SÖYLEŞİ 2
(2007)
“Aslında sevginin, kardeşliğin, barışın, aydınlığın dili hep aynı. Acının, zulmün dili hep aynı. Biz aslında hep aynı dili konuşuyoruz” diyen sanatçı Cevdet Bağca kendisini “ötekinin sanatçısı” olarak tanımlıyor.
Sanatçı yaklaşık 20 yıldır beste ve söz yazarlığı yapıyor. Aynı zamanda öğretmen de olan sanatçının “Simurg”, “Emanet Öyküler” ve “Mayna” isimli üç albümü bulunuyor.
Birçok ünlü sanatçı Bağca’nın yazdığı sözleri ve besteleri okudu fakat ondan hiç bahsetmedi. Emeğinin karşılığını alamayan Bağca, biraz da hesaplaşmak için yazdığı şarkıları kendi yorumlamaya başladı.
1988 yılından beri Kürt illerinde de öğretmenlik yapan Türk kökenli sanatçı, Hakkari ve Halepçe’den çok etkilendi. Sanatçı bunu şöyle anlatıyor : “Hakkari kadar Halepçe olayına tanıklık etmek de beni çok etkilemiştir. Hatta Kürt olmamı sağlamıştır.”
Kendi tanıklıklarını sanatına özenle işleyen Bağca, suskunluklara inat kendi deyimi ile ilerici tavrıyla insani yanını ve sürekli geleceğe dair umudunu korudu.
Bir gazetenin ikinci kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlediği dayanışma şölenine katılmak için Almanya’da bulunan sanatçı ile kendisi hakkında bilinmeyenleri, tanıklıklarını ve sanatı konuştuk ;
Siz 5 yıl Hakkari’de öğretmenlik yaptınız. Bestelerinizin kaynağı orası mı?
Hakkari’nin benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Hakkari gerçekten coğrafyasıyla, insan ilişkilerinin sıcaklığıyla fantastik bir merkez gibidir. Türkiye’de birçok insan bilmez ama hani bilenler açısından o etkileyici yanının muhakkak insanların yaşamlarında bir iz düşümü vardır. Benim açımdan Hakkari, hani o yoğun üniversiteli mücadeleden gelen süreçten sonra şaşırtıcı bir şeydir ve bölgeye ilk gidişimdi. Beni etkiledi. Ayrıca benim dışımda Hakkari’ye gidip orada kendini olgunlaştırmış, üretimlerini açığa çıkarmış epey insan biliyorum. Bu anlamda Hakkari özel bir yerdir hayatımda. Ama benim için şu yanı da etkindir: Hani Doğu’da doğmuş, Doğulu biri, Batı’da büyümüş Doğulu biri ve hep sol tarafında, hep kalbinde ait olamadığı bir yerde Doğu’yu hayal eden bir insan açısından çok özel bir buluşmadır Hakkari. Babamın anlattığı Doğu, annemin anlattığı Doğu; ben Batı’da büyüdüm. Yoksulluktan kaynaklı çok sık gidip gelemedim. Hatta hiç gitmedim. Ama onların o masal ülkesi gibi anlattıkları yeri hep merak ettim. Onun için; benim için müthiş derecede hem heyecen verici, hem etkileyici, hem de beni olgunlaştıran, belki de aslında tanımın doğrudur; bana en özel katkıları koymuş coğrafyadır. Ve elbette ürettiklerimde, yazdıklarımda, çizdiklerimde Hakkari’nin özel bir yeri vardır, etkisi de vardır biliyorum. Onun dışında oğlumun da Hakkarili olması ayrıca duygusal bağdır benim için. Hakkari, çok kopabildiğim bir yer değil. Hani Türksünüz, Türkçe müzik yapıyorsunuz ama bölgede herkesin unuttuğu bir yere gidiyorsunuz. Oradaki çocukların entelektüel birikimleri, sanatı kavrayışları beni ağırlayışları, bana açtıkları sofralar aslında bölgenin benim bulunduğum dönemden bu güne kadar ne kadar ileri bir noktaya geldiğini, insan ve insanın kültür ya da yaşamı kavrama noktasında hangi düzeye geldiğini de gösteren bir şeydi. Şaşırtıcıydı. Belki birbirinden bağımsız cümleler kuruyorum ama bir söyleşiye Hakkari’yle başlamak, beni biraz en zayıf noktamdan yakalamak gibi bir şey.
Şarkılarınızda sürekli Kürtlerin yaşadığı acıları dillendiriyorsunuz. Bu da Hakkari’nin izi mi?
