Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir ortamda hiç kimse hiçbir şey düşünmüyor demektir. walter lipmann

Nedir?

48.187 terim kayıtlı

Kamelyalı kadın

Kamelyalı kadın sizce ne anlama geliyor veya size neyi çağrıştırıyor?

Kamelyalı kadın terimi Edebiyatdefteri.com tarafından 8.2.2008 tarihinde eklendi

Yorumlar

0 yorum
Lodoš
3 Ocak 2012 Salı17:40:39
Ahmet Altan'ın yazısı onu, yazarını ve yazılış hikayesini çok iyi anlatmış... KAMELYALI KADINLAR... Paris piyesten sonra kamelyalı
kadınlarla dolmuştu. Neredeyse bütün kadınlar "aşık bir
orospu" olmak istiyorlardı. Kadınlık dehlizlerinin en esrarengiz
durağı olan orospulukta, o dehlizlerin
en parlak meşalesi olan aşk alevleri
yanıyordu. Herkes böyle bir aşk
yaşamayı özlüyordu. Günah ve masumiyet bütün
çekicilikleriyle, göğsüne taktığı
kamelyayla dolaşan tek bir kadında
biraraya gelmişti. Ve, kadınlar günaha
ve masumiyete aynı anda sahip olmayı
arzuluyorlardı. Hizmetçisi Clautild, Marie Duplesis’i
güzel kokulu sularla yıkadı, kalın
havlularla kuruladı, bütün vücudunu
pudralarla ovdu, aynanın karşısında
kirpiklerini rimelledi, yanaklarına allık
sürdü, dudaklarını boyadı, ardından uzun kırmızı tuvaletini giydirdi,
mücevher kutusundan en sevdiği inci
gerdanlığını getirip taktı, dirseklerinin
üstüne kadar uzanan saten
eldivenlerini narin beyaz kollarına
geçirdi. O gece Paris’te büyük bir balo
veriliyordu. Aynı zamanda da Marie’nin yirmi
üçüncü yaş günüydü. Salondaki büyük koltuğa oturdu. Bütün gece o koltuktan kımıldamadı. Baloya gidecek hali yoktu. Ölüyordu. Veremin son dönemini yaşayan bu
genç kadın Paris’e geleli henüz yedi yıl
olmuştu ama bu sürede oğul
Alexandre Dumas’yı, Franz Liszt’i,
başta Dük de Guich olmak üzere
birçok aristokratı kendine aşık etmiş, açtığı salonda "dostları" Balzac’ı,
Musset’yi, Theophile Gautier’yi
ağırlamıştı. Yirmi üçüncü yaş gününde ölmeye ve
edebiyat dünyasının en unutulmaz
kahramanlarından biri olmaya
hazırlanıyordu. Kendisini daha on iki yaşındayken
erkeklere satan sarhoş bir babanın
kızıydı, okuma yazmayı on yedi
yaşındayken bir dans salonunda
karşılaştığı ve kendisine aşık olan Dük
de Guiche’den öğrenmişti ama döneminin neredeyse bütün dahilerini
etkileyen parlak bir zekası, karşılaştığı
her erkeği çarpan olağanüstü bir
güzelliği, onu gören herkesin ışığında
soluklaştığı etkileyici bir gülümsemesi
vardı. Kısa zamanda öylesine ünlenmişti ki
Paris’e gelen bütün yabancı
aristokratlar vakitlerini onunla
geçirmek için sıraya giriyor ve
servetlerinin bir kısmını onun evinde
bırakmaya razı oluyorlardı. Yirmi yaşındayken Alexandre
Dumas’nın gayrimeşru oğlu olan
Alexandre Dumas Fils ile karşılaştı. Aynı yaşlardaydılar. Oğul Alexandre Dumas, zeki, esprili ve
yakışıklı bir adamdı. Marie’ye aşık oldu, Marie de ondan
hoşlandı. Yirmi yaşındaki "oğul" Alexandre’ın
parası yoktu. Sevgilisini görmeye
