5
Yorum
21
Beğeni
0,0
Puan
369
Okunma

çiceklerle konuşan
kadınların
halidir bu
defterin sayfalarında
yaşam sandıkları şeyi
köklerinde arayan..
bir şiirin derinliğinde
uzak uzak ayrılan
insanların
içine düşüp,
kaybolan sözleri
biriktiriyorum
kimsesizliğe açılan
bir kapı bu/
ruhum...
kapat üstüme
bildiğin karanlığı
bir ateş böceği bulup
kalbime ekeceğim..
bunu bazı geceler yapar
yağmur yağdığında
yolunu kaybetmiş
Martılar
avucumun içinde aradığım
Atlas/
Dünyasını savurup
boşluğuna...
çekip gitti
kaf şahit buna
Anka ve ZamAn...
toprak kokuyorum,
beni çağırıyor atalarımın
göç ettiği rüzgarlar
bir göl kadar
*deniz
ve taşlara kazınmış harfler
elimde iki taş
biri akik diğeri mu allak...
kanıma bulaşan
bir söz oldu yaşamak
boşluğuna yaslanıp
sırtımın
izledim
dudaklarını
ANlat diye/
nasıl düşer heceler
yerin çekimine..
bir bulut çekip üzerime
sanırım şimdi gece.
düşlere açılan kapılara
sürtüp beklentilerimi
düşürdüm ellerimden.
kısılmış sesini duydum
ve tırnaklarını keskin
evimdeki Ay saatinde.
terliyordum/
kaygan zeminlerinde
pembe istiridyeler
toplarken
parmak ucu dokunsallığımla
üşüyen yerlerine
çarparken soluğum.
yürüme bilmeyen
bir adamın
Yılkılarla yurt değiştirmesi
kadar
dörtnala durdum.
Mevsimlerin ortasında.
bir daha/
bahar olur muyum?
saçıma kan yağıyor
kar gibi.
kırmızıyım.
durdum/
bütün bildiğim Mabetlerde
kulağıma sokulan
bir inleme ve hırıltı
kırıp içimdeki putu
dağın ardına sürdü
bedenimi
ve ruhumu ki
kınalı ellerinde
güneşe
gök yüzü çağıran
mavi dövmeli
kadınların ağıdı
tutuşdurdu
sayfalarımı.
bir kutunun
içindeyim
ışık sızıyor
nerede olduğumu
ve kim olduğumu
hatırlamıyorum...
birkere alıştımı
gözlerin
karanlığa
o zamAn
b/akmaya başlıyorsun
derinliğine
saklanan herşeye
bu yola çıktığımda
sonbahar giriyordu
kapılarımdan içeri
camı açıp
kayan bir yıldızın
peşine düştüm o zaman
şimdi/ kış...
ayaz adımları ile
geçiyor üstümden
çıplak bileği
çarpıyor omuzlarına
üşümüyorum hayır
terli ve alınganım
seni izliyorum..
taşındın,
bildiğim tüm adreslerden
kayıp olmak
eksik bir susma biçimi gibi
çekti içine soluğunu
yazılmamış tüm sözleri
tutar gibi aklında
yoksun ya
yoksulum ya...
eşiğinde kapının
bana
bakıyorsun
harf harf
he-ce/he-ce
bir zerre kadar ıslak
ve keskin
gölgeli sözlerin
dağılıyor
dağlanıyor yüzümde.
derin olmayan
kesiklerin var
ya gözlerin
gösterişsiz
bakışlardan uzak
duvarlarla çevrili
surların...
anımsıyorum
kaldığım zamanları
bir bir
nefes almak için
zorlandığım
kokunu
ve okuduğum şiirleri
sahiplenmek adına
sorgusuz...
suya yazılmış sözlerini.
sen, git (!)
iyimsimi koşarak git...
daha fazla geç
kalmadan git...
peki.
neyi unutuyorsun
biliyor musun?
(mesela herkimsen)
bazen,
açılır bir pencere
caddeler bir kaosu taşır
şehir bir geceyi
ve sen
en ücra köşesinde
odanın
vicdanı sobelenmiş
bir çocuk gibisindir
masum...
kapıyı dilersen anahtarla aç
dilersen itekle kapıyı
yada kır...
üstüme alınmıyorum artık
hiçbir şiddeti...
pek çok şey konusunda
tartışabilirim seninle
ve kendimle...
bir türlü ikna
olamadım
mesela
"Sınıflı Toplum"
yasalarına
ve Komün bir düzeni
sevemedim.
onun için
sahiplenmedim
seni
özgürlüğünün sınırları
içersinde sevdim.
Lavinia çiçeğim
şimdi şu salise
kokunu duyuyorum
bir gömleğin
tütü kokusu gibi
hazırlanırken
en bilindik günüme...
öleceğim evet
doğacağım yine...
sonsuz bir
tekerrürden ibaret
her şey,
herkes ve zaman...
sen git (!)
bir rezillik ki
sorma’dan git...
konuşmadan git...
ve bil ki sevgilim
olmayan sevgili;
sadece büyük bir
pencerenin
arkasına saklarmış
gibi gövdemi
çözdüm sana
çözüldüm
ceketimin düğmesini
gevşettim kravatımı,
ellerimi soktum boşluğuna
ceplerimin ki
seni izliyorum
kanatlarını
ve uçmanı sonra...
(...)