Sadece Hakkari’nin değil, ben Türk kökenli birisiyim. Batı’da büyüdüm ama hep Kürt gibi algılandım. Bana hep Kürt gibi davrandılar. Bundan çok rahatsız değilim. Beni olgunlaştıran bir şey. Arkadaşlarım hep Kürt oldu. Benim bölgede bulunduğum yıllar, belki de bölgenin en sıcak en gerilimli dönemleriydi. Zaten sol bir gelenekten geliyorsanız, Doğu aslında bütün solcular, bütün devrimciler, bütün ilericiler için geçmişten beri hep böyle fantastik bir alanın adıdır. Hani böyle bir birikimin üzerine bir de tanıklıklarınız varsa biraz duyarlı birisiyseniz, o zalim, o şiddetin doruğa çıktığı, o insanın mağdur olduğu, insanın hani korkuyla yatıp kalktığı dönemlere tanıklık ettiğinizde, tabii ki o coğrafyadaki insanın sıkıntılarından etkilenmeme şansınız yoktur. Benim için en önemli dönüm noktalarından biri, Halepçe olayına, Şemdinli’de birinci elden tanıklık etmektir. Şemdinli’de bir köyde öğretmensiniz, bir sabah uyanıyorsunuz işte köyün arıları ölmüş, köyün kuşları ölmüş bir süre sonra sınırdan insanlar gelmeye başlamış. O sınırdan gelen insanların yüzleri yanık, elleri yanık. Hatta hiç unutmadığım bir olaydır mesela; bir kadını görmüştüm. Gerçekten benim için enteresan bir karşılaşmadır o. Kadın ölü çocuğunu kucağında taşıyordu ve bir kişi çocuğu elinden almaya -insani anlamda- uğraşırken; O, çocuğunun yaşadığına inanıyordu. Bu benim hayatımı değiştiren, dönüştüren, bölgeyi daha iyi anlamamı sağlayan, belki de hep ihmal ettiğimiz o insan yanımızı yeniden hatırlatan bir olaydır. O büyük drama tanıklık ettikten sonra insanın duyarlılık göstermemesi, ancak insani bir zaaf sayılır. Bu ahmakça bir durum. Aslında Hakkari kadar Halepçe olayına tanıklık etmek de beni çok etkilemiştir. Hatta Kürt olmamı sağlamıştır.
Bunlara sanatçılar ne kadar duyarlı sizce?
Hani bunlar tuzak sorular. Eleştirmek kolay. Bence üretiminizle yanıt vermeniz gerekiyor. Tanıklıklarınızı estetik bir biçimde yansıttığınızda doğru eleştiriyi yapmış oluyorsunuz sanatta. Ben sanatta en iyi; yazdıklarınızla, sahne üstü üslubunuzla, gündelik hayatınızdaki üslubunuzla, tavrınızla eleştirilebileceğinizi düşünüyorum. Bana göre müzik ikiye ayrılıyor; iyi müzik kötü müzik. Bu Kürtçe de olabilir, İngilizce de, Fransızca da, Türkçe de olabilir. İnsanların, sanatçıların kendilerine hangi ön adı koydukları beni çok ilgilendirmiyor. Yani birinin kendine devrimci sanatçı, birinin ilerici sanatçı, birinin demokrat sanatçı demesi çok umurumda değil. Ama şunu söyleyebilirim: Rus edebiyatı, Rus devrimi öncesinde dehşetli bir patlama yaşamıştır. Latin Amerika edebiyatı, müziği, tiyatrosu ya da duvar yazılarına kadar; o Meksika devriminden önce ya da Latin Amerika’da yakın tarihte yaşadığımız devrimlerden önce, muazzam bir patlama yaşamıştır. Ama bizim ülkemizde enteresan bir süreç vardır. Bu Türk arkadaşlar için de, Kürt sanatçı arkadaşlar için de aynı. Hatta Alevi tandanslı müzik yapan arkadaşlar için de aynı. Üretimleri sürece denk gelmiyor. Bu anlamda çok önemsiyorum rahmetli Ahmet Kaya’yı, Kazım Koyuncu’yu.. onların yaptıkları çok özel, çok stratejikti. Sadece sanat açısından değil, döneme tanıklık etmek, dilini yakalamak açısından çok kıymetliydi. Ama gariptir, ondan sonra böyle bir daralma, tıkanma dönemi yaşandı.