geldiğinde, o sırada onun yanında
olan erkeğin gitmesini komşunun
evinde beklerdi. Kaçınılmaz olarak kıskançlık krizleri
geçiriyordu. Kavgaları dayanılmaz boyutlara ulaştı. On bir ay sonra ayrıldılar. Ayrılığın hemen ardından Marie, belki
de hayatında gerçekten aşık olduğu
tek erkek olan Franz Liszt’e rastladı. O
sıralarda veremi iyice ilerlemişti. Liszt’le
birlikte İstanbul’a gitme planları
yaptılar. Ne tuhaftır ki, kadınların gerçekten
bütün varlıklarıyla tutuldukları
erkekler genellikle "güvenilmez"
çıkarlar; dalgalı saçları, yakışıklı yüzü,
piyanonun taşlarına tanrının dudakları
gibi dokunan ince uzun parmakları, kralların karşısında bile bir nebze taviz
vermediği kibiriyle bütün Avrupa’yı
kendine aşık eden Liszt, hayatını bir
orospuya adayacak biri değildi, o
"konteslerin" erkeğiydi, verem olan
sevgilisinden hastalık kapmaktan korkup "döndüğümde seni İstanbul’a
götüreceğim" diyerek kaçtı. Daha sonraları, "ben normalde o tür
kadınlarla ilgilenmem ama Marie
Duplesis farklıydı. Büyük bir yüreği,
çok canlı bir ruhu vardı ve bence
kendi tarzında eşsizdi. Asla
varolmayan bir kadınlığın bütün özelliklerini kendinde birleştirmişti"
diye yazmıştı. Liszt’den sonra hastalık daha da
ilerledi. Genç kadın en iyi doktorlara gitti, en
ünlü kaplıcaları dolaştı ama çare
yoktu. Günden güne çöküyordu. Ölüm döşeğindeyken başucunda ona
aşık olan iki kont gözyaşlarıyla
bekliyordu. Paris’in en büyük kilisesinde
muhteşem bir cenaze töreni yapıldı. Cenazeden sonra bütün eşyaları Paris
sosyetesinin katıldığı bir açık
artırmada satıldı. O açık artırmayı izleyenler arasında
genç Alexandre da vardı. Kitapları, serveti, şöhreti, "yardımcı
yazarları", gösterişi, parası gösterişine
yetmediği için sürekli büyüyen
borçları, inanılmaz iştahı, iri gövdesi,
sevgilileri, kahkahaları, gürültülü
konuşmaları ile Fransız edebiyatını tek başına doldurmak ister gibi gözüken,
"ben, Victor Hugo ve Vigni güçlü üç
yazarız, aralarında Balzac’ın da
bulunduğu diğerleri bizimle yeni
kuşak arasındaki geçiş bölgesidir"
diyecek kadar kendine hayran olan, "Monte Kristo Şatosu" adı verilen
şatosunda büyük bir kalabalıkla
yaşayan görkemli bir babanın,
kazanacağı ünden henüz habersiz
olan sessiz ve sakin oğlu asla
unutamadığı kadını anlatacağı romana bu satış sahnesiyle başlayacaktı. Asında edebi değeri çok büyük
olmasa da satırlarına kendi ruhunda
yanan gerçek bir acıyı üflediği ve
edebiyat tarihinin en güzel aşk
romanlarından biri sayılan "Kamelyalı
Kadın"ı kısa zamanda yazdı. Kitap yayınlandığında yirmi dört
yaşındaydı. Roman birkaç baskı yaptı. Alexandre, romanını üç yıl sonra piyes
olarak yeniden yazdı. Piyes, eşine az rastlanır bir başarı
kazandı. İlk gece piyesi izlemeye baba
Alexandre Dumas da arkadaşlarıyla
gelmişti, piyes başlamadan önce
arkadaşlarına "Bizim oğlanın piyesi
tutmayacak gibi geliyor bana" demişti,
