Büyükler neden mi büyüktür? biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. artık ayağa kalkalım! stirnera

Nedir?

48.188 terim kayıtlı

Vahdet-i vücud

Vahdet-i vücud sizce ne anlama geliyor veya size neyi çağrıştırıyor?

Vahdet-i vücud terimi Şükran AY tarafından 8.2.2011 tarihinde eklendi

Yorumlar

0 yorum
BizimYunus
22 Mart 2011 Salı22:27:52
Mumin- 7
Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: "Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”

-----rabbimiz sen hersey rahmetinle ve ilminle kusattin...
Allah bize zati ile yakin degildir. Peygamber efendimiz Mirac´da 7 gökkatini asarak Allahin huzuruna varmistir.
Allah Rahmeti ve ilmi ile bize yakindir.

Araf-16:
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.

Zaten Iblis Allah ile armizda, bizi Allaha ulastiran Sirati Mustakim üzerinde oturuyor.

Yusuf Peygambere rüyalarin anlamini (Rüya ilmini) ögrettgini buyuruyor Allahu Teala.

Hz. Ebubekir islami kabul etmeden evvel gördügü rüya:
Ebu Bekir, İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: "Gökten dolunay inip, Kâ'be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Hz. Ebu Bekir'in evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadiseyi gören Hz. Ebu Bekir hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu."
Bir zaman sonra yolu rahip Bahira'nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahira'dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahira: "Sen neredensin?" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Kureyştenim" diye cevap verince, Bahira: "Mekke'de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nuru Mekke'nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O'nun veziri, vefatından sonra da, halifesi olacaksın"

Hz. Ebubekir:"Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?" diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz cevabında: "Bu nübüvvetime delil,O RÜYADIR KI, BIR YAHUDI ALIMDEN TABIRINI ISTEDIN..

Isra-71:
O gün bütün insanları, IMAMLARI ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).

SEYTAN MUHLIS KULLARI SAPTIRAMAZ:
Sad-82:
(İblis): "Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) onların hepsini mutlaka azdıracağım." dedi.
Sad-83:
Onlardan Senin MUHLIS kulların hariç.







hattab
22 Mart 2011 Salı18:23:34
Sayın Bizim Yunus bey,

Allah kitabında Kur'anı açıkladığını ilan eder.Ve bu ilanı yaptıktan sonra ikazda bulunur...

Hud(1-2) Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”

Allah'tan başka mürşit mi arıyoruz? Hacet namazı kılıp Allah'tan Mürşit tayin etmesini dilemek ??? Allah akıl sasip etsin...Allah bize şah damarımızdan yakın iken ona yönelmek ve onun emirlerine uymak için yardımcılara mı gerek var? Şimdi burada o zaman Peygamber neden geldi diye bir soru elbette sorulacaktır.Allah Peygamberi neden gönderir.Toplumda bozulma varsa ,emir ve yasakları gizlenmişse, azgınlık yapılıyorsa KİTAP ve PEYGAMBER gönderir. Son Peygamber gelmiş ve Allah'ın açıkladığı beyanı örnek yaşantısı ile ayet ayet ümmetine ve insanlığa tebliğ etmiştir.Madem yeni Peygamber gelmeyecektir ve maden Kur'an dan sonra yeni bir kitap inmeyecektir ve de O Kur'an Allah'ın koruması altındadır.Bu gayret neden.Evet ilmi olan birinin ilminden yararlanmaya eyvallah...Ancak onu Allah ile aramızda aracı kılmaya hayır.İnanan inandığı ile arasına aracı koyarak imanını tehlikeye düşürmez. Selametle....
BizimYunus
22 Mart 2011 Salı15:07:56
Hacet Namazi

Hacet namazinin persembeyi cumaya baglayan gecelerde veya kandil gecelerinde kilinmasi asildir. Ama bütün gecelerde kilinabilir. Önce boy abdesti alinir. Sonra hacet namazina niyet edilir.
Namazda asagidaki âyetler okunur:
1. Rekâtta: Subhaneke + Fatiha + 3 Âyetel Kürsî
2. Rekâtta: Fatiha + Ihlâs + Felâk + Nas.
2. Rekâtin sonunda : Ettehiyyâtü
3. Rekâtta: Subhaneke + Fatiha + Ihlâs + Felâk + Nas.
4. Rekâtta: Fatiha + Ihlâs + Felâk + Nas.
Namaz tamamlandiktan sonra Allah'tan hacet neyse o istenir. Allah'tan mürsid istemek için bu namaz kilindiysa mürsid istenir.
Bu namazdan sonra hiç konusmadan yatmak gerekir. Yatarken kibleyi saga alacak sekilde yatak kurulur. Vücudun ön cephesi kibleye çevrilerek yanüstü yatilir, 3 Âyetel Kürsî okunur ve Allah'tan mürsid istenir. Eger kisinin haceti mürsid degil de baska bir hedefe ulasmaksa (zahirî veya batinî bir hedef olabilir) o hedefe ulasmak istenir. Sessiz zikir (hafî zikir) bu istekten sonra baslar. Yanüstü yatildigi için sag kulak yastiga gelecektir. Bas biraz saga, sola oynatilarak kulakta kalbin atislarinin, basinç sebebiyle rahatça duyulacagi pozisyona gelinir. Ve kalbin her çift atisinda "Allah, Allah" diyerek kisi Allah'i zikr-i hafî ile (yani sessiz olarak) içinden zikredecektir.
Eger ilk namazdan sonra yatildiginda birsey görülmez ise tekrar tekrar, her persembeyi cumaya baglayan gece namaza devam edilmelidir. Her gece de kilinabilir.
BizimYunus
22 Mart 2011 Salı15:03:16
Sevgili Kardesim,

ölcümüz kuran. Hepimiz kurandan sorumluyuz. Fakat Ali imran suresinin- 7. ayeti söyle:
Aliimran-7:
Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab(tezekkür edebilir).

Bütün olaylarin muhkem ve mutesabih tarafi sözkonusu.
Veya olaylarin hem zahiri hemde batini tarafi vardir.

Bu hususta Hz. Musa ve Hz. Hizir kissasini ifade edebiliriz. Yani "LEDUN-ILMInide böyle hususlarda dikkate almamiz lazim

Kehf-65: Böylece katımızdan, kendisine rahmet verdiğimiz ve ledun (gizli) ilmimizden öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.
1. fe vecedâ : böylece (ikisi) buldular 2. abden : bir kul 3. min ibâdi-nâ : bizim kullarımızdan 4. âteynâ-hu : biz ona verdik
5. rahmeten : bir rahmet 6. min indi-nâ : bizim katımızdan 7. ve allemnâ-hu : ve biz ona öğrettik 8. min ledun-nâ : ledun (gizli) ilmimizden 9. ilmen : bir ilim

Fakat Sevgili kardesim önemli olan bizim Allaha nekadar yakin oldugumuzdur. Hic kimse Allah tarafindan vazifeli kilinan bir Mürside ulasmadan ne Ruhunu, ne Fizik Bedenini, ne Nefsini ve nede Iradesini Allaha teslim etmesi mümkündür.

Bu dört teslimi gerceklestirene MÜSLÜMAN diyoruz, yani TESLIM OLAN. Daha dogrusu Müslümanligin zirvesidir, yani Mürsidlerdir.
Mürsidsiz bu teslimlerin gerceklesmedigine dair bir ayet:
Cuma-2:
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O'dur. Onlara, O'nun (Allah'ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.
Bakara-151:
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye etsin, size Kitap'ı(Kurânı Kerim'i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

1.Ayetlerin tilaveti 2. Nefsin tezkiyesi 3. Kuranin ögretilmesi 4. Hikmetin ögretilmesi 5.Ve Hikmetin ötesi ögretilmesi

Sevgili kardeslerim, kim diye bilirki Peygamber efendimizden sonra bu hususta insanlarin egitilmesine gerek yoktur. Birakin gerek olmamasinin. Bu FARZDIR.

Peygamber Efendimiz son peygamberdir, fakat son MÜRSIDDIR kim diyebilir? Yoksa bu 5 Noktada insanlar nasil egitilecek? Bir fikriniz varmi?

SEVGILI KARDESLERIM ELBETTE KI KARDESLERIMIZIN ENDISELERINI ANLIYORUZ: ORTALIK SAHTE SEYHLERLE DOLU.
ONUN ICIN DIYORUZ KI: EVVELA ALLAHIN INSANDAKI EMANETI OLAN RUHU ÖLMEDEN ÖNCE TESLIM ETMEYI DILEYIN. KALBIMIZE BU NIYETI ÖYLE YERLESTIRMELIYIZ KI MUTLAKA ALLAH RUHUMUZU KENDISINE ULASTIRSIN.

CÜNKÜ RUHUN TEK ARZUSU ALLAHDIR. RABBIMIZ RUHU IMTIHAN ICIN BU BEDENE HAPS ETTI, BÜLBÜLÜ ALTIN KAFES KOYMUSLAR ILLE VATAN VATAN DEMIS: RUHUMUZ ILLE ALLAH ILLE ALLAH DIYE FERYAD EDER...

BU NIYETIN SAHIBI OLDUGUMUZ ZAMAN NASIL "ANCAK SENDEN YARDIM ISTERIZ" DIYORSAK PERSEMBEYI CUMAYA BAGLAYAN GECE KALKIP ABDEST VE BOY ABDESTI ALIP 4 REKATLIK BIR "HACET NAMAZI" KILINIR VE ALLAHDAN MÜRSID ISTENIR.
YANI ALLAH DAN YARDIM ISTIYORUZ VE BIZI GITMEMIZ GEREKEN MÜRSIDI RÜYAMIZDA GÖSTERENE KADAR DEVAM EDILIR...

GERCEKTEN KALBEN RUHUMUZUN SESINE KULAK VERIP ONU ALLAHA ULASTIRMA TALEBINDE BULUNURSAK, DERHAL ALLAH KALBIMIZE TECCELLI EDER. BU TECELLI ALLAHA KARSI SEVGI OLUSTURUR.... YANI ÖLCÜ BUDUR VE MUTLAKA KALBDEKI DEGISIKLIK HISSEDILIR..
SIZIN HANGI DOKTORA GITMENIZ GEREKTIGINI EN IYI ALLLAH BILIR VE SIZ ONDAN MÜRSID ISTIYORSUNUZ...

Denemesi bedava.....

Allah razi olsun
hattab
17 Mart 2011 Perşembe19:05:19
Sayın Aşık İlhan ,

Buna bu cevap veriliyorsa bana susmak düşüyor.
.........
aşık_ilhan_edebi
17 Mart 2011 Perşembe17:52:17
bak hattab kardeşim o insanlar şems ve mevlana gibi insanlar o kadar yücelerdi ki siz onların yaptıklarına akıl sır erdiremessiniz bunları anlamak istiyorsanız hakk ile hakk olmanız lazım yani enelhakk demek lazım buda günümüz şartları ile ulaşamayacağımız bir makamdır. daha biz şeriatte bile değilken onları anlamaya çalışmamız mantıksız onları anlamak isteyen onlar gibi olmak isteyen varsa gelsinler erenler cemimizi görsünler tarikat pirleri ile tanışsınlar hakk ile hakk olmaya çalışan canlarımız çok onlardan öğrensinler bu işin manasını ...
hattab
17 Mart 2011 Perşembe17:34:25
Sayın Bizim Yunus,

Maksadım,burada ayet yarıştırmak değil ve ayetleri isteyen istediği gibi tevil edebilir istediği manayı kendine göre uydurabilir.Ben bundan bunu anlıyorum da diyebilir.Bu tevil eden ile Allah arasında olan bir konu.Benim asıl öğrenmek istediğim şudur ki; aşağıda örneğini verdiğim kendilerinin ibareleri olan konu hangi akıl,iman,itikat ve tüm kutsal melekeler ile tahayyül edilirse edilsin.Allah'a atılmış olan çirkin iftirayı İŞİTTİM İTAAT ETTİM diyen bir Müslüman kabul edebilir?

Sizden aşağıda geçen kıssayı yorumlamanızı rica ederim.Saygı ve sevgilerimle...

‘’Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı.
Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi.
Şems ‘Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi’ buyurdu’’. Arifler menkıbeleri.
BizimYunus
17 Mart 2011 Perşembe15:31:32
Nur-35
Allah, göklerin ve yerin nuru'dur. O'nun nuru, içinde misbah (lâmba) bulunan kandil (ışık saçan bir kaynak) gibidir. Misbah, sırça (cam) içindedir. Sırça (cam), inci gibi (parlayan) yıldız gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan mübarek bir ağacın yağından yakılır. Onun yağı, ona ateş değmese de kendi kendine ışık verir. Nur üzerine nurdur. Allah dilediğini nuruna hidayet eder (ulaştırır). Ve Allah, insanlara örnekler verir. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Alah göklerin ve yerin nurudur... Allah diledigini nuruna hidayet eder/ulastirir.....

Burada kastedilen nedir?

Secde-9: Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi ve sizler için sem'î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

Isra- 85: Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait) ilimden sadece az bir şey verildi.

Sevgili hattab kardesim Vahiy konusunu aciklamistim. Allah sadece Peygamberlere vahyeder diye bir ifade yoktur kuranda. Allahin yarattiklariya irtibatina vahiy denir. Hz. Meryeme, Hz. Isa nin havarisine ve bazi canli ve cansizlara vahyeddigi gibi......

Araf-175:
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

Burada Alah herangi bir kimseye ayet verdigini söylüyor, ve o bundan sonra yüz ceviriyor.

aşık_ilhan_edebi
15 Mart 2011 Salı09:39:21
kardeşim benim şiirimde kullandığım o et senin değil o ruh senin değil sözcüklerinin anlamı şudur ki insan oğlunu yaradan allah tır bunu biliriz ama o etide allah yarattı hani bir şey icat edersim de benim bu dersin ya bizde allahın yarattığı bir kuluz yani bu beden elbet göçecek yaratıcısı allah olduğu içinde bu bedeni bu eti allaha ait olarak ve bir emanet olarak düşünmeliyiz bence gelelim ruha ruhu allah kendinden verir bize kendi canından verir o ruhta allahındır aslında ademe verdiği ruh kendisinden bir parçadır aslında o yüzden ben ruhuda allahın bir parçası olarak görürüm sadece kendi etimi ruhumu değil tüm insanların hatta ki tüm canlı ve cansız herşeyi allahın yarattığı herşeyi allahtan bir parça olarak görürüz kıyamete inancımız sonsuzdur çünkü allah bu bize bahşettiği emanetleri elbet bir gün alacaktır kutsal kitapları ve peygamberleride gönderir. ve hala bu vücud benim değilse ve bu ruh benim değilde allahtan bir parçaysa yani biz kullar allahla birlik isek yani her daim ona muhtaç isek ozaman onun bize göndermiş olduğu emirleride yerine getirmek zorundayız çünkü biz allahtan gelmişiz ve tekrar ona döneceğiz düşüncem budur ...
hattab
15 Mart 2011 Salı09:21:51
Tasavvuf ve hali ile vahded-i Vücud felsefesi.Allah'ı herşeyde görme ve herşeyin Allah olduğu iddiasındadır.BU nasıl bir anlayıştır ki; yaradanı her şekle koyabiliyor.Aşağıda verilen örnek hangi vicdan ve iman sahibinin akıl,vicdan melekelerini derdest etmez.DİKKAT EDİN ihlas suresinde Allah kendini bize tanıtırken bu ve benzeri irin düşünce ve fikir akımları hangi akla hizmet etmektedir.

‘’Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı.
Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi.
Şems ‘Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi’ buyurdu’’. Arifler menkıbeleri.

MEVLANA, tasavvuf dünyasının önderlerindendir. Bilindiği gibi Mesnevi adını verdiği bir kitabı vardır. Şimdi mesnevinin ön sözünden bir kaç cümle aktarmak istiyorum.

‘’Bu kitap Allah vahyidir. Sufiler bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir. ’’

‘’Bu kitap alemlerin Rabbinden indirilmiştir. O’na temizlenenlerden başkası dokunamaz. ’’

Aklı bir kenara bırakan, aşk yoluyla Allah’ın gizli sırlarına ulaşmış, O’nunla bir olmuş (! ) kendisini üst seviyede iman, takva sahibi olarak gören bir sufi olarak Mevlana’nın kitabının ön sözüne yazdıkları bunlardır.


Akleden,düşünen,iman ettim diyen bunları kabullenebilir mi?
aşık_ilhan_edebi
15 Mart 2011 Salı08:51:14
NE MUTLU Kİ BEN BİR ÂYİNE ' YİM
aşık_ilhan_edebi
15 Mart 2011 Salı08:46:00
VAHDET

SAĞDA SOLDA YERDE GÖKTE ARAMA
İÇİNDEDİR Kİ İÇİNDE GÖR ONU
DÜŞÜNMEKTEN ASLA VAZGEÇME TANI
GÖRMEK İSTİYORSAN Kİ AYNAYA BAK

KENDİNİ ET PARÇASI GİBİ SANMA
SENİN DEĞİL O ET ALLAH ’ IN OLA
RUHUNU TESLİM Mİ ETTİN Kİ ONA
ZATI O RUH SENİN DEĞİL ALLAH ’ IN

VAHDET ’ E İNANDIN MI Kİ SEN OLA
GÜNDE BEŞ VAKİT GETİRMEZ BU YOLA
ZİKREYLERSEN HERGÜN ALLAH ADINI
HERŞEYİ ALLAHTAN BİLESİN Kİ SEN

AŞIK İLHAN ’ IM Kİ BEN DERİM BÖYLE
ANLAMAZSIN SEN BU DİLDEN BU YOLDAN
ARİFAN ANLAR ANCA BENİM DİLDEN
ALİ ’ NİN YOLUNA SER VEREN YOLDAN

AŞIK İLHAN
BizimYunus
15 Mart 2011 Salı01:35:38
Sevgili Kardeslerim,
elbette peygamber efendimiz Allaha en yakindir. Ama hepimiz biliyoruz ki, vefatindan hemen sonra, daha topraga verilmeden Hz. Ebu Bekire biat edilmisdir. Sevgili kardeslerim Mürsidler insanlari icin nimettir. Allah her seyi ziddiyla yaratmisdir. Altinin sahtesi var diye, gercegi yokmudur veya altinin degeri mi düser?

"Benden sonra nebi gelmeyecek, alimler gelecek, halifeler gelecek, onlara tabi olan bana tâbî olur, onlara asi olan bana asi olur." (Sahih buhari 9.cilt 1409.hadis, Sahih buhari 11.cilt sayfa 181)

Elbette ki burdaki alimler alelade insanlar degildir. Bunlar Allah tarafindan vazifeli kilinan insanlardir.

Tevbe-119:Ey iman edenler Allah'a karşı takva sahibi olun ve sadıklarla beraber olun.
Ali-Imran-31:De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, o taktirde bana tâbi olunuz ki Allah da sizi sevsin ve sizin günahlarınızı mağfiret etsin (sevaba çevirsin). Ve Allah "Gafur"dur, "Rahîm"dir.”

Hadisi Serifleri:
"Her devirde beni temsilen 1 kişi var. Hz.isa (A.S.)'ı temsilen 3 kişi var. Hz.Musa (A.S.)'ı temsilen 7 kişi var. Hz.ibrahim (A.S.)'ı temsilen 40 kişi var."
"Benim ümmetimin varisleri israiloğullarındaki nebiler gibidir."

Allah bu beyni çalıştırmak için bize vermiş.
Dolayısıyla ayet ,hadis, fıkıh, kelam bir müslümana yeter...

Sevglii kardesim herkesin beyni var ama herkes Allaha kullugu tercih etmiyor:
Araf-179; Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

Akil insani Allah tarafindan vazifeli kilinmis bir Mürside ulastirmiyorsa....

N'oldu Bu Gönlüm N'oldu Bu Gönlüm-Haci Bayrami Veli (Sultan 2. Muratin Mürsidi)

N'oldu bu gönlüm n'oldu bu gönlüm
Derd-u gam ile doldu bu gönlüm

Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm

Yan ey gönül yan yan ey gönül yan
Yanmadan oldu derdine derman

Pervane gibi pervane gibi
Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm

Gerçi ki kandı gerçeğe yandı
Rengine aşkın cümle boyandı

Kendide buldu kendide buldu
Matlabını hoş buldu gönlüm

Sevad-ı a'zam sevad-ı a'zam
Belki oluptur Arş-ı muazzam

Matlab-ı canan matlab-ı canan
Olsa acep mi şimdi bu gönlüm

Seyr-i billahtır seyr-i billahtır
Li maallahtır fena fillahtır

Ayinesinde ayinesinde
Gird-i sivayı buldu bu gönlüm

El fakru fahrı el fakru fahri
Demedi mi ol alemler fahri

Fahrini zikrin fahrini zikrin
Mahv-u fenada buldu bu gönlüm

Bayramı imdi Bayramı imdi
Bayram edersin yar ile şimdi

Hamd-ü senalar hamd-ü senalar
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm






nİLSU_
2 Mart 2011 Çarşamba09:12:16
Hiç kimse Peygamberimizden daha fazla Allah!a yakın değildir.
Hiç bir hadiste böyle bir durumdan bahsedilmemiştir(benim bildiğim)Vahtet-i Vücüd
Ayetleri sıra sıra yazıp yorumlamak yanlıştır...Bir alimin DOĞRU TEFSİRLERİ IŞIĞINDA düşünülüp idrak edilmelidir.
Peygamberimiz(s.a.v.)Miraca çıktığında en büyük mertebeye ulaşmıştır...
dolayısıyla diğerleri benim için örnek teşkil edemez...
Ben ehli sünnet ışığında değerlendiririm herkesi...ve buna dahil olan her alimin başımın üstünde yeri vardır...Gerisine kafa yormam ve yorumlamaktan kaçınırım herkes Allah'a hesap verecek.
Allah bu beyni çalıştırmak için bize vermiş.
Dolayısıyla ayet ,hadis, fıkıh, kelam bir müslümana yeter...
vefalıdostum
26 Şubat 2011 Cumartesi00:18:27
Allahtanız...

AMA
ASLA

ALLAH DEĞİLİZ..!

....
ZAHİRDE SÖYLENENLER..YAŞANANLAR VE SAVUNULANLAR..KURANIN RUHUNA VE VAHYİNE ZITSA NEYİ NİÇİN TARTIŞILIR YAPALIM Kİ.!

SÖZLER..İMAN DIŞINI..İMAN İÇİ GİBİ GÖSTERMEK NİYETİYLE DEĞİLSE NASIL KESİN DOĞRULARA ULAŞILIR Kİ.!

HERKESİN BİR DEDİĞİ..BAŞKASININ DEDİĞİNE UYMADIĞI SÜRECE TEK DOĞRU NEREDE..NE ZAMAN..NASIL TESBİT EDİLECEKTİR.:!

BENCE.....DÜNYA HÜKÜM VERME YERİ DEĞİLDİR..! KESİN HESAPLAR ALLAHIN HUZURUNDADIR.:!
hattab
25 Şubat 2011 Cuma23:12:49
Sayın Bizim Yunus

Bende teşekkür ederim medeni bir şekilde "Münazara" ettiğiniz için

ve-evvela şunu söylemek istiyorum.Bendeniz Ayetlerin yanlış olduğunu değil yanlış tevil edildiğinibaşka bir anlam verildiğini)izah etmeye çalıştım.İlgili ayetlerin gelişi ve devamı ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmeye çalıştım.Kaldı ki; ayetlerin üst ve/veya alt kısımları kesilerek konudan uzak anlam ve manelar çıkacağını sizlerde çok iyi bilirsiniz.Ayetlerin konudan ayrı olarak bir kısmı alındığında "MANA" kayar ve yapılan tevil olur ve "ANLAM" sapar şimdi verdiğiniz ilgili ayetleri inceleyelim beraber:

Sizin verdiğiniz örnek mealen örnek verdiğiniz Kasas 41 . ayetin öncesi ve sonrası incelendiğinde bahsi geçen imam ve/veya önder ateşe çağıran anlamında kullanılmıştır.Rahman burada o ateşe çağıranlara önderlik yapar anlamı çıkmaktadır.

36. Mûsâ onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, "Bu ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık" dediler.

37. Mûsâ, "Katından kimin hidayet getirdiğini ve bu yurdun (güzel) sonucunun kimin olacağını Rabbim daha iyi bilir. Doğrusu zalimler kurtuluşa eremezler" dedi.

38. Firavun, "Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ'nın ilahına çıkar bakarım(!) Şüphesiz ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum" dedi.

39. O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

40. Biz de onu ve askerlerini yakaladık ve onları denize attık (Orada boğuldular). Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak!

41. Biz onları, ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü de kendilerine yardım edilmeyecektir.

42. Bu dünyada onları lanete uğrattık. Kıyamet gününde de onlar iğrenç kılınmış kimselerden olacaklardır

Ve evet insan başı boş bırakılmamıştır.Rahman insana iman etme ve inkar etme özgürlüğü vermiştir.Dileyen istediğini seçer.Haklısınız insan mutlaka bir öğreticiye yol göstericiye ihtiyaç duyar ve bu durum kaçınılmazdır.Ancak bu kendine önder,imam,rehber ve mürşit olarak seçtiği kişi ve makamları "İLAH" etme hakkını iki taraf içinde vermez.Bahsini ettiğiniz "O" evliyaların sözleri kendini maalesef bağlamıyor.Herkes tarafından İSLAMA hizmet ettiği söylenen "Şems" ve "Rumi" lerin söyledikleri ve yaptıkları nasıl izah edilebilir.Bunu kabul etmek hangi akıl ve izan terazisinde tartılır.Düşünnen ve akleden "MÜMİN" biri nasıl ALLAH C:C: KİMYA HATUN KILIĞINDA ŞEMSİ-İ TEBRİZİNİN KOYNUNA SOKULUR VE İLİŞKİYE GİRDİĞİ KABUL EİLEBİLİR. DİKKAT EDİN ALLAH C:C: AYETLERİNİ TEVİL ETMEK DEĞİL BU DÜPEDÜZ ALLAH C:C: A ATILMIÇİRKİN VE LANETLENECEK BİR İFTİRADIR.EĞER Kİ; BU KONULARA GERÇEKTEN MERAKLI İSENİZ VE BU VAHDED-İ VUCUD'CULARIN KISSA VE HAYATLARINI OKUMUŞSANIZ NE TÜR BİR ŞİRK VE SAPKINLIĞIN İÇİNDE OLDUKLARININ DA FARKINDA OLMANIZ GEREKMEZ Mİ?


Dua İnananların üzerine olsun




BizimYunus
25 Şubat 2011 Cuma20:56:54
Sevgili hattab kardesim,

evvela tesekkür ediyorum cevaplarin icin

ayetlerde yanlislik oldugunu söyledigin icin yazdim.
Imamlik makami peygamberlere aittir. Fakat peygamberlerin olmadigi dönemde Allah vekaleten birini seciyor.

Peygamberlerin IMAM olduguna dair:
Enbiya-72: Ve ona, İshak (A.S)'ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)'ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık.
Enbiya73: Ve onları, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
Isra-71:
O gün bütün insanları, imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).

Kasas-41:
Ve Biz, onları ateşe davet eden imamlar (önderler) kıldık. Ve kıyâmet günü onlara yardım olunmaz.

Hic kimse ömrü boyunca basi bos degildir. Mutlaka kendisine Mürsidlik yapan birisi vardir. Evvela kalbi 100% Afetlerle dolu olan ve terbiye muhtac bir Nefsimiz ve herkesin etrafinda, farkli bir boyutta bulunan seytanlar var. Nefsimiz 100% karanlik olmasi hasebiyle, seytanin isi cok kolaydir.

Ve sevgili kardesim Vahdetul Vucut Allahin layik olanlara bir ikramidir, ihsanidir, lutfudur. Bazi evliyalar yasadiklari halleri anlattmislardir. Bu onlari baglar. Hic kimse bunlara inanmak zorunda degildir.

Hidayetin, yani Seyri Sulukun,yani Vuslatin, yani Allahin insandaki emaneti olan Ruhun ölmeden önce Allah ulastirilmasi ve Nefs tezkiyesinin olmadigi bir Islam ögretisi ve tatbikati hic kimseyi Allaha yaklastirmaz. Herkes mutlaka kalben Seyri Suluku dileyerek, Allahdan Mürsidini sorup istemelidir, ki Allaha ulastiran Imam ile beraber olsun.
Elbette bunlar hep ayetlerle ispatlidir.

Kuran ve Sünnet dedigin bu olsa gerek, cünkü peygamber efendimiz sav "Alah bu dini Nefsinizi ihlasa ulastirin diye var etti diyor. Nefs nasil Ihlasa ulasir?

Ve Vahiy konusu Sevgili kardesim:
Allahin Yarattiklariyla irtibati Vahiyle dir. Ariya, daglara, yerlere vahyettigini söylüyor. Elbette ki Vahyin cesitleri farklidir. Peygamberi Vahyi sona ermisdir. Kuran son kitaptir ve insanlar bundan sadece sorumludurlar. Öyleyse Vahyi tekrar kuran isiginda degerlendirmek gerek.

Sevgilerimle
nİLSU_
25 Şubat 2011 Cuma14:47:15
ehli sünnet anlayıısnda böyle bir düşünce yer almaz.
ben uzun uzun sizin gibi kanıtlara yer vermiyeceğim.
herşeyde Allahı görmek ile onu yarattıklarının güzelliğini düşünmek arasında fark vardır
tasavvuf aslında yol demektir Yaratıcıya giden yol olarak tanımlanır
Ve biz inanlar biliriz ki Allah yarattığı hiç bir şeye benzemez
be hayalimize gelen hiç bir şeye...
bu tarz düşünce bence tasavvuftan çok felsefi akımlara beyin yormak
gizli şirk dediğimiz ki; karıncanın ayak izinden daha gizlidir...yol açabilir
dolayısıyla kendi adıma böyle bir düşüncenin izini taşımam....
Allah kendisine varacak yolu bize bildirmiş
Kuran ve Paygamberimiz(s.a.v.)dolayısıyla kafa yormaya gerek yok
yormuş olanlarıda bu akımın temsilcilerinden bahsediyorum,Allah değerlendirecek...
Ve tasavvuf ehlinden okuduğum bir çok kitaplarda ben düşünceye rast gelmedim.bir kaç kişinin dışında da...
hattab
25 Şubat 2011 Cuma14:27:08
Sayın Bizim Yunus Bey,

Öncelikle ; Hidayete erdiren Allah c.c. dir.Bahsi geçen Secde Suresini yekten alarak değerlendiremeyiz.Kur'an ayetleri mutlaka birbirleri ile bağlantılıdırlar bir önceki ayet ile birlikte değerlendirmemiz gerekmektedir.Bu şekil tek tevil edilir ise anlam bütünlüğü bozulur ki; ilgili ayette Rahman İsrailoğullarına hitaben:

Şu bir gerçektir ki, sana verdiğimiz gibi Mûsâ’ya da kitap vermiş, sana vahyettiğimiz gibi ona da vahyetmiştik. Dolayısıyla onun da böyle bir vahiy aldığından hiç tereddüdün olmasın. Biz ona verdiğimiz kitabı, İsrailoğullarına rehber kıldık. Onlar sabrettiği ve âyetlerimize kesin olarak inandıkları müddetçe, Biz, emir ve irşadımızla onlardan doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.
Buyurmaktadır.


Kaldı ki; Kehf Suresi ilgili ayeti ve Secde Suresi 23-24 ayetleri nasıl Tasavvuf ve Vahded-i Vucud ile ilşkilendirdiğinizi de anlamış değilim.
Daha önce verilen ve Vahded-i Vucud felsefefesine ve dahi dolayısı ile tasavvufa ait olan bu akımların ilgili verdiğim Şems,Rumi ve benzerlerinin hayatları,yaşadıkları,yazdıkları ve haklarında yazılanları Kur'an ayetleri tartısında tartan bir Müslüman bu gibi amel,fiil ve faaliyetlerin ŞİRK olduğunu elbette bilir.Bizden öncekilerin yaklaşık 1000 yıldır Kur'an ve Sünnet dışı bu akım üzerine inançlarını bina etmeleri ve bunu din diye yaşamaları elbetteki kendi inançlarına göre normaldir.Ancak Allah c.c. in indirdirdiği din bu değildir.Referans alınan KUR'AN ve Resulullah'ın SÜNNETİ mi olacak ? Yoksa kendi elleri ile yazdıkları ve işte din budur dedikleri uydurmalar mı? Müslümanın asıl bu soruyu kendisine sorup cevabını araması gerekmez mi?
BizimYunus
25 Şubat 2011 Cuma12:27:51
Kehf-17:
وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُّرْشِدًا
Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

1. ve tere : ve görürsün
2. eş şemse : güneş
3. izâ taleat : doğduğu zaman
4. tezâveru : (ziyaret eder) uğrar, meyleder, gelir
5. an kehfi-him : onların mağarasından (mağarasına)
6. zâte el yemîni : sağ taraf
7. ve izâ garabet : ve battığı zaman
8. takrıdu-hum : onların kenarlarından, yanlarından geçer
9. zâte eş şimâli : sol taraf
10. ve hum : ve onlar
11. fî : içinde
12. fecvetin : geniş yer, mağaranın içindeki geniş boşluk
13. min-hu : ondan
14. zâlike : işte bu
15. min âyâti allâhi : Allah'ın âyetlerinden
16. men : kim
17. yehdi allâhu : Allah hidayete erdirir (kendisine ulaştırır)
18. fe : böylece
19. huve : o
20. el muhtedi : hidayete eren kişi (hidayete ermiştir)
21. ve men : ve kim, kimi
22. yudlil : dalâlette bırakır
23. fe len tecide : artık bulamazsın
24. lehu : onun için
25. veliyyen : velî, dost
26. murşiden : bir mürşid, irşad eden
BizimYunus
25 Şubat 2011 Cuma12:23:55
Secde-24:
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ
Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk'ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

1. ve cealnâ : ve kıldık
2. min-hum : onlardan
3. eimmeten : imamlar
4. yehdûne : hidayete erdirir
5. bi emrinâ : bizim emrimizle
6. lemmâ : ancak, olunca, oldukları için
7. saberû : sabrettiler
8. ve kânû : ve oldular
9. bi âyâti-nâ : âyetlerimize
10. yûkınûne : Hakk'ul yakîn seviyesinde yakîn hasıl ediyorlar






hattab
24 Şubat 2011 Perşembe01:04:27
http://www.youtube.com/watch?v=K0b1Ag5qd9o
hattab
24 Şubat 2011 Perşembe00:14:20
Tasavvuf felsefedir.Resulullahın vefatından asırlar sonrasında Hindu-Budist-Yunan ve Farisi filozoflardan etkilenen İslam düşüncesi kendine Kur'an ve Resul'ün Sünneti yetmedi !! diye kendilerinin uydurduğu bir inanç sistemidir.

Bahsinni etmiş olduğunuz Secde suresi-24 ve Kehf suresi 17. ayetleri bu şekilde tevil etmeniz büyük cesaret .Yine bahsi geçen ayetlerde Rahmanın vermek istediği mesajı altından ve üstünden kırparak vermek de ayrı bir cesaret örneği !!

Rahman ilgili ayetlerde şöyle buyurur..

Secde Suresi-(23-24) -Şu bir gerçektir ki, sana verdiğimiz gibi Mûsâ’ya da kitap vermiş, sana vahyettiğimiz gibi ona da vahyetmiştik. Dolayısıyla onun da böyle bir vahiy aldığından hiç tereddüdün olmasın. Biz ona verdiğimiz kitabı, İsrailoğullarına rehber kıldık. Onlar sabrettiği ve âyetlerimize kesin olarak inandıkları müddetçe, Biz, emir ve irşadımızla onlardan doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.

Kehf Suresi-17 -Ve onlar o mekânın geniş bir bölümünde bulunuyorlarken, sen, güneş doğarken onların mağarasını sağ tarafından teğet geçip gittiğini, batarken de sol tarafından teğet geçip gittiğini gözünde canlandırabilirsin: Allah’ın âyetlerinden biriydi bu. Allah kimi doğru yola yöneltirse, işte odur doğru yolu bulan; ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık onun için ne bir dost ne bir kılavuz bulabilirsin.

Allah c.c. İmanı isteyen herkese nasip edeceğine dair sözü varken iman ve irşadın kimi zatlar eli ile dağıtıldığını söylemek hangi akla,izana ve imana sığar sırf birşey söylemek gayesi ile "İŞİTTİM İMAN ETTİM" demesi gereken müslüman maalesef Allah c.c. den başka hidayet verici mi aramaktadır?Bahsini ettiğiniz o 7 makam ve /veya derece nerede yazmaktadır.Ve de Allah c.c. belirli kişileri mi dost veya evliya seçer nasıl bir inanıştır ki; Allah c.c. dostu olarak bazı kişiler işaret edilir veli kabul edilVeli kavramı Kur'an da Allah'ın dostu olarak geçer Allah c.c. dostu eğer belirli ve ismini zikrettiğiniz kişiler ise veli dost olmayan Allah c.c. düşmanı mı olmuş oluyor? Dikkat edin Allah c.c. in emrettiğine uyan yasakladığından sakınan her kişi Allah c.c. veli kuludur ve dostudur.

Şimdi O Tasavvuf ve Vahded-i Vucudcuların kendi ağızlarından veya kalemlerinden dökülenlere bir bakalım


MEVLANA, tasavvuf dünyasının önderlerindendir. Bilindiği gibi Mesnevi adını verdiği bir kitabı vardır. Şimdi mesnevinin ön sözünden bir kaç cümle aktarmak istiyorum.

‘’Bu kitap Allah vahyidir. Sufiler bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir. ’’

‘’Bu kitap alemlerin Rabbinden indirilmiştir. O’na temizlenenlerden başkası dokunamaz. ’’

Aklı bir kenara bırakan, aşk yoluyla Allah’ın gizli sırlarına ulaşmış, O’nunla bir olmuş (! ) kendisini üst seviyede iman, takva sahibi olarak gören bir sufi olarak Mevlana’nın kitabının ön sözüne yazdıkları bunlardır.

Celaleddin-iRumi,

Yazdıklarıyla kitabının Allah’ın emriyle gönlüne vahiy olarak indirildiğini tıpkı Kur’an gibi Allah’ın vahyi olduğunu, Kur’an’ın özelliklerini taşıdığını, Kur’an gibi O’na da ancak temizlenenlerin, arınmış olanların yani İslam esaslarına, tevhid inancına uyan, iman eden, şirkten sakınanların dokunabileceğini söylemiştir.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in son peygamber, Kur’an’ın son kitap olduğu Allah’ın çok açık net bildirdiği hükümlerdir. Mevlana’da hiç şüphesiz bu konuları bilen birisidir. Ama buna rağmen bir kitap yazıyor ve yazdığı kitap’a Kur’an’la eş, denk özellikler isnat ediyor. Bu tavrın dinimizdeki adı: Şirk’tir.

Hallac-ı Mansur gibi Mevlana’da şirk yoluna giren tasavvufçulardandır. Biri gönlünden geçeni diliyle söylemiştir, ‘ben En-el Hakk’ım -Allah’ım’ demiştir.. Diğeri gönlünden geçeni yazdığı kitapla ifşa etmiştir. ‘Benim sözlerim, yazdıklarım, Allah’ın sözüne vahyine eştir, denktir’ demiştir.. Bu iki tasavvufçudan başka Allah’ın isim-sıfatlarını kendine layık gören, kendisini Allah ile eşitleyen başka tasavvufçuların olduğu da bilinmektedir.

“…Celâleddin er-Rumî “Divan”ında şöyle diyor:
“Canım, ey nur, kaçma benden!
Kaçma benden ey parlayan görünüm,
Kaçma benden kaçma benden!
Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum,
Hatta bileğime taktığım Zerdüşt’ün zünnarına bak!
Zünnarı taşırım, yemliği taşırım.
Belki nuru taşırım, kaçma benden!
Müslümanım ben, ama Hırıstiyanım, Brahmanistim, Zerdüştiyim.
Ey yüce Hakk, sana tevekkül ettim, kaçma benden.
Bir tek tapınağım; mescid, kilise veya puthanem yok benim.
Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden kaçma benden!”
(Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm.S.160 (Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi’l- Mizan, 100-101’den))




Şems-i Tebrizi


Aşağıdaki alıntılar, Ariflerin Menkibeleri adlı söz konusu kitaptan alınmıştır.
Sonra “Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi.
En sonunda “Allah mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu?
Mürid “ben Allah’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım. ” dedi.

Başka bir müridden de “Allah mı büyük yoksa senin şeyhin mi?” diye sordu. Bu mürid de “bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur”

Orjinali konyadaki mevlana müzesinde ; mevlananın kendi el yazması iledir :
Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; ALLAH’a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır: “Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi. Şems ‘Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi’ buyurdu.

Beyazıd-ı Bestami

Yine sultan veled buyurdu ki: bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. (bu arada) “halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir. Mesela: bir adam beyazid (bistami)’nin müridlerinden birine “senin şeyhin mi büyük, yoksa ebu hanife mi?” diye sordu. Mürid “benim şeyhim” diye cevap verdi. (Nihayet) o birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi. Sonra “Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi. En sonunda “ALLAH mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu? Mürid “ben ALLAH’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım.” dedi. Başka bir müridden de “ALLAH mı büyük yoksa senin şeyhin mi?” diye sordu. Bu mürid de “bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur” dedi.
Ariflerden biri de “bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki o farkı ortaya koysun” demiştir. Nitekim buyurmuştur ki: “ ALLAH görünmediği için peygamberler onun naibi olmuşlardır. Hayır böyle de değil.Bu naible, naibin naibliğinde bulunduğu kimseyi ayırmak çirkin şeydir. burada ikilik yoktur.”
(MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki cilt 1, sf. 324-325)



Şimdi bu yazılanlara itiraz eden,olur mu ya? diyen İftira diyen hatta onlar batın-i dilde söyleme cesaretini gösterecek arkadaşlar çıkma ihtimali var.Onun için sadece şunu rica ediyorum.Yok rica değil Allah c.c. rızası için and veriyorum.Kaçımız Mesneviyi okuduk yada Şems'in hayatını biliyoruz.Tasavvuf denen icadın aslını araştıran kaç kişi var.Evet sizi rahatsız etmeye geldim.Akıllarda soru işareti olmadan Kur'an ile muhattab olamıyoruz. Eğer Allah c.c. in bize indirdiği dini kendimize dert ediyorsak onun indirdiği Kitap ile muhattap olmak zorundayız.Kendi elleri ile yazdıkları bu ilahi bir kitaptır diyenlerin sözleri eğer Allah c.c. in kitabından daha sevimli geliyorsa İmanımızı yeniden gözden geçirmek zorundayız.


Yazdıklarım Kur'an ile çelişiyorsa Allah c.c. rızası için beni uyarın


>Dua ile <
BizimYunus
23 Şubat 2011 Çarşamba22:27:47
Tasavvuf felsefe degildir. Allahin tek dini, ezelden ebede, olan Islam dinidir. Kuranin bir bütün olarak yasanmasinin adidir. Allah yolunda yapilan yolculukda fena, beka, zühd, muhsin, ululelbab, ihlas ve salah makamlari sözkonusu. Bunlar 7 Velayet makamlaridir. Üst makamlar 5., 6. ve 7. makamlardir. 5. makamdan itibaren Allahu Teala kisinin kalb gözünü ve kalb kulagini acar. Yani kisi Allahin ikramlarina mashar olur.
Iste Vahdetül Vücüd, Allahin layik olanlara bir ikramidir. Bir haldir. Kisi bu hali yasarken kibirdiyamaz ve konusamaz. Zaten o bahsedilen Evliyalar bu Allahin kendilerine ikrakmini yasadilar ve söyledikleri bunun sarhoslugundan olabilir.

Peygamber efendimiz buyruyorki: Benden sonra Imamlar gelecek....
Yani Din Peygamber Vekilleri olan Imamlar, Mürsidlerden ögrenilmelidir. Allahu Teala her zaman parcasinda peygamber efendimizi temsilen bir kisiyi Insanlari Hidayet erdirmekle vazifeli kilar. SECDE SURESININ 24.ayetinde: Onlardan emrimizle hidayete erdiren IMAMLAR kildik...
Kehf Suresinin 17.ayeti: .....kimide dalalette birakirsak, onun icin bir Veli Mürsid yoktur

Gel ey kardeş, Hakkı bulayım dersen,
Bir kamil mürşide varmasan olmaz,
Resulün cemalin göreyim dersen,
Bir kamil mürşide varmasan olmaz.

Niceler gittiler mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devayı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kamil mürşide varmasan olmaz.

Gel şimdi kardeşler gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrail delildir, Ahmet'e bile,
Bir kamil mürşide varmazsan olmaz.

Kadılar mollalar cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular.
Sen bu ilmi kimden aldın dediler.
Bir kamil mürşide varmasan olmaz.

YUNUS EMRE bunda mana var dedi,
Bir kamil mürşide sen de var şimdi,
Hazret Musa'ya Hızır'a var dedi,
Bir kamil mürşide varmasan olmaz.
BizimYunus
23 Şubat 2011 Çarşamba22:00:00
hattab
23 Şubat 2011 Çarşamba10:44:12
Ve başka vahded-i vucud cular Rumi,Şems,İbn-İ arabi ..... araştıran,akleden ve Kur'an tartısı ile tartanlar için şirk mi ? değil mi? anlamaları hususunda yardımcı olacaktır.Ve bahsi geçen Hallac-ı,Yunuz,Fetullah,Nursi ve benzerlerinin ALLAH'IN DİNİNE ne kattıklarını iyi anlamak gerekir.KENDİ UYDURDUKLARI DİNE DEĞİL.........
hattab
23 Şubat 2011 Çarşamba10:39:33
Vahdet-İ Vücut Kavramı
Vahdet-i vücutun kelime anlamı varlığın birliğidir. Yani yegane mevcut olan varlık, kendisinden şüphe edilmeyen Allah’tır ve evrende O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Bu nedenle görebildiğimiz ve göremediğimiz varlıkların tümü aslında O’dur. Varlıkta kesret söz konusu değildir.

İslam düşüncesinde Allah telakkisi Kur'an-ı Kerim’de anlatılandan uzak olan bakış açıları ortaya çıkmıştır. Bu sapmanın boyutlarını ve derecelendirmesini genel bir tasnife tabi tutarsak aşağıdaki tablo konuyu anlamamıza yardımcı olabilir.


Tablodaki sapkın bakış açıları her şeyi Allah ile aynı görmekten, yaratılmış olanları Allah’a benzetmek arasında bir çizgiyi göstermektedir. Değerlendirmeye tabi tutacağımız anlayış sadece vahdet-i vücut kavramıdır. Diğerlerine ayrı bir başlık altında değil, ancak kıyaslamalar yaptığımızda değineceğiz.
Evrendeki varlıkların tümü bir varlığın (Allah’ın) yansıması olunca putlar da dahil her şey aslında Allah’ın kendisi olmaktadır.

Bu anlayışa göre, cahil kimse putlara tapanlara “bu taştır ağaçtır” der. Arif ise Allah’ın mazharıdır (tecelligahıdır), tazim edilmesi gerekir der. Örneğin, Hz. Musa, Hz. Harun’a buzağıya ibadet etmeyi engellemeye çalıştığı için azarlamıştı. Çünkü o, buzağıya tapmanın niteliğini kavrayamamıştı. Zaten peygamberlerin putperestleri eleştirmeleri onların ibadeti putlara has kılmaları konusundaydı.

Hz. Musa, meselenin farkındaydı. Zaten arif kişi, hakkı her şeyde gören belki de Hakk’ı her şeyin aynı bilen kimsedir. Onlar buzağıya taparken Allah’tan başkasına tapmıyorlardı. Firavun da: “Ben sizin en yüce Rabbinizim” derken en büyük arif olduğunu göstermiştir. Büyücüler de onun bu sözünü takdir etmişlerdir.

Halbuki kaç puta tapılacağına dair bir sayı olmadığı için bir putu eksik bile bıraksa bir putperest tahsis etmiş ve yanlış yolda olmuş olur. Arif de onlara taptıkları put için “tazim edilmesi gerekir” değil “bunlarla sınırlı kalmayın sayılarını artırın” demek zorundadır. Tahsis vahdet-i vücuta engeldir.

Hz. Musa’nın buzağıya tapmayı onaylaması mümkün olmamakla birlikte onaylasa bile vahdet-i vücut anlayışına sahip olanların bunu tahsis adına benimseyemezler. Zira Hz. Musa tek puta tapmaya onay verirse tahsise gitmiş olur. Vahdet-i vücutçuların dediği gibi olsaydı Hz. Musa: “Ey anam oğlu niçin onlara bir tane puta değil de sayısız puta tapmaları gerektiğini söylemedin?” derdi.

Firavunun en yüce rab olması onun idrak seviyesinin yüksekliğiyle alakalıdır. Onun Hz. Musa’ya rabbin mahiyitini sorması cahillikten değil hz. Musa’yı imtihan etmek içindi. Sorusu da ilham yoluyla olmuştu. Firavun kendinde sezdiği şeye onların şuuru olmadığını bildi. Hz. Musa’nın mahiyete dair sorusuna cevap vermeden sadece gerekli olanı söylemesi onun bu imkandan yoksun olmasından kaynaklanıyordu. Firavun, ona mecnun derken onun bu ilmi bilmesinin mümkün olmadığını kastetmişti. Görüldüğü gibi bu anlayış sahiplerinin tasavvuru esas alındığında firavun bile peygamberlerden daha üstün bir kavrayış makamına çıkmaktadır. Allah ilham ederek, O’nu peygamberine karşı üstün getirmiş ve bize de firavunun evrenin künhüne varışını (!) göstermiştir.

Vahdet-i vücut anlayışına göre, Hıristiyanlar kafirdirler çünkü İsa Allah’ın oğludur diyerek tahsiste bulunmuşlar, putperestler de ilahlığı bazı şeylere hasretme açısından hata etmişlerdir. Arif ise her şeye ibadet edendir. Halbuki zuhur ve tecelli yerleri, zuhur ve tecelli edenden başka ise yine ikilik sabit olur ve birlik anlamsız kalır.

Hz. Musa, Hz. Harun’un buzağıya tapma konusundaki yanlış tavrını (!) anlamış ise, biz niçin Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah edinirken onun arkasındaki hakikati görmeyelim ve onları devam etmeye teşvik etmeyelim?
Vahdet-i vücut anlayışına sahip olanlar yeryüzündeki bütün şirkleri sahipleniyorlar ve her yaratığı Allah’a eş koşuyorlar. Her şeye ibadet ettikleri halde “Allah’tan başkasına ibadet etmiyoruz” diyorlar. Halbuki putlara tapmak doğru olsaydı, ne Rasulullah (s) ne de ondan önceki peygamberler insanlardan atalarının izinden gidenlere putlarını terk ettirmeye çalışmaz “atalarınızın taptığına ibadet etmeye devam edin” derlerdi.

Bunların mantığına göre Allah her şey olduğu için putlara tapmayı hem emretmiş hem de yasaklamış oluyor. Ve aynı zamanda müşrikler peygamberlerden daha doğru yolda oluyorlar. Zira onlar peygamberlere göre bazı görüntülerde (Allah’ın tecellilerinde) ibadet yaparken peygamberler bütün görüntülerden uzak durup o görüntülere ibadet etmemişlerdir.
Onlara göre başka bir tanrıya dua edilmemiştir. Hiçbir durumda şirk tasavvur edilemez.

Oysa Kur'an-ı Kerim’de Allah kendisiyle birlikte başka tanrıya dua etmeyi yasaklıyor. Demek ki Allah’tan başkasına dua etmek mümkündür. Nitekim müşrikler Allah’tan başka tanrılar edinmişlerdi. O tanrılar Allah’ın kendisiyse ve Allah ile birlikte başka bir şey yoksa, Allah ile birlikte başka tanrılar edinilmesi imkan dışı olurdu.

Yine Allah’tan başka varlık bulunmasaydı, müşrikler ne Hz. Peygamber (s)’e inanmamak ve Allah’tan başkasına ibadet etmekle ne de Allah’tan başkasını dost ve hakem edinmekle suçlanırlardı. Dolayısıyla bu durumlarına karşı çıkılmazdı. Bu bile Allah’tan başkasının varlığına delildir.

Bir şeyin hem yaratan, hem yaratılan, hem kadim, hem muhdes, hem kendiliğinden zorunlu, hem de başkasından dolayı zorunlu olması düşünülemez. Bu iki zıddı bir araya getirmek olur. Zorunlu (vacip), zatı açısından yok olmayı kabul eden, zorunsuz (mümkün) ise, zatı açısından yok olmayı kabul eden demektir. Böylece bir şeyin hem yok olmaya elverişli olması hem de olmaması imkansızdır. Yine kadim başlangıcı bulunmayan, muhdes ise başlangıcı bulunan şeydir. Yani bir şeyin hem kadim hem de muhdes olması imkansızdır.
Yine bu kişilere denir ki: “Varlıkta Allah’tan başkası yoksa, yaratıkların sözlerinin, yiyip içmelerinin, kadın erkek ilişkilerinin, zinalarının, küfür ve şirklerinin, yani tüm çirkin davranışlarının Allah’ın kendisi olması gerekir.”

İbnu’l-Arabi ve başkaları acıkanın da, susayanın da, hastalananın da, tuvalete gidenin de, cinsi münasebette bulunanın da Allah olduğunu O’nun her türlü eksik ve kusurlu sıfatla vasıflandırılmış olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Onlara göre gerçek kemal budur.


B. İbnu'l-Arabi’nin Vahdet-İ Vücut Anlayışı


İbnu'l-Arabi, (1165-1240) Endülüs’te doğmuştur. Filozof İbnu Rüşd’ün arkadaşıdır. Hayatının tümünü doğduğu yerde geçirmemiş, Fas, Tunus, Cezayir, Arabistan ve Anadolu’yu ziyaret etmiş, Konya ve Malatya’da dörder yıl kalmıştır. Malatya’da Süryanilerle irtibat kurmuş onların Aristo’ya dair bilgi birikiminden faydalanmıştır. Dolaştığı yerlerde bulunan İbnu'l-Arabi’nin çeşitli felsefe ve kültürlerde derlediği zengin malzemeyi kendi sistemine uygulaması ve böylece seçmeci bir sistem kurması eserlerindeki üslubunu ağırlaştırmaktadır. Bu sebeple felsefe ve kültür tarihi okumamış olanlar için anlaşılması zor bir yazardır. Bir de vahdet-i vücut felsefesini eserlerinde bir bölüm olarak ele almadığı dağınık bir şekilde işlediği için anlaşılması daha da güçleşmekte bu sebeple okuyucu ya onu reddetmekte ya da onu aşılmaz bir otorite sanıp her dediğini kabul etmektedir.

Gerçi her iki grup da onun görüşlerinde kendine destek bulmakta zorlanmaz. Birisinin İslam’a aykırı bulduğu tevilleri diğeri, “Zahir ehli bunu anlayamaz. O hatemu’l-evliya olup her sözü keşif ve ilhama dayanmaktadır” diyerek kabullenebilir.

Epigraf olarak verdiğimiz İbnu'l-Arabi’nin şiirinden anlaşılacağı gibi İbnu'l-Arabi, evreni ve yaratıcıyı tek kabul eder. Ona göre vacip (zorunlu, yaratıcı) ve mümkün (yaratılmış) iki varlık yoktur. Zorunlu varlık ile mümkün varlık aynı şeydir. Mükellef kim şeklindeki soru mükellefin olmadığına dair bir ifadedir. Allah katında izni olmadan şefaat edecek kimdir? Soru kalıbında olduğu gibi.

Halbuki, mükellefin kim olduğu konusunda şaşılacak bir şey yoktur. Allah’ın Kabe’yi tavafla mükellef olması mümkün değildir. Tüm ümmet rüku ve secde edenin kul olduğunda ittifak etmiştir. Bu konuda Ehl-i Sünnet ve Mutezile arasında bir ihtilaf yoktur.

O’na göre acıkan da, susayan da, hastalanan da, tuvalete giden de, cinsi münasebette bulunan da ve her türlü eksiklikle vasıflı olan da Allah’tır. Yüce olan örf, akıl ve şeriat yönünden ister yerilmiş olsun ister övülmüş olsun var olmayla ilgili bütün hususlar ile yok olmayla ilgili bütün nispetleri kendi zatında kapsayan kemale sahip bulunandır.

Oysa böyle söyleyen kimse dövülüp tokatlansa ve bundan dolayı şikayette bulunsa ona denir ki: “Ortada başkası yok ki. Sana bunu yapan senden başkası değildir. Aksine, döven dövülenin, söven sövülenin, ibadet eden ibadet edilenin kendisidir.

İbnu'l-Arabi’nin felsefesinde madum (yok) olan şey ademde (yoklukta) yerleşmiş olan şeydir. Bu da ayan-ı sabitedir. Ayan-ı sabite, Allah’ın ilminde eşyanın görünür hale gelmeden önce var olmasıdır. Bunlar hariçte mevcut değildir ama ilahi ilimde “yoklar” olarak mevcutturlar. İbnu’l-Arabi ayan-ı sabite’yi kabul edince bütün mümkün olanların da mevcut olduğunu kabul etmesi gerekti.

Ona göre ortada yalnızca Allah ve ayan-ı sabite vardır. Ayan-ı sabite, ilahi isimlere nazaran pasif durumdadır. Tıpkı bir küllinin bir cüzi üzerindeki hükmü gibi isimler de bunlar üzerinde belirleyicidir. Bu hissedilir alemde varlığı olan bir kulun ayan-ı sabite aleminde de aynı anda sübutu var demektir. Ayan-ı sabite ilahi ilimde sabitlik elde etmiş gerçekliklerdir, mümkinatın zahire doğru bir adım daha ilerleyerek kararlaşmasıdır.

O’nun varlığı yaratılmış değildir. O zatların (aynların) O’na ihtiyacı yoktur. Onların varlığı Zattan gelen tecelli ile mümkündür. Mümkün varlıklar yokluktaki asılları üzerine sabittirler. Bunların nefislerinde ve ayan-ı sabitelerinde üzerinde bulundukları halin suretlerine bürünen Hakk’ın vücudundan başka varlıkları yoktur. Yaratıcı onlarda zuhur etmesi açısından ayana muhtaçtır.

İnsanın varlığı O’na muhtaçken, O bunun mislinden beridir. Bu zatlar (aynlar) yoklukta sabittirler. İyilik eden kötülük eden, yararlandıran ve zarar veren zatların kendileridir. Kaderin sırrı budur. Ayan-ı sabitelerinin yaratılışı sırasında henüz varlık alemine gelmeden mümin olanlar, varlık alanına geldikleri zaman da iman ile görünürler. Allah onların böyle olduğunu ayan-ı sabitelerinden bilir.

Kaderi Allah’tan başkasının bilmesi imkansızdır. Çünkü ayan-ı sabite gayb aleminin anahtarlarıdır ki Allah’tan başkasının elinde değildir. Fakat zaman olur ki dilediği kulu bunlardan bazısına vakıf kılar. Aynlar ebedi ve ezelidir. Hayvan, bitki ve madenlerin, hareket ve tavırların dahi zatları (ideaları) aynen böyledir. İşte Hakk’ın vücudu bunlara fezeyan etmiş (taşmış ve bunları var) etmiştir. Bu bakımdan onların varlığı Hakkın varlığıdır, zatları ise Hakkın kendisi (özü) değildir. Böylece onlar varlık ile sabit olmayı ayırdılar. Yani subut aleminde ne isen varlık aleminde de öyle göründün.

Allah da ilmini kendi mukaddes zatından değil de ayan-ı sabiteden alıyordu. Ayan-ı sabiteyi yokluk alemindeyken Allah bilir ama Allah’ın inayeti hariç kul bilemez. Allah ilmi oradan aldığı için başka bir şekilde hareket etmesi mümkün değildir ve bu kaderin de sırrıdır. Vücut bulmadan önce bütün varlıkların bir ayn-ı sabiti vardır. İbnu’l-Arabi Allah’tan müstağni bulunan ayana Allah’ın tecelli etmeye kadir oluşu O’nun kudretini ayan ile sınırlı ve ayana özel kılmaktadır. Gerek mevcut olmayan gerekse mevcut olması da imkansız olan şey ilimde sabittir. Çünkü ilmin kapsamı geniştir. Birisi ma’dum ilimde bir şeydir, sabittir ve mevcuttur derse onun bu sözü doğrudur. Ama ma’dumun bizatihi bir şey olması batıldır.

İbnu’l-Arabi’nin “Ey sırrı manam olan insan” sözü Allah’ın dilinden yapılmış bir hitaptır. Yani insan Allah’ın suretidir ve Allah da onun manasıdır. Bu da aslında mananın suretten başka oluşunu gerektirir ki, bu da çokluğu ve mana ile suret arasında farklılığı gösterir. Mananın varlığı suretin varlığının kendisi ise çokluk söz konusu değildir. Ama birinin varlığı diğerinden ayrıysa söz kendi içinde çelişkilidir. İbnu’l-Arabi: O bana ben O’na ibadet ederiz. O beni hamdeder ben O’nu derken mükellef kılanan ile mükellef tutan aynı kimse olduğu için sorumluluk diye bir şey kalmamaktadır. Ancak kendisi ibaha ehli olmamış, sonraki takipçileri arasında böyle bir eğilim baş göstermiştir.

İbnu’l-Arabi’nin: “Eğer onlar (Nuh’un kavmi) Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr putlarına tapmayı terk etselerdi, Hak’tan cahil olurlardı. Çünkü Hakk’ın her mabudda bir vechi vardır. Her tapılan şeyde Allah’tan başkasına tapılmamıştır.” sözünün küfür olduğunu söyleyen İbnu Teymiye, böyle sözler sarf eden kimseleri kafir tanımayanların da kafir olduklarını söylüyor. Zira müşrikler bile putlara Allah’a yaklaştırsınlar diye taparken bunlar putlara tapanı Allah’a tapıyor kabul ediyorlar.

İbnu’l-Arabi’ye göre arif kimse tapılan her mabudu Hak için bir tecelli yeri gören kimsedir. Zaten Nuh’un kavmi de Hz. Nuh’un davetinde bir ‘furkan’ (ayrılık) olduğunu gördü ve davete kulak vermedi. Nuh onların bu tavrını zemmederken aslında övüyordu. Bunu arif olanlar anlıyordu. Hz. Nuh’un gizli gizli müşrikleri övüyor oluşunu kabul etmek mümkün değildir. Zira o, Allah’tan hiçbirisini sağ bırakmamasını talep eden bir duada bulunmuştur.

İbnu’l-Arabi, Firavun: “Ben sizin en yüce rabbinizim” sözünü yerinde bulur. Ancak Hz. Musa’nın ‘bu en büyük rabden’ kaçtığını kabul eder. Zira o dönemde Firavun zahiren hakim olduğu için gerçekten diğerlerinden üstündür. Ona göre büyücüler de bunu anlamış ve: “Yapacağını yap, sen ancak bu dünyada yapacağını yapabilirsin” demişlerdir. Ona göre her ne kadar iktidar Hakk’ın aynı ise de Firavun suretinde tecelli etmişti. Zaten Firavun ölürken iman etmiş ve bir günah daha işlemeden vefat etmiştir. İslam önceki günahları sildiği için bir sorun kalmamıştır.

Halbuki Yahudi ve Hıristiyanlara göre de Firavun insanlar içinde en inkarcı ve kıssalarda kendinden en çok bahsedilen olumsuz kişidir. Firavunun mümin olduğunu ve azaba uğramayacağını ne Yahudilerden ne de Hıristiyanlardan söyleyen olmuştur. Allah onun azabın en şiddetlisine uğrayacağını haber vermektedir.

İbnu'l-Arabi, “Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir” ayetinde Hz. Muhammed (s)’i bir suret Allah’ı da fail olarak görmektedir. Ayet, kulun fiilinin Allah’ın fiili olduğunu göstermez. Aksi takdirde yürüyen insana: “Yürüdüğün zaman sen yürümedin. Allah yürüdü” hayvana bindiği zaman: “Hayvana sen binmedin. Allah bindi” yalan söyleyene: “Yalan söylediğinde sen söylemedin. Allah yalan söyledi”, kafir olana: “Sen küfre girmedin. Allah girdi” demek gerekirdi.

İbnu'l-Arabi, ayetleri ele alırken, tevile elverişli olsun olmasın, dil kurallarına uysun uymasın, siyakı dikkate almaksızın vahdet-i vücut felsefesine uygun yorumları yeğler. Bu yöntemle muhkem ve müteşabih ayetlerden istediği yorumları çıkarmakta zorlanmaz. Onun nasları felsefi unsurlarla işleme yöntemi Basra’da ortaya çıkmış (IV/X yy) felsefi amaçlara sahip, gizli bir topluluk İhvanu’s-Safa ile aynıdır.
İbnu Teymiye’ye göre vahdet-i vücutçuların elebaşılarının öldürülmesi gerekir. Onların eleştirilmesini kabul etmeyen görüşlerini tartışmayı dahi kabul etmeyenler de cezalandırılmalıdır.

Çünkü bunlar hükümdarların ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsat etmiş ve insanları Allah yolundan alıkoymuşlardı. Bunlar eşkıya Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir. Çünkü bunların tahribatı diniydi. Moğollar dini tahrip yapmadılar. Vahdet-i vücutçuların görüşleri tevil edilebilir diyenler ise Hıristiyanlardan daha fazla kafirdir. Zira bunlar teslis inancına itiraz edemezler. Halbuki bir tane olana “bir “demek, çok olana “bir” demekten daha makuldür ve tevhididir.

İbnu'l-Arabi, Buhari’nin Ebu Hureyre’den naklettiği: “Her kim benim velime düşmanlık ederse, bana savaş açmıştır. Kulum, kendisine farz kılınanı yerine getirmekle bana yaklaştığı gibi başka bir şeyle yaklaşmaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğim zaman da duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar. Benimle görür, benimle tutar ve benimle yürür. Benden isteyecek olursa mutlaka ona veririm, bana sığınacak olursa, mutlaka onu korurum. Mümin kulum ölümü istemiyorken ve ben de ona fenalık yapmak istemediğim halde ruhunu aldığım zaman tereddüt ettiğim kadar yaptığım hiçbir işte tereddüt göstermem.

Ne var ki, onun için ölüm kaçınılmazdır.” hadisini de kendisine delil olarak almıştır. Halbuki bu hadis vahdet-i vücut düşüncesi sahiplerinin aleyhlerine delildir. Hadiste Allah, velisi ve velisine düşman olan kimse olmak üzere üç varlıktan söz edilmektedir. Ayrıca hadis Allah’ın farzlarla, nafilelerle kendisine bir kulun yaklaşmasından ve yaklaşırsa da o kulu seveceğinden bahsetmektedir. Onlara göre Allah kulun ve dışındaki diğer yaratıkların kendisiydi. O karnıdır da bacağıdır da.

Hadiste söz edilen dört uzvu değil, her şeyidir. Bu nedenle Allah’ın kendisinin kendisine yaklaşmasını beklemek tutarlı değildir. Hadiste mecazi olarak anlatılan insanın dört unsurunun dışındaki kısımlarının da Allah olması vahdet-i vücut anlayışı gereğidir. Bu düşünce sahiplerine göre Allah zaten aynı zamanda insanın her unsuru olduğuna göre, hadiste zikredilen dört unsurun ne anlamı kalır?


Vahdet-i vücut teorisi üzeirnde ne kadar iyimser yorum yapılırsa yapılsın sonuçta yaratılanla yaratan arasındaki farkı bu dereceye indirgeyen böyle bir anlayışta bir “tanrı insan” kavramı ortaya çıkacak ve bu durum hak-batıl, sevap-günah, dindar-dinsiz, hatta din farkının ortadan kalkmasına ve peygamberlik kurumunun anlamsız olduğu fikrine yol açacaktır. İbnu'l-Arabi’ye yöneltilen eleştiriler de en çok bu noktada yoğunlaşmaktadır.

Bu tür düşünceler İslam’da etkin olan Allah düşüncesini yıkmış, gerçek İslam dinsel hayatının çökmesinde büyük etkisi olmuştur. İbnu'l-Arabi’nin yaşantısında ve dini emirlere olan bağlılığında hiçbir sapma ve gevşeme görülmezken öteden beri zındıkça fikirlerin ve dini hayatta görülen laubaliliklerin genellikle onun felsefesinden beslendiği gerçeği de bunu doğrulamaktadır.

İbnu'l-Arabi, eserleriyle, İslam toplumunun dini, ahlaki ve toplumsal hayatına ışık tutacak fazla bir şey verdiği söylenemezse de evliya ve keramet kavramlarnı bir kült haline getiren menkıbecilere, Hz. Peygamber (s)’i aşırı derecede yüceltenlere ve şairlere iyi malzeme bıraktığından şüphe yoktur.

İbnu Teymiye, vahdet-i vucutçuların görüşlerini çok sert bir şekilde eleştirmektedir. Ancak yine de adil davranarak aralarında bir derecelendirme yapar. Mesela İbnu'l-Arabi, Tilmisani kadar İslam’dan uzaklaşmamıştır. Tilmisani bir şiirinde şöyle der:

Şüphesiz su deniz benim nazarımda birdir
Dalgaları ve köpükleri birden çok olsa bile
Sakın aldatmasın seni gördüğün şu suretler,
Tek olan, sayıların zatına sirayet eden Rab’dir.

