12
Yorum
41
Beğeni
5,0
Puan
208
Okunma
Evet Aşkım iki gönül bir olduk unutulmayacak aşkı en derin noktasına kadar iliklerimizde yaşadık...
Alaz son bir kez derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan, yıllardır onu hayatta tutan, ruhunu besleyen o kutsal kokuydu; O’nun kokusuydu. Yavaşça gözlerini kapattı. Başını sevgilisinin başına yasladı.
O an, taş evin içindeki şöminenin son koru yavaşça söndü.
Pikaptaki o eski melodi, evrenin en huzurlu sessizliğine yerini bıraktı. İki ruh, bedenlerinin o fani bağlarından tamamen sıyrılarak, birbirine sımsıkı sarılmış bir şekilde gökyüzüne, yıldızların arasına doğru yükazındı ve alazın ağzından şu kelimeler yüreklere kazındı..
Kilidi arkasından vurdum bu köhne dünyaya
Kendi kuytu gölgeme, sığınağıma döndüm
Sattım tüm renklerimi o sahte fırtınaya
Gözümdeki o eski sevdaları söndürüm
Biz ki aynı toprağın iki yabancı nehrî
Akıp da bulamadık bir denizin yolunu
Bıraktım arkamda ben o kalabalık şehri
Kestim umut denilen o cefanın kolunu
Sana baharlar kalsın, bana dağların yeli,
Maskeli oyunlardan, yalanlardan uzaktım
Sustu içimde artık o hesapların dili
Aşkı tenha bir yerde bir duaya bıraktım
Ne gürültü ne kavga...
Usulca bitti her şey,
Herkes kendi payına düşen sükûtu aldı
Gönül kabuğun altından dünyaya derken hey
Bize bu hikayeden dik duran bir sevgi kaldı
Sevgilisinin gözlerindeki o ışıltıyı fark etti ve bu şiiri masanın üzerinde açık kalan o son defterin bembeyaz sayfasında, rüzgarın fısıltısıyla şu son cümleler belirdi ve bir daha asla silinmemek üzere evrenin hafızasına kazındı
"Dünyayı sadece sevgi kurtarır derler, ama senin için hissettiğim sevgi, tüm kırık kalpleri iyileştirecek kadar güçlü. Sen, bu hayattaki her şeyimsin. Varlığınla beni doldurduğun için şükürler olsun..."
Hikayenin son perdesinden çok önce, Alaz’ın saçlarına henüz ak düşmemiş, O’nun gözlerindeki o ilk günkü heyecanın en taze olduğu yıllardı.
Sonbaharın yerini sert bir kışa bırakmaya hazırlandığı, dışarıda uğuldayan rüzgarın pencereleri titrettiği kasım gecelerinden biriydi.
Alaz, o dönemde içindeki duygusal yüklerin altında eziliyor, yazarak bile hafifleyemediği yoğun bir dönemden geçiyordu. Dünya ona fazla gürültülü, insanlar fazla kırıcı geliyordu. Tam o gece, içindeki o dilsiz karanlık odayı esir almak üzereyken, O elinde iki sıcak kupa ve yüzünde o her şeyi unutturan şefkatli gülümsemesiyle içeri girdi.
"Bu gece kelimeleri biraz dinlendir feylesof," dedi, kupalardan birini Alaz’ın masasına bırakırken. "Gel, benimle ol. Sadece ikimiz."
Alaz kalemi bıraktı. O’nun gözlerine baktığında, dışarıdaki fırtınanın da, içindeki o ağır gürültünün de tek bir saniyede sustuğunu hissetti. O, Alaz’ın elinden tuttu ve onu odanın ortasına, o zamanlar sadece eski bir kilimin serili olduğu boşluğa çekti. Işıkları söndürdü. Odayı aydınlatan tek şey, pencereden içeri sızan ve bulutların arasından sıyrılan dolunayın o kristal parlaklığındaki beyaz ışığıydı.
Hiçbir müzik çalmıyordu. Sadece dışarıdaki rüzgarın uğultusu ve ikisinin nefes alıp verişi vardı. O, kollarını Alaz’ın boynuna doladı; başını, Alaz’ın kalbinin tam üzerine, o kırıkların en derinde sızladığı yere koydu. Alaz da ellerini O’nun beline yerleştirdi. Yavaşça, sanki dünyanın en kırılgan camından yapılmış bir zeminde yürüyorlarmış gibi, sessizliğin ritmiyle sallanmaya başladılar.
Alaz, O’nun saçlarından yayılan o tanıdık kokuyu içine çekti. O koku, Alaz için sadece bir koku değildi; yurdun, sığınağın, eve dönüşün kokusuydu. Göğsünün altında atan kalbin, O’nun başının değdiği yerde nasıl sakinleştiğini, nasıl ritmini bulduğunu hayretle fark etti.
YEŞİLIRMAK
DEVAM EDECEK
5.0
100% (23)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.