birinci perdeden sonra, "Piyes fena değil, ben de bir iki yerine dokundum
zaten" diyerek yaklaşan başarıyı
hissettiğini göstermişti. Piyes, ayağa
fırlayan seyircilerin dinmeyen
alkışlarıyla bittiğinde ise baba
Alexandre da ayağa kalkıp arkadaşlarına sarılarak "Aslında bu
piyesi ben yazdım" diye bağırmıştı. Oğul Alexandre, "19. yüzyılın en iyi üç
piyes yazarından biri" olarak anılacağı
parlak kariyerine delicesine aşık olup
delicesine kıskandığı genç bir
orospunun hayatını anlatarak
başlamıştı. Hikaye, genç Alexandre’ın satırlarında
biraz değişmişti. Onun kitabının kahramanı, "aşık
olduğu genç yazar" için
mutluluğundan da hayatından da
vazgeçiyordu. Piyes bütün dünyada defalarca
oynandı, Verdi onu "la Traviata" adıyla
opera yaptı, dünyanın neredeyse her
ülkesinde filmleri çekildi. İnsanlar "aşık ve fedakar orospu"
karakterini sevmişlerdi. Aşkı, bulunması en zor yerde, hayatını
bir erkekten bir erkeğe dolaşarak
kazanan bir orospunun kalbinde
bulmak insanlara aşkın erişilmez
gücünü gösteriyor, asla değişmeyecek
gibi gözüken hayatın kurallarını aşkın değiştirebileceğine inanmalarını
sağlıyordu. Marie Duplesis, Alexandre’ın piyesinde
Marguerite Gautier adını almıştı, gerçek
hayatında da çiçekleri çok seven
Marie’nin oyundaki yansıması da
göğsüne sürekli "kamelya" takıyordu. Paris piyesten sonra kamelyalı
kadınlarla dolmuştu. Neredeyse bütün kadınlar "aşık bir
orospu" olmak istiyorlardı. Kadınlık dehlizlerinin en esrarengiz
durağı olan orospulukta, o dehlizlerin
en parlak meşalesi olan aşk alevleri
yanıyordu. Herkes böyle bir aşk yaşamayı
özlüyordu. Günah ve masumiyet bütün
çekicilikleriyle, göğsüne taktığı
kamelyayla dolaşan tek bir kadında
biraraya gelmişti. Ve, kadınlar günaha ve masumiyete
aynı anda sahip olmayı arzuluyorlardı. Alexandre, aşık bir kadını kendi
aşkından yaratmıştı. Daha sonra yazdığı on bir oyunda da
hep aynı temayı "yasak aşkı" anlattı,
buna rağmen hayatı boyunca kendini
hep "ahlakçı" bir yazar olarak gördü,
piyeslerine "ahlaksızlığı yeren"
önsözler yazdı. Bir eleştirmenin dediği gibi, "Allahtan
ahlaki öğütlerini eserlerine
yansıtmayacak kadar akıllıydı" ve
ahlakçı görüşler sadece önsözlerde
kaldı. Belki de bu "akıllılığı" sayesinde
büyük bir ün ve servet kazandı. Ünü çok genç yaşta bulmasına rağmen
hiçbir zaman babası gibi yaşamadı,
sürekli olarak kendisini "eğlenceli bir
hayat" yaşaması için kışkırtan
babasına uymadı, servetini gösteriş
için harcamadı. Zekice ve esprili konuşmaları
nedeniyle toplantıların en çok aranan
adamı oldu ama kalabalıklardan hep
uzak durmayı tercih etti. Babasına en çok benzeyen yanı
kadınlara olan düşkünlüğüydü. Ama buna rağmen kadınlarla
ilişkilerini eserleri için "malzeme"
toplayacağı "deneyler" olarak
kullanmaktan da kaçınmadı, bir
keresinde "kıskanç bir kadının
tepkilerini" inceleyebilmek için birlikte olduğu kadının bulunduğu bir
toplantıya kolunda başka bir kadınla
