Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. MONTAİGNE
E-mail: Şifre: Üye ol | Şifremi Unuttum
Şiir ve Edebiyat Platformu
Anasayfa Şiirler Yazılar Forum Etkinlikler Nedir? Kitap Kitap  Tv TiVi  Müzik Blog Atölyeler Atölye  Bicümle Arama İletişim

SABAHATTİN ALİ HİKÂYELERİ

SABAHATTİN ALİ HİKÂYELERİ

Sabahattin Ali’nin beş hikâye kitabı vardır ama hikâyelerinin kucakladığı konular sayılıdır: Yazar belirli konular üzerinde durmuş, onları tekrar, tekrar işlemiştir. Aralarında kesin sınırlar bulunmasa da, bu konular kabataslak şu dilimlere ayrılabilir: Aşk, düşkün kadınlar, köy ve köylüler, işçiler, hastane ve doktorlar, hapishane ve mahpuslar, aydınlar, yöneticiler, çocuklar…

Sabahattin Ali hikâyeleri Alman romantikleri ile Maksim Gorki, Knut Hamsun, Bayron, Oscar Wilde, Edgar Poe gibi yazarlardan bazı etkiler taşır. Yazar kendisi de bir mektubunda bunu açığa vurur:

“Ben en çok ikinci kısımdaki yazıları beğendim. Gorki’yi pek fazla okumuş değilim, ama onun”Makarçodra” isimli bir hikâyesini, benim “Değirmen” hikâyesine benzetmişlerdi, varit gördüm, çünkü Değirmeni yazmadan bir ay evvel okumuştum Gorki’ninkini. Diğer hikâyelerde sahih olarak Anadolu’dur. Basit ve küçük adamları mevzu almışlardır. Mevzularının aynı “Milieu’den seçen Gorki’ye benzeyebilir. Fakir ve küçük insanları yazmakta o herkesin üstadıdır…”

Sabahattin Ali’nin “Yeni Dünya” adlı kitabında, köylülerden söz açan beş hikâye vardır.”Ayran” kitabın en güzel, en etkileyici hikâyelerinden biridir. Babasız Hasan annesi ve iki küçük kardeşiyle bir toprak damda oturur. Annesi” başka köylerde, el yanında” çalışmaya gider, iki üç günde bir ancak döner. Hasan köye iki saat uzaklıkta bulunan istasyona ayran götürür. Tren yolcularına satarak kazandığı birkaç kuruşla kardeşlerine ekmek alır. Gene bir kış günü istasyona gider, akşama kadar bekler, satamadan geri dönmek zorunda kalır. Karanlık basmıştır, müthiş bir rüzgâr ve kar vardır. Uzaktan kurtların uluyuşunu duyar. Korkudan, açlıktan ve yorgunluktan yere yığılıverir: “Küçük Hasan dizlerinin artık kendini taşıyamayacağını hissetti.Korku her tarafını bağlamıştı. Çıplak ayaklarının cıvık çamura her batışında çıkardığı ezik ses, sırtına bir kamçı gibi iniyor ve korkusunu birkaç misli arttırıyordu. Boğazına bir şeyler tıkanmıştı. Çatlak elleriyle gözlerini silerek ileri bakmak isterken dizlerinin üstüne yuvarlandı.”

“Ayran” yoksul, topraksız, desteksiz köy insanlarının yalnızlığını, mutsuzluğunu, çaresizliğini belirtir. Yaşamak için doğayla yaptıkları çetin kavgayı gösterir. “Ayran” insanı acımaya olduğu kadar, düşünmeye de iteleyen sarsıcı, uyandırıcı bir hikâyedir.
Sabahattin Ali, biri 1931’de Aydın’da, öbürü 1932’de Konya’da ve 1948’de İstanbul’da olmak üzere üç kez tutuklandı. Bir süre Aydın, Konya ve Sinop cezaevlerinde yattı. Bu sırada bir takım mahpuslarla konuştu, başlarından geçenleri öğrendi. Cezaevindeki yaşamı yakından inceledi. Sonra duyduklarını ve gördüklerini bazı hikâyelerinde kullandı.

