0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
100
Okunma
Sana dair ne varsa, evvela o gözlerinden başladı her şey...
Hani her baktığımda içimdeki o terkedilmiş mahzenlerin tozunu havaya kaldıran, henüz tek satırı bile okunmamış, mürekkebi taze bir sürgün destanı gibi gizemli gözlerinden.
Bir yanı kıyıya vuran hırçın bir fırtına kumpanyası, diğer yanı sükuneti geceyle demlenen bir bozkır yalnızlığıydı.
Ben hangi uzak iklime kaçsam, hangi yabancı rüzgârın peşine düşüp gitsem; o bakışların bir kutup yıldızı gibi yönümü hep senin o eğilmeyen, o sarsılmaz vakarına çevirirdi.
Gözlerin diyorum yar; bir kentin bütün şalterleri ansızın indiğinde, karanlığın bağrını yarıp geçen o tek damla ışık kadar mahrem, hem bir vedanın içe akıtılan hıçkırığı kadar kederli, hem de enkazın altından kalkıp yeniden başlamak kadar delişmen bir cesaretti.
Ve o gülüşün…
Ah, o mevsimlerin eksenini kaydıran tebessümün!
Dar zamanlarımın geniş kapısı, bütün yersiz yurtsuzluklarımın nihai durağıydı.
Hani insanın üzerinden o hayatın yorgunluğu, eski ve ağır bir hırka gibi düşer ya; işte tam o noktaydı senin yanın.
Bir gülüyordun; sanırsın ömrün bütün ayazları ateşe veriliyor, sanırsın paslı kilitlerin, kör pencerelerin ardından taptaze bir bahar meltemi sızıyordu ruhuma.
Gülüşün; tüm kırgın yanlarımın üstüne çekilen o şifalı, o ipekten örtüydü. İ
çimde biriktirip de kimseye açamadığım, boğazımda düğüm düğüm duran o kurşun gibi ağır cümlelerin cevabı, senin o dudak kenarındaki küçücük, o masum kıvrımda gizliydi.
Oysa şimdi soruyorum sana; hangi bozuk pusula şaşırttı yönümüzü de bizi bu uçurumun, bu dipsiz boşluğun kıyısına kadar getirdi?
Hangi dilsiz sessizlik daha ağır gelebilirdi, benim sana biriktirdiğim, benim sende tükettiğim o kor gibi cümlelerden?
Bütün şehir uykuya yenik düşmüş, sokaklar susmuşken; ben senin gölgeni beklerdim o soğuk, o insafsız kapı eşiklerinde. Şimdi o eşikler yetim, şimdi o kapılar yüzüme bin kilitli mühür.
Hangi kibirli hırsın esiri oldun da, gövdemizdeki o en yeşil, o en umut dolu dalı böyle hoyratça kopardın?
Seni ne çok sevmiştim...
Sen benim her şeyim, benim son menzilimdin.
Topu topu bir nefeslik canım vardı; onu da senin geçtiğin yollara, bastığın topraklara halı niyetine sermiştim.
Ekmeğimdin, suyumdun, ciğerime dolan o keskin havaydın.
Şimdi bu kimsesiz yalnızlığın ortasında, neden beni böyle kolu kanadı kırık, neden böyle öksüz bıraktın?
Giderken bir "eyvallah"ı, bir yarım kelimeyi bile çok gördün o masaya.
Çay soğudu, tütün küle kesti, odadaki duvarlar bile sırtını döndü bana.
Hani biz bir ömürlük yeminleri fısıldamıştık o duman altı akşamlarda?
Şimdi hangi yabancı kıyıda, hangi yalan rüzgârın limanında, kime anlatıyorsun bize ait o tozlu masalları?
Kimi inandırıyorsun o sahte cennetine?
Neden sevmedin?
Ben senin her zerrene bir sarmaşık gibi dolanmışken, sen yoksa içimde bir yabancı gibi mi gezinirdin?
Gözlerime bakarken bile başka bir aynanın hayalini mi kuruyordun; sen yoksa benimle değil de, kendi kafandaki o gölgeyle mi sevişirdin?
Gittin işte...
Ama geride öyle bir enkaz bıraktın ki; her çizgisi benim yaram, her kıvrımı senin o devasa yalanın! Sırtımdaki bu yük, senin bıraktığın o ağır ve sessiz vedanın izidir artık.
Bana sakın "zaman her şeyi iyileştirir" deme; o masallar artık benim lügatimde yok, o masallar bana düşman.
Zaman iyileştirmez; zaman sadece acıya alıştırır, insanı yavaş yavaş eksiltir ve sonra senin beni öldürdüğün gibi ruhunu teslim ettirir insana.
İçimdeki o son ışık da sönmeden önce soruyorum; neden o kapıyı böyle hoyratça çektin?
Sen aslında hiç kalmamışsın; sadece bir yolcu gibi uğramış, içimdeki her şeyi dağıtıp yoluna devam etmişsin.
İşte bu ne bir pişmanlık çığlığı ne de bir sitem; bu sadece, gidenin arkasında bıraktığı o koca boşluğa, bir adamın kendi acısıyla tuttuğu o keskin ve son hesap defteridir!
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.