*****’da hala bir savaş yaşanıyor. Sanatın bu savaş karşısındaki duruşu ne olmalı?
Bölgede çok dramatik, çok üzücü ve aslında hepimizin bir yanımızı kanatması gereken bir savaş var. Bu savaşta taraf olmak bence şu: Barıştan yana taraf olmak. Yani bir çocuğun yarım saat daha fazla yaşaması için çaba harcadığınızda sanat yapmış oluyorsunuz. Yoksa ölümü kutsallaştırarak, sanat adına bir şey yaptığınızı iddia etmeniz mümkün değildir. Ya da hangi dili kullanırsanız kulanın, bugün Lice’de, Nusaybin’de, Diyarbakır’da çok entelektüel, çok düzeyli çocuklar var, gençler var artık. Bunları iki tane köy türküsüyle artık ikna etmeniz, işte ‘ben sanat yapıyorum, siz de sanata inanın’ deme şansınız yok. Çünkü bölgede üst yapı ve kültür dönüşümü anlamında çok ciddi bir devrim yaşanmış. Benim 88’de gittiğim bölgeyle, şimdi gördüğüm, konserlere gittiğim bölge çok farklı. Bu gençleri ancak estetikle, döneme tanıklık ederek, biraz onları anlayan bir yerden sanatla buluşturabilirsin. Çünkü 30 senedir sabah akşam savaşla yatıp kalkıyor insanlar. Ve bu hiçbir insanın psikolojisinin kaldırabileceği normal durumun adı değildir. O çocuğun yerine kendinizi koymadığınızda çok anlamlı değildir. Bu empatiyle mümkündür. Nusaybin’de bir dolmuşta yolculuk yapıyorsanız çok şaşırırsınız. Çocuk kalkar size Ortadoğu çözümlemesi yapar ve siz ağzı açık dinlersiniz. Siz istediğiniz kadar sanatçı olun, popüler olun, ama o çocukların birikimleri yüksektir. Ya onları anlamak zorundasınız, ya üç gün sonra sizi unuturlar ya da ciddiye almazlar. Ben açıkçası kendi oğlum Baran’a baktığımda, kendi kızım Güneş’e baktığımda panik yapıyorum. Diyorum ki ya bu savaş bir 30 sene daha sürerse ve bir yanıyla bu işin muhatabı olursak. Bu paniğimi birçok insan ciddiye almıyor ama ben savaşın bitmesi için çaba harcamanın, savaşın bitmesi için çaba harcayana su getirmenin en devrimci tutum olduğunu düşünüyorum. Sanat da bu mecrada gelişmeli.
Birçok sanatçı bestelerinizi söylüyor ama kimse bu bestelerin Cevdet Bağca’ya ait olduğunu bilmiyor...
Benim için bestecilik ya da söz yazarlığı açıkçası bir ekmek kapısıydı. Ben bir gün “milyonlara mal olmuş sanatçı olacağım” demedim. Ya da kürsüde şarkı söylemek gibi bir niyetim yoktu. Ben iyi bir besteci olarak anılmak istiyordum, hala da öyle anılmak istiyorum. Ama Türkiye garip bir ülke; hani siz üretirsiniz, yazarsınız, çizersiniz, bölüşürsünüz fakat üç gün sonra sizden söz etmezler. Sizden söz etmeyi bir yana bırakın, sizin emeğinizin karşılığını ödemezler. Duymazdan gelirler. Kimse işin mutfağına, emekçilerine çok bakmaz bizde. Bu aslında biraz beni sahneye iten öğelerden biridir. Şunu da itiraf etmem gerekiyor: İlk kaydımı yaptığımda açıkçası en çok beni Kürt gençleri tüketti -tüketti derken yanlış anlaşılmasın olumlu anlamda-. Albümlerimi el altından örgütleyen birbirlerine dinleten, üniversiteli Kürt çocuklarıdır. Biraz da onlardan aldığım cesaretle sanki ben bu yola devam ettim. Onların o emeğini yaşamım boyunca unutmayacağım. Herkesin seni duymazdan geldiği, seni görmezden geldiği bir ülkede, hani kırk kişilik mutlu bir azınlığın üç gün televizyon yıldızı, üç gün dizi yıldızı, üç gün sanatçı, üç gün soytarı olduğu bir ülkeden geliyorum ben. Böyle bir ülkede, böyle üniversite okuyan, dünyaya çok yakışıklı bir pencereden bakan çocukların beni seviyor olması, açıkçası en güzel teşvikti benim için.
Türkiye’nin bütün kentlerinde çok da güzel keyifli konserler yapıyorum. Çok da iddialıyım, Türkiye’de en çok konser veren biriyim. Garip bir biçimde hep "ötekinin sanatçısı" oldum ben. Kürt gençleri ilk fark etti, örgütlediler, anlattılar. Sonra Alevi gençler dinlemeye başladı. Ve sonra sosyalist çocuklar, böyle sanki kendi cephemi ben belirlemedim de onlar belirledi. Türkiye’nin kelli felli iyi sanatçılarıyla çalıştım. İyi dediğim; albümleri iyi satan, alanlarda nutuklar atan, ilericilik yapan adamlarla çalıştım. Onlar da emeğimin karşılığını vermedi. Yani biraz da benim için bir hesaplaşma fırsatıydı bu. O saatten sonra da tetikledi beni. Hala sahnede çok profesyonel bir duruşum yok. Ben daha çok dostlukla, yoldaşlıkla sahneye çıkıp kendini öyle deklare eden birisiyim. Sahneye çıktığım yerde bir kardeş sofrasına çıkmanın rahatlığıyla çıkarım.
Cevdet Bağca’nın öğretmen, söz yazarı, besteci ve müzisyen kimlikleri var. Bunların en çok neresindesiniz?
Ben hayat işinde geçmişe doğru bir değerlendirme yaptığımda alnım çok açık. Ben ilerici bir adamım ve ilerici olmak kadar, namuslu bir demokrat olarak yaşadığım için çok müsterihim. Hayatımın en büyük zenginliği bu. İnsan için en kıymetlisi şudur; Oğlunuza ya da kızınıza dönüp baktığınızda; “Ya baba bu memleket bu hale gelirken siz ne yapıyordunuz?” dediğinde alnınızın açık olması gerekiyor. Oğlum/Kızım üzerime düşeni yaptım demeniz gerekiyor. Bu anlamda harbiden çok müsterihim. Vicdanım kafam çok rahat. Ha gücümüz yetti mi, değiştirebildik mi, etkileyebildik mi bunu bilmiyorum. Bunu bir gün kendi vicdanına soracaksın. Ama o saydığın ön adların hiçbiri, benim demokratlığım ve ilericiliğim kadar kıymetli değil. Bu saatten sonra yine altını çizerek söylüyorum; yaptığım sanatsal faaliyet, -ayrımsız söylüyorum- asker için de ******* için de, Onun yarım saat daha fazla yaşamasını sağlayacaksa, ben gene çok müsterih olacağım. Hayatımın en güzel işini yapmış olacağım.
Bizim ülkemizde barıştan söz etmeyi herkes bir yanıyla küçümser. Sizi mücadele kaçkınıymış gibi algılarlar ama süreci doğru okursanız, yorumlarsanız benim geldiğim ülkede barışı savunmak kadar ilerici bir tutum yoktur. En cesaretli olunması gereken tutum; barışı savunmaktır. Çünkü o kadar çok adam savaşı savunuyor ki, bunların dışında kalıp barışı savunmak bana göre en ilerici tutumdur. Diğer ön adlar çok geçicidir.
Siz asla dünyanın en iyi bestecisi olamazsınız. Bir gün birisi sizden daha iyi beste yapar. Bu anlamda benim için o insan yanımız var ya bizi huzur içinde uyutan; en kıymetlisi bu.
Son albümünüze “Mayna” ismini verdiniz. Bu ismin hikayesi nedir?
Mayna karga demek.. Bir gün Varto’dan konserden geliyordum. Bir duvarın dibinde bir amca tütün sarıp içiyordu. Kar yağıyordu. Biz de ekiple, gidelim amcayla sohbet edelim babından gittik yanına. Amca bir bilge adam gibi, bir heykel gibi duruyordu, çok iyi çalışılmış bir heykel gibi duruyordu üstelik. Orda kargalar üzerine sohbet ettik. Çok iri kargaları var bizim Doğu’nun. Dedim ki ; amca hani bu kargalar niye iri? Adam bana bilgece yanıtlar verdi açıkçası ; “Siz, o gördüğünüz karganın neler bildiğini bilmiyorsunuz. O karga en az 300 sene yaşar ve bölgede yaşanan dramı, hani o isyanları, bastırılma yöntemlerini hepsini izlemiştir. Hepsinin tanığıdır ve inan bana unutmamıştır. Geçmişte burada neler yaşandı siz bilmiyorsunuz, ama o biliyor” dedi. Açıkçası bu çok sarsıcıydı, benim için de yanımdaki arkadaşlar için de..
Sonra düşündük bu albüme ne isim koyacağız? Tam da albüm dönemiydi. Karganın, yani o amcanın dilindeki karga tarifinin aslında bize biraz uyduğunu düşündük. Harbiden bölgede inanılmaz şeyler yaşanıyor, biz üç gün sonra, beş gün sonra unutuyoruz. Keşke karganın tanıklığı kadar ısrarlı bir tanıklığımız olsa. Unutmadığımızı anlatabilsek, unutmadığımızı dönem dönem hatırlatabilsek diye. Oturduk düşündük direk karga ismini koyamayacağımız için de bir konuşan karga cinsi var, adı Mayna, dünyanın en akıllı kuşlarından biridir. Hatta en akıllı hayvanlarından biridir. Dedik bizimki de karga olsun, Mayna olsun. İsmi o amcadan kaynaklı şekillendi. Hani bir de piyasada kendine bülbül diye, kanarya diye hitap eden komik insanlar var. Sanki bal mumundan yapılmışlar ve yarım saat sonra eriyecekmiş, yüzleri kaybolacakmış gibi gördüğüm tipler. Biraz da onlara sataşmak için bu ismi koydum açıkcası. Hani yeterince bülbül var, bir de kargaya ihtiyaç olsun biz de o ihtiyacı karşılayalım dedim :)
Her albümünüzde bir Kürtçe esere yer veriyorsunuz...
Ben Kürtçe’yi çok zengin buluyorum. Bölgede bulunduğum dönemde çok iyi bir arşivim vardı. Kürtçe müziğin nasıl çar çur edildiğine, nasıl sömürüldüğüne, nasıl çalındığına da tanıklık ettim. Hayıflanarak, üzülerek bunlara tanıklık ettim. O derin mirasın, o eşsiz zenginliğin nasıl böyle ucuzca bayağılaştırılarak, üstüne anlamsız komik sözler yazarak Türkçeleştirildiğine tanıklık ettim. Bir şarkı bu kadar rahatsız eder mi? Beni ediyor, benim vicdanım var. Ve bir gün; besteci olabilirim, söz yazarı olabilirim ama bu kültür beni etkiliyorsa, beni besliyorsa buna ilişkin duygularımı bir sanatçı olarak nasıl ifade edebilirim? İster bir pozitif ayırımcılık sayın ya da pozitif bir destek sayın. Bir Kürtçe eser okumalıyım diye değerlendirdim kendimi. Çok iyi Kürtçe okumadığımı biliyorum, niyetim Kürtçe’yi en iyi ben okuyorum demek değildi. Aslında sevginin, kardeşliğin, barışın, aydınlığın dili hep aynı. Acının, zulmün dili hep aynı. Biz aslında hep aynı dili konuşuyoruz. Dinlediğim Kürtçe şarkılar beni derinden etkiliyorsa, o iyi bir dildir. Bu anlamda o zenginliği, bendeki izini ve bir Türk'ün de Kürtçeyi sevebileceğini belirtmek için bilerek yaptığım bir tercihti bu. Her albümde ama her albümde Kürtçemi biraz daha düzelterek, biraz daha geliştirerek okuyacağım.
Sanata ilişkin özgeçmişinizi kısaca özetleyebilir misiniz?
Ben aslında Doğu’lu bir ailenin çocuğuyum. Ama Batı’da büyüdüm. Türk kökenli bir aileden geliyorum. Çocukluğum Kürtlerin çok yoğun yaşadığı bir mahallede geçti. Kürtlere karşı hiçbir önyargım yok. Çünkü onlar da yoksuldu biz de yoksulduk. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Büyürken de, siyasal süreçte yer alış biçimlerimiz hep aynı oldu. Onun için kendimi hiç yabancı hissetmedim. Sanata ilişkin bir özgeçmiş tarifi yaparsam; 20 yıldır aşağı yukarı, söz yazarlığı, bestecilik yapıyorum. Hep sorulur ya ‘sanatla bağınız ne zaman başladı’ diye, sanatla bağımız çocukken söylediğimiz karşılıklı şarkılar, biraz siyasal geçmişimizle ilgili sanki. Ben sanatçı bir aileden gelmiyorum. Çok güzel, çok temiz, çok yakışıklı bir babam vardı. Çok fakirdi ama çok seviyordum. Kum işçisiydi benim babam. Derler ya “ben sanatçı bir aileden geliyorum”. Yok yani, ailede ıslık çalmayı bilen kimse yok. Tek müzisyen benim. Benden sonra olur mu bilmiyorum ama öyle bir gelenek yok bizim ailede. Garip bir şekilde ben de gelişti. Ben de bunu biraz empatiyle, biraz duyarlı olmayla, duygusal olmayla ilişkilendiriyorum..
http://cevdetbagca.blogcu.com/soylesi-2-2007/5692109