İşte bu hikâyelerden biri de” Çaydanlık” adlı hikâyesidir. “Çaydanlık” arkadaşlarının söylediğine göre, Sabahattin Ali’nin en sevdiği hikâyelerden biridir.Cezaevinde bulunduğu günlerdeki gözlemlerine dayanarak sonradan, 1938’de yazmıştır. Hikâyede, cezaevi revirinde yatan icra memuru Süleyman Efendi yaşlı, geveze, ukalâ, çıkarcı, fırsatçı bir tiptir. Satılmış ise, tersine,sessiz, saf, iyi yürekli bir gençtir. Günde bir bardak çay karşılığında Süleyman Efendi’ye hizmet etmektedir. Süleyman Efendi bir gün ölüverir. Akrabaları cezaevine gelirler, çaydanlığı ararlar, eşyalarını toplayıp giderler, ölünün gömülmesiyle de ilgilenmezler. Satılmış buna çok üzülür. Uzun zamanda biriktirdiği 30 kuruşun, 20 kuruşunu alarak hademe İsmail Bey’e uzatır:”Al şunu da, sevaptır bir testi su alıver. Rahmetliyi mezarda kefensiz yatıracaklar, hiç olmazsa toprağına iki testi su döküver…”der.

Sabahattin Ali, daha çok köylüler, kasabalılar üzerinde durur. Gerçi, kentli işçilerden söz açan hikâyeleri de eksik değildir, ama bunlar azınlıktadır.”Değirmen” adlı kitabında yer alan”Apartman” ve”Isıtmak için” bunlardan ikisidir. Bu iki hikâyenin ana kahramanı çocuktur.

Nitekim”Apartman” da bir inşaat işçisinin oğluna duyduğu sevgi ekmek kavgasıyla birlikte çalışma yaşamı içinde belirtilir. İşçi, oğlunun başından geçen acı olayları yüreği yanarak seyreder. Ama çaresizdir, elinden bir şey gelmez. Oğlunun sırtındaki yükün altında ezilerek yürüdüğünü, merdivenleri çıkarken düştüğünü, küfedeki şişeleri kırdığını, camlar batan dizlerinden kanlar sızdığını apartmanın çatısından görünce daha fazla dayanamaz:””Çatıdaki adam gözlerinin büsbütün karardığını ve güneş vurmuş gibi beyninin içinde gürültüler olduğunu hissetti. Çatının kenarına dayanan ayakları titriyordu. Yavaş, yavaş dizlerinin gevşemeye ve bükülmeye başladığını fark ederek elleriyle başının üst tarafındaki tahtalara tutunmak istedi. Fakat parmakları da gevşemişti ve hiçbir şeye sıkıca yapışamıyordu. Vücudu yaş tahtaların üstünde hafif gıcırtı çıkararak ağır, ağır kaydı. Çatının kenarına kadar gelip orada bir an takılır gibi olduktan sonra, aşağıya, sokağın ortasına içi toprak dolu bir çuval gibi boğuk bir ses çıkararak düştü.”

“Isıtmak için” adlı hikâyede de buna benzer bir durum söz konusudur. İnşaatı işçisinin yerini burada çamaşırcı kadın alır. Çamaşırcının sekiz yaşındaki yatalak bir kızı vardır. Kadın evlere çamaşır yıkamaya giderek çocuğuna ekmek getirmektedir. Kış geldiği halde odun alamaz. İş arar bulamaz. Çocuk soğuktan ağlamaktadır. Kadın kızını koynuna alarak ısıtmaya çalışır:”Girdim yanına yattım Dünyada varıp halimi görecek kimsem yoktu. Kimselerden bir umudum kalmamıştı. Elim ayağımla kızcağızımı sardım. Bir daha yanından çıkamadım. Yavrumun her yanı buz olmuştu.
Ben ona sokuldukça:”Aman ana, daha çok sarıl içim çekiliyor! diye yalvardı. Isıtacak yeri kalmamıştı ki, her tarafı kuru kemikti. Ama ne de olsa biraz sesi kesildi. Birkaç kere uyur gibi oldu. Ondan sonra aralıklarla uyanıp:”Aman ana, ısıt beni!” dedi, hemen uykuya daldı. Ne yiyecek istedi, ne de içecek istedi; uyudu uyandı, ısıt beni dedi. Ben ondan kuru nesini ısıtayım ki… Ama kızım rahat etti. Artık bilemiyorum, üç gün mü oldu, dört gün mü, hep sarılıp yattık. O gözünü açtıkça ben sarıldım. Başcağızını bağrıma bastım, ayaklarını bacaklarımın arasına aldım, onu gene uyuttum Bu gün öğleye kadar bir daha gözlerini açar gibi oldu. Garip yüzüme baktı… Bir daha da gözlerini kapamadı.
Çamaşırcı kadın da inşaat işçisi gibi çocuğunu sevmekte, fakat onu kurtarmak elinden gelmemektedir. Çünkü toplumda yalnız ve desteksiz kalmıştır. Yoksulluk ve umursamazlık belini bükmüştür. Toplumun bozuk, insancıl olmayan yapısı bu sevginin oluşumunu engellemiştir.

Sabahattin Ali ezilen, aşağılanan, aldatılan, yoksul, arkasız, umarsız, işsiz insanları sevdiği kadar acır da onlara. Fakat sevgisini olduğu gibi acımasını da pek açığa vurmaz. Sözgelimi, “Isıtmak İçin” hikâyesinde, çamaşırcı kadının çocuğunun açlık ve sefaletten öldüğünü duyunca sarsılır. Suçlu ve sorumlu duyar kendini: “Deli gibi olmuştum. Kafamın içi uğultular, zonklamalarla doluydu. Yatağın bir kenarına yığılmış duran yorganı çekerek orada yatan çocuğu kucağıma almak ve öpmek; önümde dizleri üzerinde sallanan kadının boynuna sarılarak beraber ağlamak istiyordum. Sonra aklımı başıma toplamaya çalıştım. Boğazımda düğümlenen bir sesle: Sen burada bekle, ben lâzım gelenlere haber verir ve yine gelirim! ” dedim Evden dışarı fırladım. Biraz daha yükselen ayın yarı aydınlattığı sokaklarda bütün kuvvetimle koşuyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar rüzgârın yüzüme savurduğu tozlara karışarak çamur oluyor ve yanaklarımda donuyordu. Ben içimde dayanılmaz bir acı ile önüme çıkacak bütün insanları yakalarından tutup götürmek arzusuyla artık uyumaya hazırlanan şehrin ortasına koşuyordum.”

“Kanal” hikâyesinde bozkırda doğayla savaşan köylünün yüzyıllardır süregelen bir yarasına parmak basılır: Su ve Toprak…

Dedemköylü Mehmet ile adaşı, Zağar Mehmet çocukluktan beri sıkı dostturlar. Fakat büyüyüp de evlenince, ekmek kavgasına girince işler değişmeye başlar:”Bir gün Zağar Mehmet tarlasını kanaldan sularken, arkın yavaş, yavaş boşaldığını, meydana sarı bir çamur tabakası çıktığını gördü. Başını kaldırıp evvelâ kanala, sonra biraz yukardaki Dedemköy’lü Mehmet’in tarlasına baktı. Suyu orada önlediklerinive kendi tarlalarını suladıklarını gördü.(…) O zaman iki Mehmetler, aralarında yüz elli adım mesafe olduğu halde, birbirlerine şöyle bakıştılar. Bu bakış bir çok şeyleri ve her şeyden evvel, o günden itibaren barışması olmayan bir döğüş başladığını söylüyordu. Bu bakışta kin yoktu, çünkü aralarında kin doğuracak bir şey geçmemişti. Bu bakışta yalnız toprak ve su kavgasının gölgeleri vardı. Hatta ihtimal biraz da teessür vardı. Yaşayabilmek, bu çatlak tarladan bir avuç ekin çıkarabilmek için birbirleriyle ölüme kadar döğüşmeleri lâzım geldiğini bilmekten doğan bir teessür.”

Nitekim, bu acı bilişle Mehmet dostunu öldürür.

Su ve toprak sorunu bu gün de Türkiye’nin en önemli sorunlarından biridir. Sabahattin Ali bu sorunu, kırk yıl önce gerçekçi bir görüşle ve hikâyenin kendine özgü yapısını zorlamadan, yoğun, yalın ve çarpıcı bir anlatımla ortaya koymuştur. Yürürlükteki bozuk toplum düzeninin sıkı arkadaşları bile nasıl birbirine düşürdüğünü insancıl bir duyarlık ve şiirsel bir anlatımla göstermiştir.

“Merhamet ve ıstıraba karşı zayıflık Sabahattin Ali’nin sanatının temel taşlarından biridir. Ne var ki, önceki bölümlerde de değindiğim üzere yazar bu acıma duygusunu genellikle gizler. Bunun için kişilerinin iç sızlatıcı yaşantılarını yansıtırken, nesnel sayılacak bir anlatıma başvurur.

Buna acıma ve sevgi, aslında, acımasız ve sevgisiz bir toplumun ürünüdür. İşte, yazarın amacı da bu önemli gerçeğin okurlarca sezilmesidir. Hakçasını söylemek gerekirse, Sabahattin Ali çoğunluk varır amacına.”Ayran” ,“Apartman”,”Kanal”, “Isıtmak için”, bunun en önde gelen tanıklarıdır.
Gelgelelim, Sabahattin Ali yetinmez bununla. Şefkatli, yardımsever, iyi kalpli kişileri sevgiyle canlandırır. Böylece, onlardan yana olduğunu dolaylı biçimde belirtmek ister. Yazımızın son hikâyesi olan”Mehtaplı Bir Gece” bu isteğin ilginç bir örneğidir. Hikâyecinin ikinci kahramanı çirkin ve düşkün bir kadındır. Bir orospudur. Sokakta rastladığı aç ve hasta bir işçiyi evine taşır. Karşılığında hiçbir şey beklemeden ona bakar:
“Genç adam, başının üst tarafından bir insan kalbinin hızla çarptığını duydu. Gözlerini büsbütün açarak yukarıya baktı. Kadının esmer, yağlı ve çiçekbozuğu yüzü ona öpülecek kadar güzel geldi. Bu yüzde, şimdiye kadar hiçbir insanda rastlamadığı bir alâkanın ifadesi vardı. Hiç tanımadığı, ne olduğunu, kim olduğunu bilmediği bir insanın üzerine eğilerek böyle perişan, böyle acı gözyaşları dökebilen bu kadın ona harikulade bir mahlûk gibi görünüyordu.”

Bu görüşün altında yazarın öteden beri savunduğu “insancı/özgeci” mutluluk duygusunun ve yardımlaşma özleminin de yattığını söylemek uygun olur. Nitekim

“Dünyadaki bütün felâketlerin, uygunsuzlukların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır. Çünkü dünyada bir insanın başka bir insanın yardımı ve alâkasına muhtaç olmadan yaşaması mümkün olamayacağına, hatta en kötü hayvanlarda bile birbirine yardım hissi mevcut bulunduğuna göre, sadece kendini düşünmek ve başkalarının da böyle yapmasını istemek kendi kendisinin kuyusunu kazmaktır. İnsan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. Dünyada hayatın tek bir manası varsa, o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek. Başka bir insanı bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır.(…) Hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lâzımdır. Bize yakın ve uzak bütün insanların iyiliğine çalışmak…”

Türk Edebiyat’ının en başarılı birkaç kaleminden biri olan, bazı Fransız yazarlarınca”Türkiye’nin Gorki’si” sayılan Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğini anlatmaya çalıştım sizlere. O hikâyeciliğimizde çığır açmış değerli bir kalemdir. Sabahattin Ali, açtığı bu çığırla Orhan Kemal’den başlayarak Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi birçok yazarımızı etkilemiştir.
Sabahattin Ali hikâyelerinin çoğunu suçsuz yere yattığı hapishanede yazdı. Bir komplo sonucu, 1948’de katledildiğinde 41 yaşındaydı. Işık içinde yatsın…





Etiketler:
Seslendiren:Çetin ALTUNGÜNEŞ


çetin altungüneş  | çetin altungüneş
13 Aralık 2009 Pazar 17:01:45


Hanımefendi uyarınıza teşekkür ederim. Sabahattin Ali ve Cengiz Aytmatov öyküleri çocukluğumda beni en çok etkileyen yazılardır . Sabahattin Ali nin AYRAN adlı öyküsünü gözyaşları içinde defalarca okuduğumu hala anım sarım . konuya gösterdiğiniz hassasiyete tekrar teşekkür ediyorum. Bu değerli yazarımızın mezarının başında dikili bir taşı bile yoktur. Oysa onu katleden Ali Ertekün ölene kadar istanbulda büyük bir villada yaşamını refah içinde geçirmişti. Bugün Ali Ertekün ismini kimse bilmiyor.Ama Sabahattin Ali onu sevenlerin yüreğinde yaşamaya hala devam ediyor. Efendim sevgiler saygılar sunuyorum...

çetin altungüneş tarafından 12/13/2009 5:03:13 PM zamanında düzenlenmiştir.

çetin altungüneş tarafından 12/13/2009 5:04:07 PM zamanında düzenlenmiştir.


    [ Cevap yaz ]    

Eser Akpınar  | eser aslanlı
11 Aralık 2009 Cuma 22:07:35


Çok ustaca kaleme alınmış bir yazı. Ama, acizane eleştirim, paragraflar arası boşlukların olmayışı. Yazıyı bu şekilde düzenlerseniz, daha anlaşılır olacağı kanaatindeyim. Heba olmaması gereken görüşler var içinde...

Hele bir " Kürk mantolu madonna " sı vardır ki, okumamış olmak büyük kayıptır.

Sabahattin Ali, Edebiyat dünyasında birçok yazar, eleştirmen ve okuyucu tarafından ayrı bir yere sahiptir ve hep öyle kalacaktır.

saygılar

narmer tarafından 12/11/2009 10:12:05 PM zamanında düzenlenmiştir.


    [ Cevap yaz ]    




SABAHATTİN ALİ HİKÂYELERİ başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.



Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
11.12.2009 21:31:55
Toplam 2 yorum yapıldı
15310 çoğul gösterim
13304 tekil gösterim