gidecek kadar da gözü karaydı. Daha sonra yazdığı "demimonde"
isimli piyeste gene bir kibar orospuyu
anlattı ve Fransızca’ya o tür kadınları
anlatmak için kullanılacak bir sözcük
kazandırdı piyesinin adıyla. Bütün yazdıklarına bakıldığında Marie
Duplesis’le yaşadıklarının onun belki
de tüm hayatına ve duygularına
damgasını vurduğunu ve kadınların
"seks hayatlarındaki kırılganlıklarına
ve düzenbazlıklarına" her şeyden fazla ilgi duyduğunu görebiliyordunuz. Ne yazarsa yazsın sanki canının en çok
yandığı yere dönüyordu. Hem bu kadar kırılgan, bu kadar zayıf
görünüp hem de nasıl bu kadar
oyunbaz olabildiklerini, nasıl bir
erkekten bir erkeğe geçebildiklerini
anlamaya çalışıyordu. Asıl anlamaya çalıştığı, zarif
manevralarla erkeklerin arasında
dolaşan, hepsinde aynı arzuyu ve
şefkati uyandırmayı başaran ve bir
orospu olduğunu kırılganlığı ve parlak
gülümsemesiyle unutturmayı başaran Marie’ydi büyük bir ihtimalle. Bir de bütün gerçeği bilmesine, diğer
erkeklerin nasıl tuzağa düştüğüne
şahit olmasına rağmen kendisinin bu
"kırılgan düzenbazlığa" nasıl
kapıldığını kavramak istiyordu. Bu nasıl oluyordu? Herhalde asıl sorduğu soru buydu. Hayatı boyunca cevabını aradığı soru. Bir erkeğin bu yumuşacık kasırganın
içinde nasıl kaybolduğunu, gördüğü
gerçeklerin bile anlamını nasıl
kaybettiğini, nasıl güvendiğini, sıkıca
tuttuğunu sandığı kadının nasıl o
kadar kıvrak ve rahat dönüşler yapabildiğini, bir yanını bütün
masumiyetiyle teslim ederken diğer
yanının nasıl bu kadar günahkar
kalabildiğini anlamak istiyordu. Çok genç yaşta o kasırganın içinde
kaybolmuş, ruhunun bir parçasını da
orada bırakmıştı. Yazdığı karakterlerle, diyaloglarla, o
kayıp parçasını geçmişin elinden
koparıp almak ister gibiydi. Sorunun cevabını bulursa, bunu
becerebilecekti. Cevabı bulabildi mi bilmiyorum. Ama cevabını aradığı soru onu Fransız
edebiyatının zirvesi sayılan Fransız
Akademisi’nin üyeleri arasına soktu. Ve, dünyanın hemen hemen her
yerinde insanlar, onun bir vakitler
içinde kaybolduğu o kasırganın
dalgaları arasına istekle atıldılar. Terzi bir kadının çapkın ve ünlü bir
yazardan doğurduğu gayrimeşru
çocuk, çağının en önemli yazarları
arasına katıldı bu soruyla. Yirmi üç yaşında ölen güzel bir orospu
insanların hafızasına bir "azize" olarak
kazındı. Marie Duplesis’in mezar taşında pembe
kamelya kabartmaları var. Ve, Theophile Gautier’in onun için
yazdığı satırlar. Bugün hálá ziyaretçiler, mezarlık
bekçisine "kamelyalı kadının mezarını"
soruyorlar. Her zaman taze kamelyalar duruyor
orada. Alexandre o kadını kendi aşkından
yarattı. İnsanlar, yirmi üç yaşında ölen o
kadını hep yaşattılar. Kamelyalı kadın o. Bütün kadınların gizlice olmak
istedikleri. Ahmet ALTAN tarafından yazılan bu makale, 08 Ekim 2006 Pazar günü
yayınlanan Hürriyet Gazetesindeki
köşe yazısıdır.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL