Önce doğruyu bilmek gerekir; doğru bilinirse yanlış da bilinir, ama önce yalnış bilinirse doğruya ulaşılamaz. farabi
Yazılmamış Masallar Defteri
Bu defterdeki masallar daha önce hiçbir dilde yazılmadı, hiçbir dudakta fısıldanmadı. Onları geceyle gündüzün arasındaki sessizlikten, unutulmuş rüyaların kıyısından topladım. Her biri, içinde yaşamay...
9. Bölüm

Gölgelerin Aya Yürüyüşü

30 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Bir zamanlar, ışığın bol ama gölgenin eksik olduğu bir kasaba vardı. Bu kasabada sabahlar erkenden doğar, güneş hiç utanmadan en parlak haliyle sokakların üzerine serilirdi. Evler beyazdı, duvarlar tertemiz, yollar düzdü. Ama bu kasabanın bir tuhaflığı vardı: hiçbir şeyin gölgesi yoktu.

Ağaçlar vardı ama gölgesi yoktu. İnsanlar yürürdü ama ayaklarının ardında karanlık bir iz kalmazdı. Kuşlar uçardı ama yerde onlara eşlik eden bir siluet görülmezdi. İlk başta kimse bunun eksikliğini anlamadı. Çünkü gölgeyi hiç kaybetmemiş olanlar, onun ne demek olduğunu da bilmezdi.

Fakat zamanla bir huzursuzluk çöktü kasabanın üzerine.

İnsanlar aynaya baktıklarında kendilerini eksik hissetmeye başladılar. Yüzleri vardı, bakışları vardı ama derinlikleri yoktu. Gülüşler bile yüzeyde kalıyordu. Çünkü gölge, insanın sadece ışıkta değil, karanlıkta da var olduğunu hatırlatırdı. Ve bu kasaba, karanlığını unutmuştu.

Bir gün, kasabanın en yaşlı duvarı çatladı. Bu duvar, yıllardır güneşe bakan bir evin dış yüzeyiydi. Çatlağın içinden sanki başka bir dünyanın serinliği sızdı. O gece kasabanın üzerinde alışılmadık bir sessizlik vardı. Ve o sessizlikte, ilk kez bir fısıltı duyuldu:

“Gölgeleriniz burada değil.”

Kim söyledi, kim duydu, kim anladı belli değildi. Ama sabah olduğunda herkes aynı şeyi hissediyordu: Bir şey eksikti ve bu eksik artık saklanamazdı.

Kasabanın ortasında toplanıldı. Uzun uzun konuşuldu. Neden gölgeleri yoktu? Ne zaman kaybolmuşlardı? Kimse kesin bir cevap veremedi. Ama içlerinden biri, sanki hatırlıyormuş gibi konuştu:

“Gölge, ışığın değil, yönün meselesidir. Biz hep aynı yöne bakarsak, gölgemizi geride bırakırız.”

Bu söz kasabanın içine işledi. Çünkü gerçekten de herkes yıllardır aynı yöne bakıyordu: sadece ışığa.

O zaman karar verildi. Gölgeleri bulmak için yola çıkılacaktı.

Ama nereye?

Bir çocuk, geceleri gökyüzüne bakarken fark ettiği bir şeyi söyledi. Ay, her gece farklı görünüyordu. Bazen büyüyor, bazen küçülüyor, bazen yok oluyordu. Ama hep geri geliyordu. Ve en önemlisi, ayın yüzeyinde karanlık lekeler vardı.

“Belki gölgeler oradadır,” dedi.

Başta bu fikir garip geldi. Ama kasaba zaten alışılmışın dışında bir yerdi. Gölgesi olmayan insanlar için aya gitmek, düşünüldüğü kadar imkânsız değildi.

Hazırlıklar başladı. Taşlardan, tahtalardan, eski düşüncelerden ve yeni umutlardan bir yol yapıldı. Bu yol ne tamamen yerdeydi ne de tamamen gökte. Sanki insanın içinden geçen bir merdiven gibi yükseliyordu.

Yolculuk uzun sürdü.

Güneşten uzaklaştıkça insanlar ilk kez serinliği hissetti. Işık azaldıkça yüzler değişti. Gözler derinleşti. Konuşmalar yavaşladı. Çünkü karanlık, aceleyi sevmezdi.

Yol boyunca bazıları geri dönmek istedi. Çünkü gölgeyi aramak, kendinle yüzleşmek demekti. Ama çoğu devam etti. Çünkü artık eksik olduklarını biliyorlardı.

Sonunda aya ulaştılar.

Ay, uzaktan göründüğü gibi değildi. Ne tamamen parlaktı ne tamamen karanlık. Üzerinde çatlaklar, çukurlar ve derin izler vardı. Ve bu izlerin içinde, hareket eden şeyler fark ettiler.

Gölgeler.

Ama bu gölgeler tanıdık değildi. İnsanların peşinden gelmiyorlardı. Kendi başlarına dolaşıyor, birbirleriyle birleşiyor, ayrılıyorlardı. Sanki özgürdüler.

Kasabalılar yaklaştı. Gölgelere dokunmak istediler. Ama gölgeler hemen kaçmadı. Aksine, onları izledi.

Sonra bir şey oldu.

İnsanlardan biri durdu ve ilk kez arkasına baktı. Orada, ayın solgun ışığında, çok hafif bir karartı belirdi. Sonra bir diğeri, sonra bir diğeri…

Anlaşıldı ki gölgeler kaybolmamıştı. Onlar terk edilmişti.

İnsanlar sadece ışığa bakarken, gölgelerini arkalarında bırakmışlardı. Ve gölgeler de zamanla kendi yollarını bulmuştu.

Kasabalılar diz çöktü. Çünkü ilk kez kendilerini iki parça olarak gördüler: ışık ve gölge.

Ve o an fark ettiler ki gölge, karanlık bir yük değil, varlığın yarısıydı.

Aya gelmelerine gerek yoktu belki. Ama bu yolculuk, onlara bakmayı öğretti. Sadece ileriye değil, geriye de. Sadece ışığa değil, karanlığa da.

Geri döndüler.

Kasabaya vardıklarında güneş yine doğdu. Ama bu kez insanlar sadece güneşe bakmadı. Yürüdüler, durdular, arkalarına baktılar. Ve ilk kez, ayaklarının dibinde uzanan gölgelerini gördüler.

Kasaba değişti.

Duvarlar artık sadece beyaz değildi. Işık ve gölge birlikte oynuyordu üzerlerinde. İnsanlar artık sadece gülmüyor, aynı zamanda susmayı da biliyordu. Çünkü gölge, sessizliği severdi.

Ve o günden sonra kasabada bir şey unutulmadı:

Işığa bakmak insanı gösterir, ama gölgeye bakmak insanı tamamlar.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL