Bu defterdeki masallar daha önce hiçbir dilde yazılmadı, hiçbir dudakta fısıldanmadı. Onları geceyle gündüzün arasındaki sessizlikten, unutulmuş rüyaların kıyısından topladım. Her biri, içinde yaşamay...
Bir zamanlar, gökyüzüne sırtını yaslamış, toprağın kalbinden doğmuş bir dağ vardı. Ama bu dağ diğerleri gibi değildi. O, durmayı bilmezdi. Yeryüzü nefes aldıkça o yürür, rüzgâr yön değiştirince o da yönünü değiştirirdi. Geceleri yıldızların altından geçer, gündüzleri güneşin gölgesini sürüklerdi ardında. Yürümek onun kaderi, hareket onun varlığıydı.
Bu dağın eteklerinde, zamanla kopup düşmüş sayısız taş vardı. Kimi yuvarlanmış, kimi çatlamış, kimi de toprağa karışmıştı. Ama içlerinden biri vardı ki, diğerlerinden farklıydı. Küçüktü, sessizdi ve yorulmuştu.
Bu küçük taş, dağın yüzyıllardır süren yürüyüşüne tanıklık etmişti. Her adımda sarsılmış, her rüzgârda savrulmuştu. Bir gün, usulca içinden bir dilek geçti:
“Keşke bir evim olsa… Durduğum, dinlendiğim, artık savrulmadığım bir yer…”
Dağ, taşların konuştuğunu duymazdı aslında. Ama bu kez, o küçük taşın sessizliği o kadar derindi ki, duyulmaması mümkün değildi. Çünkü bazen en yüksek ses, en derin suskunluktan doğar.
Dağ, yürümeyi bir an olsun bırakmadan, o küçük taşı fark etti. Onu yıllardır taşıdığını, ama hiç gerçekten görmediğini anladı. İlk kez, yürümekten başka bir şey düşündü.
“Bir taş ev isterse,” diye mırıldandı kendi içinde, “benim yürümem neye yarar?”
O günden sonra dağ, yürümeye devam etti ama artık bir amaçla yürüyordu. Rüzgârlara sordu, vadilere baktı, nehirlerin kıyısından geçti. Her gördüğü yere küçük taşı bırakmayı düşündü ama vazgeçti. Çünkü hiçbir yer, o taşın içindeki sessizliğe uygun değildi.
Günler geçti, mevsimler değişti. Dağın yürüyüşü hiç durmadı. Ama artık içinde bir ağırlık vardı. İlk kez, taşıdığı şeyin yükünü hissetmişti.
Bir gün, çok eski bir ovanın ortasına geldi. Ne rüzgâr çok sertti ne de güneş çok yakıcı. Toprak yumuşaktı, gökyüzü sakindi. Orada zaman bile yavaş yürüyordu sanki.
Dağ duramadı, çünkü durmayı bilmiyordu. Ama adımlarını yavaşlattı. Küçük taşı dikkatle aldı ve toprağın ortasına bıraktı.
Taş, ilk kez sarsılmadan durdu.
Rüzgâr geldi, ama onu savurmadı. Güneş doğdu, ama onu yakmadı. Gece oldu, ama onu korkutmadı.
Taş, uzun bir sessizliğin ardından içinden fısıldadı:
“Burası… ev gibi.”
Dağ, bunu duydu. İçinde bir şey hafifledi. Ama aynı anda bir şey de eksildi. Çünkü ilk kez, bir parçasını geride bırakmıştı.
Yürümeye devam etti.
Ama artık eskisi gibi değildi.
Çünkü o gün dağ şunu öğrenmişti:
Her şey hareket ederek var olmaz. Bazı şeyler durarak anlam bulur.
Ve bazen en güçlü olan, en çok yürüyen değil… bir başkasını dinlendirebilen olur.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.