O tezahür edenle tezahür yerini aynı görmekte, çokluk ve tekliği insan zihninde olan bir şey olarak görmekte ve perdeli olan insan zihninin perde kalktığında Allah’tan başka bir şey olmadığını göreceğini, şahit olan ile olunanın, gören ile görülenin aynı şey olduğunu anlayacağını iddia etmektedir.
Bu tür görüşler Moğolların hükümranlık kurmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bu görüş sahipleri Ehi Kitap’tan daha sapkındırlar. Zira onlar İsa Mesih gibi ululadıkları kişiler için ittihadı kabul ederlerken bunlar köpeklere domuzlara, ve pisliklere de ilahilik atfetmektedirler. Ama bu gerçeği (!) herkes kavrayamaz. Bu nedenle İbnu'l-Arabi, herkese hitap ettiği iddiasında değildi. Muhatabı, pisliği pislik ve leşi de leş olarak görmeyenlere yöneliktir. Onlar kalp gözü açık olan kimselerdir.

Görüldüğü gibi, Fusus sahibi ve avenesinin takipçilerinin Allah’a peygamberlere ve ahirete imanlarında büyük tahribata neden olan görüşleri vardır. İbnu Teymiye, sözlerinin küfür olduğunu söyler ama isim vererek kimseyi tekfir etmez. Muhyiddin İbnu'l-Arabi ve Sadreddin Konevi gibi zatları tekfir etmede sıkıntılıdır. Onların şeriata uygun yaşayışlarını ve bazen de isabetli ve derinlikli bulduğu görüşlerini hesaba katarak ahiretteki hallerini Allah’a bırakır.
MEZARKABUL55
22 Şubat 2011 Salı22:08:50
Çok ince bir çizgidir çizginin bir yanında aşkın tarihini yazanlar, diğer yanında da bunu hazmedemeyenler vardır...Yorumlardan birinde isimlerinin geçtiği üzere Hallacı Mansur , Yunus Emre bu fikrin öncülerindendir.Fetoş'un konuyla alakası yoktur.
MehmetDemir
22 Şubat 2011 Salı21:12:09
Buna şirk denmez ancak, bu felsefede şirke pamuk ipliği kadar ince bir yakınlık var. Bu düşüncenin devamında Hallacı Mansur "En'el Hak" demiştir. Fethullah Hoca da dinler arası diyalog arayışı ile yola çıkmıştır. Yunus'un "bir ben var benden içeri" deyişinde de bu felsefe yatmaktadır. Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana bu felsefenin mensuplarıdır. Bu felsefeyi iyi anlayamamış kişi bu felsefenin etkisiyle çok kolay şirke düşebilir.
hattab
22 Şubat 2011 Salı18:19:54
Şirkin bir başka çeşidi.
MehmetDemir
15 Şubat 2011 Salı23:27:22
Vahdet-i vücud, tasavvufta, varlığın birliğini savunan öğretidir. Allah'ın varlığının zorunluluğu ilkesine dayanır. Buna göre özü gereği varolan varlık (vücud) birdir ve bu da Allah'ın varlığıdır. Bu varlık zorunlu (vâcib) ve öncesizdir (kadim, ezelî). Çokluk, parçalanma, değişme ve bölünmeyi kabul etmez. Biçimi, sınırı yoktur. Buna mutlak varlık, saf varlık adı verilir. Mutlak varlık, varlıklar dünyasına nisbetle bir ayna gibidir, anlaşılır ve duyulur tüm nesneler onda görünür; diğer bir ifadeyle Allah zatı ile değil ama fiil ve sıfatları ile tüm varlıklarda, mutlaklık özelliğini yitirmeksizin ve kesinlikle değişime, bozuluşa uğramadan görünür. Bu nedenle varlıklar da onun aynâsıdır. Tüm evren, Allah'ın varlığı nedeniyle var olur. Öyleyse evren Allah'ın dışlaşmış biçimi (zahiri), Allah da evrenin özü, gerçekliğidir (batını). Mutlak varlık, Allah'ın zatının aynıdır; varlığı, gerçekliği üzerine bir eklenti değildir. Diğer varlıklarda ise durum tersinedir. Nesnelerin varlıkları, gerçeklikleri üzerine bir eklentidir. Çünkü nesnelerin gerçekliği, ezelde Allah'ın ilmindeki beliriş ve biçiminden oluşur. Bu gerçekliğe sabit gerçeklikler denir. Sabit gerçeklikler ya da ilmî suretler varlığın kokusunu bile almamışlardır. Bu nedenle, bunlara verilen varlık, onların üzerine bir eklentidir. Varlığın Allah'ın sıfatlarından olması düşünülemez. Çünkü bu, varlığın zat ile varlık dışındaki başka bir şeyden oluşması anlamına gelir. Oysa her şey varlığa tabidir, o hiçbir şeye tabi değildir. Allah'ın varlığı, mutlak varlık olması bakımından bilinemez. Bilinebilecek olan şey, varlık ile var olan biçimlerdir. Allah'ın zatını, tüm belirişlerden aşkınlığı nedeniyle kavramak imkansızsa da varoluşun mertebelerinde haricî varlık kazanması nedeniyle kavramak mümkündür. İşte tasavvuf yolcuları bu kavrayışın peşindedirler. Evren, Allah'ın varlığıyla var olan ve Allah'ın varlığının aynasında görünen kimi geçici, yok olucu suretlerden ibarettir'. Bunların belirme ve görünüşleri akıl ve duyularla ilintilidir. Nesnelerin gerçeklikleri özleri gereği değil, Allah'ın varlığıyla sabittir. Nesnelerin aslı yokluktur ve bunlar sürekli bu aslî durumları üzeredirler. Olgunlaşmamış insanların akıl ve duyuları, varlığı nesnelerin bir niteliği olarak algılar. Ama bu yanılsamanın neden olduğu bir yargıdır. Nesneler, diğer bir deyişle Allah'ın varlığında görünen suretler, gerçekte bir hayal ve seraptırlar. Bunların kesif ve hatta varolmuş görünmeleri sadece akıl ve duyulara göredir. Allah bunların hayali olan varlıklarında, bu hayali varlıkların gerçeklikleri nedeniyle görünür. Gerçek varlığa sahip olan kendi zatı ile görünmez. Evren varlık dünyasına çıkmadan önce, Allah'ın zatı ile birlikte başka bir şey olmadığı gibi, şimdi de O'nunla birlikte varolan bir şey yoktur. Evren gerçek bir varlık değil, gölge bir varlıktır. Gölge, kendisinin varlık nedeni olan kişi ya da nesnenin varlığından başka bir varlığa sahip olmadığı gibi, evren de Allah'ın varlığından başkâ bir varlığa sahip değildir. Nesnelerin görünen varlığı, hayali bir varlıktır. Nesneler sürekli değişmekte ve bozulmaktadır. Bir anda varmış gibi görünen suretin yerini, bir sonraki an başka bir suret almaktadır. Bu nedenle, insanın nesnelerin gerçekliğine hükmetmesi, duyularının bu sürekli değişimi algılamakta yetersiz kalışındandır. Evrenin varlıkla ilişkisi, su buharı, bulut ve karın su ile ilişkisi gibidir. Bulutun ve karın varlığı, hayali bir varlıktır. Bunların suyun varlığından başka bir varlıkları yoktur. Her biri, suyun bizim duyumlarımıza göre aldığı bir suretten başka bir şey değildir. Hayati olmayan, gerçek olan ise, bunların aslı olan sudur. Çünkü biçimleri değişmiş bile olsa, suya özgü gerçeklikle vardırlar. Eridikleri ya da yoğunlaştıkları zaman, ortada yalnız gerçek olan su kalır. Allah'ın ilminde, kendi zatının, fiillerinin, isim ve sıfatlarının suretleri vardır. Çünkü Allah, zatını, fiillerini, isim ve sıfatlarını bilmektedir. Allah'ın ilmindeki suretlere sabit gerçeklikler adı verilir. Evreni oluşturan nesnelerin Allah'ın ilmindeki suretlerine de aynı şekilde ayan-ı sabite denir. Ayan-ı sabite, Allah'ın isim ve sıfatlarının suretleri olması bakımından ilahî gerçekliklerdir; diğer yandan da varlıkların gerçeklik ve dayanaklarıdır. Bunların dış dünyada varlık kazanmaları, feyz-i mukaddes denilen Allah'ın tecellisi ile mümkün olur. Dış dünyada varlık kazanmamış sabit gerçeklikler yaratılmış değildir. Bu nedenle onlar da Allah'ın ilmi gibi ezelîdir, kadîmdir. Vahdet-i vücud öğretisi, varlık hakkındaki temel düşünceye bağlı olarak dinlerin birliği düşüncesini de içerir. Buna göre bütün dinler temelde birdir. Semavî ve beşerî dinler arasında bir fark da yoktur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli suretlerde görünen rek bir Allah'a ibadet etmektedirler. Bu düşünceye göre; "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır" âyeti de buna delalet etmektedir. Vahdet-i vücud öğretisi, en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle bazı mutasavvıflar ve islam bilginleri tarafından eleştirilmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışma günümüzde hala sürmektedir.

suveydahan
14 Şubat 2011 Pazartesi03:23:06
varlığı birlemek
bir tasavvuf terimi. bir grup "hersey o'dur" der . bir grup (ki doğrusu budur) "herşey ondandır" der.
uzun ve derin mesele. meczubiyet halinde kıl payı ile ya kendini içinde bulduğun veya dışında bulduğun nokta.
hepsinin dışında benim için unutulmaz hatırası var, bu mesele ile tartışıp sonra edindiğim bir dost
aynı zamanda ömür boyu sorgulanacak meselleri kucağıma bırakıp kaçan dost
ah seninle bir daha karşılaşsam o cevapları almadan bırakırmıydım dost !
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL