gereğidir. Bu düşünce sahiplerine göre Allah zaten aynı zamanda insanın her unsuru olduğuna göre, hadiste zikredilen dört unsurun ne anlamı kalır?
Vahdet-i vücut teorisi üzeirnde ne kadar iyimser yorum yapılırsa yapılsın sonuçta yaratılanla yaratan arasındaki farkı bu dereceye indirgeyen böyle bir anlayışta bir “tanrı insan” kavramı ortaya çıkacak ve bu durum hak-batıl, sevap-günah, dindar-dinsiz, hatta din farkının ortadan kalkmasına ve peygamberlik kurumunun anlamsız olduğu fikrine yol açacaktır. İbnu'l-Arabi’ye yöneltilen eleştiriler de en çok bu noktada yoğunlaşmaktadır.
Bu tür düşünceler İslam’da etkin olan Allah düşüncesini yıkmış, gerçek İslam dinsel hayatının çökmesinde büyük etkisi olmuştur. İbnu'l-Arabi’nin yaşantısında ve dini emirlere olan bağlılığında hiçbir sapma ve gevşeme görülmezken öteden beri zındıkça fikirlerin ve dini hayatta görülen laubaliliklerin genellikle onun felsefesinden beslendiği gerçeği de bunu doğrulamaktadır.
İbnu'l-Arabi, eserleriyle, İslam toplumunun dini, ahlaki ve toplumsal hayatına ışık tutacak fazla bir şey verdiği söylenemezse de evliya ve keramet kavramlarnı bir kült haline getiren menkıbecilere, Hz. Peygamber (s)’i aşırı derecede yüceltenlere ve şairlere iyi malzeme bıraktığından şüphe yoktur.
İbnu Teymiye, vahdet-i vucutçuların görüşlerini çok sert bir şekilde eleştirmektedir. Ancak yine de adil davranarak aralarında bir derecelendirme yapar. Mesela İbnu'l-Arabi, Tilmisani kadar İslam’dan uzaklaşmamıştır. Tilmisani bir şiirinde şöyle der:
Şüphesiz su deniz benim nazarımda birdir
Dalgaları ve köpükleri birden çok olsa bile
Sakın aldatmasın seni gördüğün şu suretler,
Tek olan, sayıların zatına sirayet eden Rab’dir.
O tezahür edenle tezahür yerini aynı görmekte, çokluk ve tekliği insan zihninde olan bir şey olarak görmekte ve perdeli olan insan zihninin perde kalktığında Allah’tan başka bir şey olmadığını göreceğini, şahit olan ile olunanın, gören ile görülenin aynı şey olduğunu anlayacağını iddia etmektedir.
Bu tür görüşler Moğolların hükümranlık kurmasıyla ortaya çıkmıştır.
Bu görüş sahipleri Ehi Kitap’tan daha sapkındırlar. Zira onlar İsa Mesih gibi ululadıkları kişiler için ittihadı kabul ederlerken bunlar köpeklere domuzlara, ve pisliklere de ilahilik atfetmektedirler. Ama bu gerçeği (!) herkes kavrayamaz. Bu nedenle İbnu'l-Arabi, herkese hitap ettiği iddiasında değildi. Muhatabı, pisliği pislik ve leşi de leş olarak görmeyenlere yöneliktir. Onlar kalp gözü açık olan kimselerdir.
Görüldüğü gibi, Fusus sahibi ve avenesinin takipçilerinin Allah’a peygamberlere ve ahirete imanlarında büyük tahribata neden olan görüşleri vardır. İbnu Teymiye, sözlerinin küfür olduğunu söyler ama isim vererek kimseyi tekfir etmez. Muhyiddin İbnu'l-Arabi ve Sadreddin Konevi gibi zatları tekfir etmede sıkıntılıdır. Onların şeriata uygun yaşayışlarını ve bazen de isabetli ve derinlikli bulduğu görüşlerini hesaba katarak ahiretteki hallerini Allah’a bırakır.