Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır einstein
TÜRK DÜNYASI
Anılarım hafızamda silikleşmeden aklımın köşesinde saklı olanları yazmak istiyordum. Ancak yazarsam o anları tekrar yaşayabileceğime inanıyordum. Anılarımı sonsuza dek saklamak istiyordum. Çalkantıl...
4. Bölüm

KARARIMI VERDİM, ÜLKÜCÜ OLACAKTIM

37 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Liseye başladığım o ilk günler…
Hâlâ içimde bir çizik gibi durur.
Sanki çocukluğumun sesleri arkamda kalmış, ben ise bilmediğim bir dünyanın kapısına bırakılmıştım. Köyün çocuklarıyla aramızda görünmez bir perde vardı, okulun kapısında birkaç kelime eder, sonra herkes kendi yoluna savrulurdu. Ben kendi yalnızlığıma, onlar kendi alışkanlıklarına…
Öğlenciydim. Sabahları ev sessiz olurdu. Sobanın yanmadığı o soğuk odada, defterlerimin arasına eğilir, mürekkep kokusuna karışan çocukluk tedirginliğimi bastırmaya çalışırdım. Kalemim, ince bir asker gibi kâğıdın üstünde tir tir titrerdi. Bazen kış güneşi pencereden süzülür, defterimin kenarlarını aydınlatırdı. Işığın düşüşü bile bir teselli gibi gelir ama yine de odam yetmezdi bana. İçimde başka bir vadi açılır, sessiz bir boşluk büyürdü.
Yaz gelince değişirdi her şey…
Ama ben yine aynı bendim. Yazın sarısı, toprağı altına çevirirdi. Ben ise tozlu okul yolunda, gömleğimin yakasını terden çekiştirerek yürürdüm. Güneş tepeden öyle bir gömülürdü ki omuzlarıma, sanki bütün Anadolu değil, yalnızca ben kavruluyordum. Her adımda nefesim kesilir, başım döner, boğazım kurur, yutkunduğumda içimde sanki kızgın taşlar yuvarlanırdı.
Yol boyunca kuşlar cıvıldardı, tarlalardan inek çanları gelirdi…
Ama hepsi sanki benden uzakta bir şenlikti. Ben o şenliğe uğrayamayan bir misafir gibiydim.
Su içmek bile fayda etmezdi, bedenim ayrı yanar, içim ayrı…
Gömleğimin cebine soktuğum elimi hissederdim: Terden ıslanmış bir avuç… Çantamın kayışını elimle tutarken, parmaklarımın ucunda bir güçsüzlük dolaşırdı.
Bir gün sıcaktan göğsüme taş bağlanmış gibi hissettiğimi hatırlıyorum.
Durup gözlerimi kapamıştım.
“Dayan,” demiştim kendime.
“Dayan, çünkü bu yol seni bir yerlere götürecek.”
Kış ise bambaşka bir öğretmendi…
Hem dosttu hem düşman.
Soğuğu yüzümü okşar gibi eserdi, ama yağmuru yolları çamur kazanına çevirir, çizmemin altında şapır şupur seslerle bana hayatın sertliğini hatırlatırdı.
Ders sırasında hava kararıverince içimde bir huzursuzluk büyürdü. Pencerenin camında gri bulutları görünce elimdeki kitabın harfleri dans etmeye başlar, öğretmenin sesi uzak bir rüzgâra dönüşürdü.
“Eve nasıl döneceğim?”
Sadece bu gelirdi aklıma.
Okul çıkışında sokaklara adım attığımda, karanlık bana bir çember çizerdi. Kalabalığın arasına karışır, ayaklarımı sürüklerdim. Bir süre sonra önümdeki siluetler tek tek kaybolur, kasabayı ağır bir sessizlik kaplardı.
O sessizlik…
İnsanın içine işleyen bir türkü gibiydi. Kendi ayak sesim bile beni ürpertirdi. Sanki bütün kasaba kulak kabartmış da yalnızca benim nefesimi dinliyordu. Ben de bir çocuk değil, gecenin koynunda yolunu arayan bir yolcu gibi yürürdüm.
Yokuşun başındaki simitçi fırınına her uğrayışım bir tören gibiydi.
Fırının önünden geçerken burnuma çarpan sıcak ekmek kokusu…
İçimde bir anlık bir kıvılcım yakardı.
Tezgâhta dizili uzun, Fransız usulü pideleri görünce dayanamazdım.
Daha elime alır almaz sıcağı parmaklarımı yakar, ben o sıcağa rağmen bir lokma koparırdım.
Açlıkla ilgisi yoktu. Bu, kendi yüreğimi avutma ritüeliydi. Karanlığın ortasında kendime verdiğim küçücük bir ödül.
Sanki sıcak ekmek, “Yalnız değilsin,” derdi.
“Yoruldun ama devam ediyorsun.”
Kasabanın evleri arkada silikleşirken minarelerden yatsı ezanı yükselirdi.
O ses…
İnsanın ruhunu hem sarmalayan, hem de derin bir yalnızlığa çeken bir ses…
O an gökyüzüne bakardım. Bulutlar ağır ağır ilerler, rüzgâr taşların arasından fısıldar, ben kendimi koca dünyada tek bir nokta gibi hissederdim.
Ama aynı anda içimde şu ses yükselirdi: Yürü. Karanlık ne kadar büyürse büyüsün, sen yine de yürü.”
İşte liseye başladığım o günler…
Benim içimde hem bir yangın hem bir umut taşıyan yıllardı.
Ay doğudan kocaman bir bakır tas gibi yükselirken, geceye hem bir büyü hem bir hüzün serpiyordu. Yıldızlar sanki üşümüş gibi birbirine sokulmuş, daha parlak yanıyordu, gökyüzünde sanki Tanrı’nın unutulmuş bir sofrası ışıldıyordu. Ben ise o sofranın altından, üşüyen bir yetim gibi geçip ev yoluna düşmüştüm.
Paltomun kapüşonunu başıma çekmiş, yakamı boğazıma kadar kaldırmıştım. Yün atkının kokusu, terimle karışıp yüzüme vuruyordu. Yine de umursamıyordum, yeter ki eve varayım, yeter ki anamın sobada pişirdiği mısır ekmeğinin kokusu kapının aralığından yüzüme vuracak kadar yaklaşayım…
Fakat evin hayalini bile bastıran o tek karanlık durak vardı: Mezarlık.
Her seferinde olduğu gibi ayaklarım mezarlığın girişine gelince kendiliğinden yavaşlar, içimdeki çocuk ürkekliği benliğimi sarardı. Gözüm istemeden selvi ağaçlarına takılırdı. İnce uzun gövdeleri rüzgârla hafifçe eğilir, sanki birbirlerine “Yaklaşma… Bak, gece yabancıyı sevmez,” der gibi fısıldaşırlardı.
Karanlığın içinde çelimsiz bedenim biraz daha küçülür, elimdeki çantayı daha sıkı kavrardım.
“Bismillah… Bismillah…” diye nefesimin arasına dualar serpile serpile yürürdüm.
Tam o sırada rüzgâr bastırır, dallar birbirine sürtünür, inceden bir gıcırtı yükselirdi.
Bir keresinde bu gıcırtıyı duyar duymaz olduğum yerde donup kalmıştım. O an bir gölge kımıldadı sanmış, kalbim göğsümden çıkacak gibi çarpmıştı.
“Dur…” dedim kendi kendime fısıltıyla, “şeytan da olsa, gelmeyiver bu gece.”
Mezarlığın çitleri geride kaldığında içimden bir “oh” kopardı. Bir anlığına, ak sulara düşmüş bir taş gibi hafiflerdim. Ama o rahatlık uzun sürmezdi. Kader, insana bir sınavı geçince diğerini sunmayı severdi sanki.
Dedağı köyünün çocukları…
Her akşam aynı yerde karanlığın içinden çıkar, karşıma dikilirlerdi. Üstlerinde yamalı parkalar, ayaklarında çamura bulanmış lastikler… Gözlerinin içi hep bir meydan okuma, hep bir hınçla parlar. Ellerinde balta, omuzlarına yaslanmış, karanlığı çatlatan bir tehdit gibi…
“Sen gene mi buradan geçiyon?” derdi içlerinden en uzun olanı, kaşlarını keman yayı gibi çatarak.
Ben yutkunur, çantamı daha sıkı kavrar, o tanıdık cümleyi söylerdim:
“Cin Ömer benim akrabam… Haberiniz ola.”
Birden sessizlik olurdu. Gözlerindeki öfke buza keser, birbirlerine bakıp homurdanarak uzaklaşırlardı.
Cin Ömer… Ninemin amcasının oğlu.
Kendisi ufak tefekti ama yüreği iki dağ kadardı. Dededağ köyünde iç güveysi yaşarken bile herkes ona hürmet eder, adını duyunca hizaya gelirdi.
Ben o ismi söylerken karşımdakilerin sesi bile titrerdi, benimse içimde güvenin sıcak bir kıvılcımı doğardı.
Sonra yol yeniden bana kalırdı. Ay ışığı yolda yamuk yumuk gölgeler düşürür, ben gölgelerle yarışır gibi adımlarımı sıklaştırırdım.
Gazan Dere yokuşunu inip köyün girişindeki ormana vardığımda bütün cesaretim, rüzgârda savrulan bir yaprak gibi uçup giderdi.
Ağaçların arasından gelen çıtırtılar… O çıtırtılar!
Bir çakalın uluması mı, yoksa kuru dalın kırılması mı? Bilemezdim.
Yine de kulaklarım keskinleşir, nefesimi tutar, adımlarımı neredeyse sessizliğe gömerdim.
Bazen kendi korkumun içinden çıkıp kendimi avutmak için saçma hayaller kurardım.
Bir keresinde, karanlık patikanın ortasında yürürken aklım birden pervasızca uçmuştu:
“Şimdi,” demiştim, “şöyle uzun boylu, zarif bir balet olsam… Bu karanlığın içinde kuğu misali süzülsem… Kim korkutur beni?”
Sonra kendi kendime gülmüştüm.
“Ben,” dedim, “dans edeceğime koşayım daha iyi.”
Ama koşamazdım. Koşarsam korkumun peşimden daha hızlı koşacağını bilirdim.
Ayın sedef gibi parladığı o kış gecelerinde, köy mezarlığının silueti uzaktan belirir belirmez boğazıma görünmez bir düğüm otururdu. İçimden bir ses, “Hazırlan,” derdi, “gecenin en çetin yerine geldik.”
Pelit ağaçlarının eğri dalları rüzgârla sallanır, mezarlığın üstüne gölgeler düşürürdü. O eğri büğrü teller… Sanki yıllar önce başka bir dünyadan kopup gelmiş, buraya çivilenmişti. Ay ışığında, mezar taşları birbirine yaslanmış yalnız ihtiyarlar gibi görünürdü. Ne zaman bakacak olsam gözlerim istemeden o şekilsiz gölgeler arasında dolaşır, bir an olurdu ki içimden, “Şimdi başlarını kaldırıp bana bakarlarsa?” diye ürperirdim.
Bazen kendi kendime fısıldardım:
“Ha şimdi biri ‘höh!’ diyecek… O anda ölürüm vallahi.”
Bunu derken bile dizlerimin bağı çözülür, nefesim kısalırdı. Adımlarımı hızlandırırdım, ama ne fayda! Mezarlığın o uğursuz gölgesi sırtıma yapışmış, benimle birlikte yürürdü.
Rüzgâr öyle bir eserdi ki… Pelit dallarının hışırtısı bir anda şeytanların sürtünmesine dönüşürdü. Karanlığın içinden bir inilti yükselse, gözlerimi kapayıp koşacağım gelirdi. Gecenin o saatinde insanın kalbi değil, ruhu ürperirdi.
Ninemin anlattığı masallar… Ah o kadim ses, şu an kulağımda:
“Gece mezarlıklara yaklaşma torunum… Cin dediğin gölgede yaşar.”
“Şeytan, karanlığı sever evladım.”
“Ölüler bazen uykusunda döner, sen onları rahatsız etme.”
İşte tüm bu masallar, tam mezarlığın önünden geçerken içimde birer gölge gibi yürür, karanlığı daha da derinleştirirdi. Bazen kendi kendime söylenirdim: “Nine, şimdi mi geldi anlattıkların aklıma? Bari gündüz anlatsaydın da geceleri rahat uyusaydım!”
Ama asıl bela mezarlığın loşluğundan değil, Emirlerin koyun köpeklerindendi.
Hele bir çıksınlar ortaya…
O kocaman gövdeleri, parlayan gözleri, sırtlarındaki kalın tüyler rüzgârla kabarır, bir kurdu andırırlardı.
Sinsi yaratıklar…
Karanlığın içinden ses çıkarmadan süzülür, tam ben mezarlığın gölgesinden kurtuldum derken önüme dikilirlerdi. Köpekler beni görünce hırlardı, boğazlarından gelen o kalın ses, insanın ruhunu lime lime ederdi.
Eğer elimde sağlam bir sopa varsa iş değişirdi.
“Gel lan!” derdim, sopayı havaya kaldırarak.
O an kendimi sanki Dede Korkut hikâyelerinden çıkmış bir yiğit gibi hissederdim.
Ama sopam yoksa… İşte o zaman Allah’a emanet!
Kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpınır, beynimin içinde bin türlü ses bağırırdı:
“Koş!”
“Durma!”
“Gözünü kaçırma!”
“Ya çantayı at!”
Bir keresinde heyecanla ayağımı yere hızla vurup köpeğe bağırmıştım:
“Hoop! Yürü git lan!”
Köpek de bir an durup bana bakmıştı, sanki “Oğlum sen deli misin?” der gibi.
Cesaretim sadece beş saniye sürmüş, ardından kalbim göğsümü yaracak gibi koşmaya başlamıştım.
Bazen de tek savunmam elimdeki deri çantam olurdu.
Köpek üstüme atılınca çantayı savurur, “Al ulan!” deyip ardından tüm gücümle kaçardım.
Çanta yere düşer, kitaplar saçılır…
Benim için mühim değil.
Hayatta kalmak varken kitap kimsenin umurunda olmaz.
Mezarlığı geçmek…
İşte bu, benim için bir savaşın sonunda kazanılan zafer gibiydi.
Karanlık bir tünelden çıkıp ışığa kavuşmuş gibi olur, derin bir nefes alırdım.
Ayaklarımdaki ağırlık hafifler, göğsüme sıcak bir sükûnet çökerdi.
Sonra köyün ilk ışıkları görünürdü…
O sarı lambaların altında, üşümüş paltomun cebine ellerimi sokar, “Oh be,” derdim, “kurtulduk.”
Saat dokuz buçuğa doğru eve varırdım. Kasabanın çocukları o saatlerde çoktan kitaplarını kapatmış, pirelerin cirit attığı odalarında uykunun sıcaklığına sığınmış olurlardı.
Ama benim gecem…
Benim gecem, o yolları yürüyenlerin bildiği derin, insana dokunan bir sırdı:
Mezarlıkların sessizliği…
Köpeklerin sinsiliği…
Karanlığın ruhuma çöken ağırlığı…
Her gece o yolu geçmek, sadece ayaklarımı değil, ruhumu da sınardı. Ben hem büyürdüm o yollarda, hem de korkardım.
Ve eve vardığımda…
Soyunup yatağa uzandığım o ilk anda bilirdim: Şimdilik güvendeyim. En azından… Sabaha kadar.
İşte böyle…
Her gece aynı sınav, aynı ter kokusu, aynı dualar, aynı korkular…
Ayın altında tek başına yürüyen o çocuk bendim. Ve o yol, beni bugünkü hâlime taşıyan ilk uzun geceydi belki de.

Güntülü… Daha adını içimden bile anarken, sanki göğsümde sıcak bir kuş kanat çırpar. O ses, o hece, kalbime incecik bir sızı gibi iniyor, hem acıtıyor hem de insanın içine huzur veren bir ışık gibi yayılıyor. Bir kızın adı, bir gencin kaderini böyle mi değiştirir? Değiştirirmiş… Benimkini değiştirdi.
Evimizin küçük, buğulanmaya meyilli penceresinden dışarı bakardım hep. Kışın soğuğunda camın iç yüzeyine nefesim vurur, küçük bir buğu çemberi oluştururdu. O çemberi parmağımla siler silmez gözlerim karşıdaki eve kayardı. Kerpiçle ahşabın karıştığı, eski günlerin kokusunu taşıyan o ev… İşte Güntülü oradaydı. Kapının eşiğinde görünür, bazen iki eliyle hırkasının yakasını tutar, bazen örgülü saçlarına düşen bir tutamı kulağının arkasına itinayla yerleştirirdi. Ne yaparsa yapsın, benim içimde bir şey yerinden oynardı.
Ve göz göze geldiğimiz o an… O an!
Sanki zaman, birisinin sert bir komutuyla olduğu yerde durur. Köyün uğultusu susar, rüzgâr bile nefesini tutardı. Ben kalın kazaklarımın içinde, o ise çiçek desenli eteklerinin altında ürkek bir ceylan gibi dururdu. Gözlerimiz buluşunca dünyada sadece ikimiz kalırdık, kelimesiz, sessiz, ama sanki yıllardır birbirini tanıyan iki yürek gibi.
O ilk başlarda daha çok utangaçtı. Bazen beni görünce başını hafifçe öne eğer, gözlerinin ucuyla bakardı. Gülümseyince yanağında beliren o hafif gamze… Vallahi bir köy çocuğunun kalbini yerinden söküp atacak kadar etkiliydi. Saçları omuzlarına dökülür, rüzgârda hafifçe savrulurken, gövdesi narin bir söğüt dalı gibi titrerdi. O narinlik, o suskunluk… Bana dayanılmaz bir cesaret duygusu verirdi: "Konuş oğlum," derdim içimden, "yanına git, iki laf et." Ama ne mümkün! Ayaklarım kök salar, dilim damağıma yapışırdı.
Günler geçtikçe, pencerenin önünde geçirdiğim dakikalar uzadı da uzadı. Hele kış akşamları… Sobalı odanın sıcaklığı bile beni pencerenin önünden koparamazdı. Dizlerime yasladığım ellerimin içinde hayalini tutar gibi hissederdim kendimi. Bazen annem, “Oğlum amma da daldın yine,” derdi. Ben susar, sadece tebessüm ederdim. İçimdeki devasa sevgiyi kim anlasın?
Düğünlerde, bayram yerinde ya da dar köy yollarında karşılaşmamız ise başlı başına bir masaldı. Onu görünce yüreğim köyün su değirmeni gibi dönmeye başlardı. Üzerinde kar çiçekleri işlenmiş kapüşonlu bir hırka olurdu çoğu zaman. Etekleri, rüzgâr değdi mi hafifçe dalgalanırdı. Bana baktığında dudaklarının kenarı önce titrer, sonra küçük bir tebessüm düşerdi yüzüne. Gözleri yere kayar, yanakları hafifçe kızarırdı. O kızarıklık… O renk! Dünya bütün renklerini kaybetse onun yüzündeki o pembelik kalırdı bende.
O dönem Ferdi Tayfur’u her duyduğumda sanki kalbimin içi didiklenirdi.
“Emmoğlu,” derdi çocukluk arkadaşım, “sen bu arabeski iyice sahiplendin ha!”
Ben ise gülümserdim. Nerden bilsin ki Ferdi’nin her cümlesinde Güntülü’nün nefesi var?
Nerden bilsin ki o şarkılar benim içimdeki yangını körüklüyor?
Yemekten içmekten kesilmem de bundandı işte. Sofraya oturur, ekmeği elime alır, ama lokmalar boğazımdan geçmezdi. Annem bir gün dikkat edince, “Hasta mısın oğlum?” diye sordu.
“Yok, ana,” dedim, “dünyam değişiyor galiba.”
O da güldü: “He he… Belli. Gözüne bir şeyler olmuş senin.”
Gece olunca odamın loşluğunda uzanır, gözlerimi kapar, onun hayalini çağırırdım.
Güntülü…
Evinin kapısında dururdu yine. Ben pencerenin önünde. O bakardı, ben bakardım. Ses yoktu ama gönülden gönüle bir yol vardı.
O hayalleri öyle içime işlerdim ki bazen sabaha karşı uyanır, yastığımın soğuk kenarına başımı koyup derin bir nefes alırdım:
"Ah Güntülü," derdim fısıltıyla, “sen ne yaptın bana?”
Sen gençliğimin en güzel türküsüsün…
Geceleri yalnızlığımı örten sıcak bir nefes, içimde kendiliğinden büyüyen bir umut. Adını içimde her yankıladığımda, sanki göğsümde bir bayrak dalgalanır. Rüzgâr vurdukça daha gür, daha gururlu, daha hür.
Ben o günlerde anladım ki: Bir insanın kalbine sessizce girilir. Bir insanı, hiç konuşmadan da sevebilirsin.
Ve ben…
Güntülü’yü, en sessiz hâlimle, en gür sevdamla sevdim.
O yıllar… Ah, o yıllar! İçimde hâlâ sızısı, dumanı tüter.
Anlatırken bile nefesim buğulanır, sesimin ucuna eski bir türkünün gölgesi çöker.
Eğitimde fırsat eşitliği…
Bizim için, rüzgârın savurduğu bir masal cümlesiydi o. Kasabanın çocukları sanki başka bir dünyadan gelmiş gibiydi, saçları daha bir düzgündü, üstleri daha bir temizdi, üşümeyi bile başka yaşıyorlardı. Bizse… Bizim alnımıza kader, daha doğmadan kuru bir soğukla, ağır bir çamurla yazılmıştı.
Kış geldi mi, köy bir anda buz tutar, yollar kurşun gibi ağırlaşırdı. Okuldan eve dönünce çizmelerimi çıkarır çıkarmaz ayaklarım morarmış, buruş buruş olurdu, derisi çekilmiş bir davul gibi. Evimizde soba ne kadar harlasa da o morluklar çözülmezdi hemen.
Anam, ayaklarıma her baktığında dizlerinin bağı çözülürdü.
“Vah benim yavrum… Ayakları buymuş. Lanet olsun senin okuluna!” diye söylenirdi, sesi sanki içindeki fırtınanın kapısından kaçan bir hıçkırık gibi titrerdi.
Ben sadece susardım. Anamın sözü bana değil, hayata öfkeydi. Ama sabah olunca aynı çizmeleri giyer, soğuğu içime çeker, yine yola çıkardım.
Çünkü kimse bilmez ama köy çocuğu, düşe kalka yürümeyi çok küçük yaşta öğrenir. Her darbede biraz daha güçlenir, biraz daha inatlaşır. Pes etmek lüksümüz değildi, biz, sabrın taşını oyduğu çocuklardık.
Liseye başlayınca sanki kader bir an durdu, nefes aldı, bana küçük bir iyilik yapmaya niyetlendi. Amcam son sınıftaydı, onunla aynı okulda olmak içime garip bir güven serpiyordu. “Merak etme,” derdi bazen omzuma dokunup, “ben buradayım, sırtın yere gelmez.”
Bir de o meşhur DSİ pikabı vardı… Arkası açık, üstü kapalı hayaller gibi yarım ama bir o kadar kıymetli. Akşam karanlığı çökerken kasabanın yokuşunu tırmandığımız anda şoför bizi görür, “Hadi çocuklar, atlayın,” diye başını sallardı. Sanki gökten indirilmiş bir melekti de biz onun kanatlarına tutunuyorduk.
O günlerden birinde…
Yine amcam, iki İsmail, ben pikabın arkasına atlamış, soğuğu yenmek için birbirimize yapışmıştık. Rüzgâr yüzümüze kamçı gibi çarpıyor, nefesimizi kesiyordu. Ama içimizde tuhaf bir sıcaklık vardı, kaderdaşlık mı dersin, gençliğin ateşi mi, yoksa çaresizliğin kardeşliği mi…
Bilmiyorum.
Pikabın kasasında dallarda yuvarlak, garip görünümlü meyveler vardı. O güne kadar hiç görmemiştik. Birbirimize baktık, gözlerimizin kenarında hem merak hem tedirginlik.
“Bu ne ola ki?” dedi İsmail’ler den biri, hafif kısık sesiyle.
“Zehirli midir acaba?” diye fısıldadım.
Amcam güldü, “Öleceksek de beraber ölürüz. Ver bakayım şunu,” deyip birini eline aldı.
Meyveyi ağzına attı, önce çiğnemeden öylece durdu. Biz nefesimizi tutmuş beklerken o birden, “Çok güzelmiş bu!” diye bağırdı.
Bir anda hepimiz saldırdık. Meyveler tatlıydı ama içimizde yersiz bir pişmanlık kıpırdanmaya başlamıştı bile. “Ya adamın malına zarar verdikse?” düşüncesi, meyvenin tadını boğan acı bir gölge gibi çöktü üzerimize.
Köy sapağına geldiğimizde gizlice ceplerimizi doldurduk. Gençlik işte… Bir yandan suçluluk, bir yandan çocukça sevinç.
Ama ertesi gün…
Pikap gelmedi. Sonraki gün de gelmedi.
Bir sonraki gün de…
Amcam dudaklarını ısırdı, “Galiba kızdırdık adamı,” dedi.
İliklerimize işleyen o soğuk var ya…
Hiçbiri içimize çöreklenen o pişmanlığın üşüttüğü kadar üşütmedi bizi.
Ben o gün anladım:
Bazen insanı en çok donduran, kışın ayazı değil, ettiği hatanın vicdanında bıraktığı soğuktur.
Hara’nın burunlu mavi otobüsü…
Sabah sisi dağılınca, Samsun yolunda ağır ağır ilerlerdi. Öyle bir otobüstü ki, sanki demirden yapılmamış da yılların yorgunluğundan yoğrulmuştu. Motorunun her öksürüşünde, içindeki çocukların umutlarını, mahzunluklarını, küçücük kalplerinde taşıdıkları kederleri dışarı salar gibiydi.
Biz sabahın daha soğuk yüzüne uyanırken o mavi burunlu otobüs, Peskeller’in önünde durur, Celal’i alırdı. Celal, Müdürünün oğluyla arkadaştı. Fakat kaderin terazisi nedense hep onun tarafında ağır basardı.
O otobüse binişi bile başkaydı. Sanki rüzgâr onun saçlarını daha bir özenle savurur, güneş yüzünü daha bir parlatırdı. Biz ona bakarken içimde hep bir şey kıpırdardı.
Kıskançlık mı?
Öfke mi?
Bir köy çocuğunun kaderine sinen sessiz bir hüzün mü?
Belki hepsi.
Mustafa vardı bir de…
Biz ona Tolu Mıstık derdik. Uzun boylu, içindeki öfke gövdesinden taşardı, gözlerinde hep bir kıvılcım, dudaklarının kenarında hep bir meydan okuma dururdu.
Celal otobüse binerken Mustafa’nın gözleri daralır, çenesindeki kaslar gerilirdi. Bir sabah yanımıza gelip, “Yeter!” dedi, sesi karanlık bir vadide yankılanan taş düşmesi gibi keskin.
“Bu adaletsizliğe yarın bir ders vereceğiz!”
Hepimiz sustuk. Mustafa’nın sesi, itiraz etmeye fırsat bırakmayan bir kararlılıkla çınlamıştı.
Bizi baytarların hayvanları muayene ettikleri yerinin yanındaki tepeye götürdü. Orası Samsun yoluna kuşbakışı bakan bir noktadaydı. “Buraya taş yığın!” dedi. Ellerimizle topladık, yüreklerimizle büyüttük o taşları. Akşam güneşi üzerimizden çekilirken, içimde karmaşık bir şey büyümeye başlamıştı… Hem yanlış, hem doğru, hem çocukça, hem de bir o kadar yakıcı bir şey.
Ertesi sabah hava buz kesmişti. Taşları avuçladığımızda parmaklarımızın ucu sızladı ama içimizdeki ateş, soğuğun nefesini bile eritiyordu.
“Hazır mısınız?” dedi Mustafa, gözleri kısık, dudaklarında hafif bir tebessüm. Biz sadece başımızı salladık. Çünkü kelimeler o sabah fazla gelirdi.
Mavi burunlu otobüs Gazan Dere’yi tırmanırken uzaktan göründü. Motorunun sesi tepenin sırtına kadar yükseldi, kalplerimizi göğsümüze çiviledi. Hava bir anda ağırlaştı. Kuşlar bile susmuştu.
Otobüs köy sapağında durdu. Celal bindi. Her zamanki gibi omzunun üzerinden şöyle bir baktı bizim tarafa.
O bakış…
Hem kibirsiz hem farkında olmayan, ama yine de içimize dokunan bir bakıştı. Ve otobüs tekrar hareket etti.
Mustafa, “Şimdi!” diye fısıldadı.
Taşlar gökyüzünü yaran bir yağmur gibi havalandı. Benimki parmaklarımın arasından terle kayarak fırladı. Mustafa’nın attığı büyük taş ise açık camdan içeri düştü.
Boş bir koltuğa…
Yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu.
Otobüs ani bir frenle durdu. Kapı bir hışımla açıldı. Tıknaz, kısa boylu şoför Murat dışarı fırladı. Yüzü kıpkırmızıydı. Nefesi soğuk havada buhar olup dağılıyordu, adeta bir boğa gibi öfkeyle homurdanıyordu.
“Kim attı bunları?” diye bağırdı.
Ama biz çoktan ormanın serin gölgesine dalmıştık. Ağaçların arasından koşuyor, nefes nefese gülüyor, gülüşlerimizin içindeki korkuyu saklamaya çalışıyorduk.
Bir süre sonra durduk. Birbirimize baktık. Dudaklarımızın kenarında hem zafer hem pişmanlık karışımı garip bir tebessüm vardı.
“Gördünüz,” dedi Mustafa, göğsünü kaldırarak, “adaleti biz sağladık işte!”
Ama gözlerinde bile saklayamadığı hafif bir korku parlıyordu.
O günden sonra otobüs aynı rotayı izlemeye devam etti. Celal yine aynı şekilde bindi, aynı camdan baktı, hatta bir gün göz göze bile geldik.
Ama değişen bir şey vardı. Biz artık sadece köyün sessiz çocukları değildik. Kendi küçük isyanımızın yankısı, içimizde büyüyen bir cesaret olarak kalmıştı.
Belki çocukcaydı…
Belki hatalıydı…
Belki komikti…
Ama o gün, köyün rüzgârı bizim adımıza biraz daha gür esmişti.
Amcamın elli metre uzunluğundaki ince gözlü balık ağı…
Bugün bile gözlerimi kapatsam, rüzgârın ucundan tuttuğu bir tül gibi havada kıpırdanır. O günlerin kokusu burnuma doluyor hâlâ, çamurun ağır kokusu, çocukluğumun o saklı ürpertisi…
Daha çocuk sayılırdım ama traktör sürmeyi öğrenmiş olmanın faydasını işte o zaman anlamıştım. Dedem her seferinde omzuma elini koyar, gözleri ciddi ama sıcak bir parıltıyla bana bakardı:
“Haydi torunum… Balık getir…. Gıcı Gölü seni çağırıyor.”
Ben de o sözlerin altında hem gururlanır hem ürperirdim. Sanki dedem beni bir seferden ötekine uğurluyor, küçük bir asker gibi yolcu ediyordu.
Gıcı Gölü’ne vardığımda dünya değişirdi. Sanki gökyüzü, gölün üzerine eğilmiş dev bir ayna, sessizlik ise görünmez bir ruh gibi etrafımda dolaşırdı.
Traktörü kenara çeker, ağı omzuma alır, ağır adımlarla sazlıkların, kokaların arasına doğru yürürdüm. Çamur, her adımda beni aşağı çekmeye çalışırdı. Sanki göl beni sınar, “Hazır mısın?” diye fısıldardı.
“Hazırım göl ana… Göster bakalım kaderimiz ne olacak bugün,” derdim kendi kendime. Ağı sererdim. Sonra sopayı elime alır, suyun üstüne bam! Diye indirirdim.
Suyun yüzeyinde halkalar oluşur, kurbağalar ürküp kaçışır, sazlıkların içindeki kuşlar kısa bir çığlık atardı. Bu sesler arasında tek başımaydım. Ama nedense bu yalnızlık beni korkutmuyor, aksine büyütüyordu.
Her sopayı indirirken içimden geçirirdim:
“Haydi, bakalım balıklar… Kaderinizle tanışma vakti.”
Bu ritüeli yedi sekiz kez tekrarlardım. Sonunda ağı çektiğimde balıkların çırpınışı, o su sesine karışan hızlı nefesleri beni mest ederdi. Çuval dolusu balıkla köye dönmek… İşte o, çocuk yaşımda bana dünyanın en büyük zaferini yaşatıyordu.
Ama kolay mıydı? O çamur, insanın bacaklarına sarılan inatçı bir düşman gibiydi. Kollarım ağrır, göğsüm daralır, ellerim titrerdi. Yine de büyük bir sazanı yakaladığımda, ellerimde bıraktığı o ağırlık… İşte o, gölün bana taktığı bir madalya gibiydi.
Köyde kış başka bir türkü söylerdi. Gökyüzünden inen kar taneleri sessizliği bembeyaz bir kefen gibi serer, rüzgâr dağların ardındaki devlerin hırıltıları gibi uğuldardı.
Tipi başladığında dünya kapanırdı. Kapılar, pencereler karla mühürlenir, biz, kendi evimizin içine sıkışmış küçük bir kabileye dönüşürdük. Ama kar durup hava ayaza çektiğinde manzara bir masal olurdu: Evlerin saçaklarından sarkan buzlar göğe uzanmış mızraklar gibi, soğuğun hükmünü ilan ederdi.
Dışarı çıktığımızda rüzgâr yüzümüze tokat gibi çarpar, nefesimiz göğsümüzde düğümlenirdi.
Ama yine de o soğuk, insanın içini garip bir neşeyle doldururdu.
Kış geceleri bambaşka olurdu.
İdare lambasının titrek ışığı, gaz lambasının loş alevi…
Sanki başka bir dünyanın güneşi gibi yanardı odanın ortasında.
Herkes ocağın başına toplanırdı. Odunların çıtırtısı, dışarıdaki karanlıkla savaşan bir ordunun narası gibi gelirdi. Büyükler minderlerine yaslanır, dizlerine koydukları elleriyle ağırbaşlılıklarını taşa kazır gibi gösterirlerdi. Yüzlerinde derin çizgiler dolaşırdı, ama gözlerinin içinde bir gençlik, bir ateş hâlâ kıpırdanırdı.
Bir gece bizim ev, ertesi gece komşunun evi…
Her ev bir meclis, her sohbet bir okuldu.
Çayın buharı camlara buğu olur, mısır patlağının kokusu çocukların içini kıpır kıpır yapardı.
Turşular, börekler, cevizler sofraya serilir ama bizi doyuran yemek değil, söz olurdu.
Söz, kış gecelerinin gerçek yemeğiydi.
Radyoyu açardık. Cızırtılar eşliğinde haberler gelir, herkes susar, nefesler tutulurdu. Radyo kapanınca sohbet başlardı.
Önce hafif mevzular:
“Komşunun kızını istemeye gelmişler mi?”
“Yeni muhtar nasıl biriymiş?”
“Kış uzun sürecekmiş, öyle diyorlar…”
Kahkahalar yükselirdi, odanın sıcaklığını daha da artırırdı. Sonra sohbet ağırlaşırdı. Yaşlılardan biri, çatılmış kaşlarıyla söze girerdi:
“Düşmanı savaşta yenemedik sanma… Şimdi başka oyunlarla geliyorlar.”
Diğeri başını sallardı:
“İnsanlık maskesi takıyorlar. Gençlerimizi bizden koparmaya çalışıyorlar.”
Bu sözlerde hüzün vardı, kırgınlık vardı. Gaz lambasının alevi bile ürperirdi.
Ama sonra umut konuşurdu:
“Bir olursak… Sırtımızı birbirimize yaslarsak… Bu topraklarda ebedî dururuz,” derdi bir başkası.
İşte o zaman içimden bir sıcaklık yükselirdi. Sanki karla kaplı dağların altından bir pınar kaynıyordu.
O uzun kış geceleri…
Vakit geçirmek için değildi. Birlikte kim olduğumuzu hatırlamak içindi.
Gaz lambasının ışığında anlatılan her hikâye, bizi toprağa bağlayan bir kök olurdu. Her kelime, bizi birbirimize düğümleyen bir ilmekti.
Biz o gecelerde sadece ısınmazdık. Biz o gecelerde büyürdük.
Kaleyi artık kılıçla değil, içten fethetmek istiyorlardı. Sessiz, sinsice… Ne meydanlarda çarpışmalar vardı bu savaşta ne de davullar çalıyordu. Bu kez hedefleri, milletimin ruhuydu; damarlarımızda dolaşan o bağımsızlık aşkını çalmak, bizi biz yapan özümüzü sessizce söküp almak istiyorlardı.
Ben, o zamanlar genç bir delikanlıydım ama içimde fırtınalar kopuyordu. Kahvede, kasabada ya da şehrin kalabalığında her yerde aynı şeyi görüyordum: Gözleri boyanmış yöneticilerimiz, bu sinsi planları anlamak bir yana, yabancıların açtığı okulları bize “büyük lütuf” diye yutturuyordu. Yüzlerindeki o boş gururu hatırladıkça dişlerimi sıkıyorum hâlâ…
Ah, nasıl da kandırılmışlardı! Onların “lütuf” dedikleri, bizim en parlak yıldızlarımızı topraktan koparıp göğe savurmak, sonra kendi göklerinde parlatmaktan ibaretti. O yıldızlar artık bizim semamızı aydınlatmayacaktı.
Düşünün; memleketin en zeki çocukları… Bizim İsmail, kasabanın iftiharı Ahmet, ya da üniversitede parlayan Selim… Hepsi cazip burslarla, pırıl pırıl laboratuvarlarla, sınırsız imkânlarla cezbediliyordu. “İnsanlığa hizmet etsinler,” diyorlardı. Pişkin bir gülümsemeyle, o meşhur Batı kurnazlığını sergileyerek:
“Ha burada okumuş, ha orada! Önemli olan insanlığa katkı değil mi?”
Bu sözleri duyduğumda içimden haykırmak gelirdi: “Yok öyle yağma! Sizin insanlık dediğiniz, bizim beynimizi, emeğimizi sömürmekten başka bir şey değil!”
Yıllar geçti, gördük ki bu maske hiç değişmedi. Devletimiz hangi alanda üretmeye çalışsa, hangi taşın altına elini koysa birden önümüzde beliren görünmez bir el, yolumuzu kesiyordu. Ucuz krediler, aldatıcı anlaşmalar… Önce sattılar, sonra borçlandırdılar. Kendi elimizle kendi zincirimizi ördürdüler bize.
Başkentlerinde kırmızı halılar serdiler, şatafatlı sofralar kurdular. Gösteriş meraklısı, desinler budalası yöneticilerimiz o sofralarda gülücükler dağıtırken biz köyde kuru ekmeğe muhtaç kalıyorduk. Onlar koltuklarında yükselirken, memleketimiz batının pazarı olmaya doğru sürükleniyordu.
Bu bağımlılığın en acı tokadını Kıbrıs Harekâtı’nda yedik. Hâlâ kulaklarımda komutanların o öfkeli, çaresiz sesi: “Çıkartma yapacak gemimiz yok!”
Düşünün… Bin yıllık cihan imparatorlukları kurmuş bir millet, kendi topraklarında kendi kaderini tayin edeceği bir günde, denize sürecek gemi bulamıyor! Jetlerimiz, gemilerimiz, silahlarımız… Hepsi Amerikan malı. Üstelik onların yazılımlarıyla. O kara gün geldiğinde acı gerçek yüzümüze çarptı: Kendi uçaklarımız, kendi gemimizi düşman sanıp vurdu. İşte o an içimde bir şeyler koptu.
Bağımlılığın nasıl bir esaret olduğunu orada gördük. O geminin batışı, sadece denizin dibine giden bir çelik yığını değildi; gururumuz, özgürlüğümüz, bağımsızlığımız da yaralandı o gün.
Yıllar boyunca her girişimimiz, batının soğuk duvarına çarptı. Ambargolar, sabotajlar, tehditler… Ama hepsinden acısı, içerideki teslimiyetçi zihinlerdi. Kendi milletine güvenmeyen, kendi evladına inanmayan yöneticilerle nasıl özgür olabilirdik ki?
Şimdi düşünüyorum da, bizim kavgamız aslında hiç bitmedi. Dün topraklarımız için savaşıyorduk, bugünse zihnimiz ve emeğimiz için savaşıyoruz. Özgürlük, sadece sınırlarla ölçülmez; özgürlük, kendi ayaklarının üzerinde durabilmektir. Kendi gemini yapabildiğin, kendi uçağını uçurabildiğin, kendi yazılımını yazabildiğin gündür asıl bağımsızlık.
Ve ben, bütün bu acıların ardından şuna inanıyorum: Her karanlığın bir sabahı vardır. Milletimin damarlarındaki kan hâlâ sıcak, hâlâ bağımsızlık aşkıyla dolu. Yeter ki biz uyanalım ve zincirlerimizi kendi ellerimizle kıralım!
Anam ebeydi…
Öyle sıradan bir ebe değil, üç köyün çığlığını, acısını, sevincini, doğum sancılarını sırtlanan, adımlarıyla toprağın kaderini taşıyan bir kadın…
Sabahın ayazında evin kapısını sessizce çekerken elindeki eski, kahverengiye çalan deri çantası hep sarkaç gibi sallanırdı. Yıpranmış siyah ayakkabıları, her bir doğumda, her bir koşuşturmada biraz daha ezilir, ama anamın beli hiç bükülmezdi.
Yüzünde öyle bir sabır vardı ki…
Sanki yıllardır çektiği yükleri alnındaki çizgilerden değil de gözlerindeki ışıktan okurdun.
Bir doğum olurdu, kapının önünde toplanmış telaşlı akrabaların arasında anam belirirdi.
Biri, “Ebe ana, yetiş!” diye seslenirdi.
Anam çantasını kavrar, başını hafifçe sallardı:
“Allah’ın izniyle… Hadi bakalım.”
Her evin eşiğinde alnına bir ter damlası daha eklenirdi.
Ve ben, çocuk halimle, o damlaların her birinde üç köyün ağırlığını görürdüm.
Köyün canı tütündü.
Tütün bizim için hem ekmek hem kaderdi. Toprak, insanı kendine esir eder ya hani… İşte tütün öyleydi, vazgeçilmez, ama insafı da pek yok. Evde oturmak, özellikle tütün zamanı, ayıptı. Akrabaların işine gitmek, yardım etmek hem görgü kuralıydı hem mecburiyet.
Anam bazen, yorgunluğunu gizlemeye çalışarak, ellerini kalçalarına koyup söylenirdi:
“Her gün bir akrabamın tütününe koşacağıma, kendi tütünümü kendim yaparım vallahi! Daha iyi olur!”
Bunu söylerken gözlerinin kenarında beliren çizgiler hem öfkeyi hem de içten içe kabaran kararlılığı anlatırdı.
Oysa bilirdim…
O sözün içinde bir sitem değil, omuzlarına çöken dünyanın ağırlığı yatardı.
Tütün kalabalık aileleri severdi. Güneş doğmadan anam kalkardı. Ben de uykulu gözlerle onu izlerdim. Ocağın başında akşamdan mayaladığı hamuru yoğurur, elleri una bulandıkça alnındaki çizgiler daha da belirginleşirdi.
Bir taraftan ekmeği tavaya basar, bir taraftan çabucak saç örgüsünü düzeltir, başındaki yazmasını düğümler, “Gün doğmadan tarlada olacağız,” derdi.
Ben de payıma düşeni alırdım. Gözlerimi ovuşturarak, gece dizilen ipleri alır, salaşlığa taşırdım.
Ağırdır o vagonlar…
Küçücük ellerimle kaldırmaya çalışırken bazen devrilir, ipler kopardı.
O an kalbimin içi kızarırdı, gözlerim dolar, hıncımı yutardım. Ama anamın sesi kafamın bir köşesinde hep gür, hep buyurgan:
“Durmak yok oğlum! Durmak yok!”
Bu ses, bazen kulağımda değil de yüreğimin orta yerinde çınlardı.
İşimi bitirince koşar sobayı yakardım. Tavanın içindeki ekmekler kızardıkça kokusu bütün evi doldurur, kıpkırmızı yüzleriyle çocuk gibi bana bakarlardı. Üstlerine hafifçe su serperek yumuşatır, bezle sarar, kenara koyardım.
Patatesleri kızartır, biberleri atardım tavaya. Çayı demlerdim. Anam tarladan dönüp içeri girdiğinde yüzünde o tuhaf ifade olurdu:
Hem yorgun, hem huzurlu, hem de “Oğlum adam oluyor” der gibi bir bakış…
“Eline sağlık oğlum,” derdi.
Bu iki kelime beni tüm gün ayakta tutmaya yeterdi. Ama hayat bu ya… Küçük acılarıyla büyütür insanı. Bir gün sıcak demlik elimden kaydı, kaynar su bileğimin üzerinden aşağı akarken acı öyle bir yaktı ki… Sanki tüm çocukluğum bir anda soyulup alınmıştı.
Elim zonklaya zonklaya köyde gezdiğim günleri bilirim.
Anam önce kızmıştı:
“Oğlum, az dikkat et! Bir işi de sakince yap!”
Sonra birden sustu. Gözleri doldu. Yanıma çöktü, yavaşça ellerimi kendi avuçlarına aldı.
“Ah benim yavrum…” diye mırıldandı.
Kasabaya inip özel merhemler hazırlattı. Ellerimi özenle sardı. Sanki sadece yarayı değil, içimdeki çaresizliği de sarıyordu.
Tütün dizmek ağır işti. Genelde erkek çocukların yapacağı iş değildi. Ama anam buna hiç inanmazdı. Bazen dizlerinin dibine çöker, ipi çekip dizdiği tütünlere şöyle bir bakar, sonra bize dönerdi:
“Hiç kimseden geri kalmayın! Tütün sizi yormasın… Siz tütünü yorun!”
Bu söz, içime nakış gibi işlenmişti. Belim sızlasa da, ellerim zifirden simsiyah olsa da pes etmezdim. Bazen bağdaş kurup, bazen direğe yaslanarak dizmeye devam ederdim.
Ninem arka tarafta türkü söylerdi, içi yanık, sesi kederli:
“Dağlar dağlar, gölgen uzun… Sevenlerin yüreği hüzün…”
O türküler, çocukluğumun üstüne kapanmış birer şefkat yorganı gibiydi.
Ne zaman içim daralsa, ninem bir türkü söyler, sanki tütünün kokusuna karışıp yorgunluğumu alırdı.
İşte ben böyle büyüdüm…
Tütünün zifiri ellerimde, anamın sabrı gözümde, köyün rüzgârı saçımda… Her acıyı, her zorluğu, her türküyü içime çeke çeke…
Uyku… Ah, ne tatlıydı uyku!
O yıllarda, öğle güneşi çatıların üzerinden ağır ağır sızarken, yengemin göz kapakları da aynı ağırlığa yenik düşerdi. Tütün iğnesini tutan eli yavaşlar, başı hafifçe göğsüne doğru eğilirdi. Bir çıtırtı duysa gözlerini yarım aralar, iki yaprak dizip yeniden o tatlı, bulanık boşluğa bırakırdı kendini. Mağazanın içi loş olurdu, damdaki güvercinlerin kanat sesleri bile o uyuklamaya saygıyla yumuşardı.
İkindiye vardığımızda, dizdiğim tütünleri sepete doldurur, salaşlığın yolunu tutardım. Ellerim bazen titrerdi ama işimi ağır aksak da olsa tamamlardım. Yine de çocukluk damarımı tuttu mu kaçardım, derenin köpüklü kenarına sızar, yaşlı pelit ağacının kabuğunu avucumla yoklaya yoklaya tırmanırdım. O koca ağacın iki dalı arasında kendime bir “yuva” yapmıştım, rüzgâr uğuldar, su şırıldar, bulutlar ağır ağır göç ederken, dünya sırtımdan yükünü çekip alırdı. O anlar… Bir çocuğun tek mülkü olan hayal kadar özgürdü.
Ama gece çökünce her şey değişirdi.
Derenin sesi önce ninniydi, sonra karanlıkla birlikte vahşi bir uğultuya dönüşür, ağaçların yaprakları gecenin sırrını fısıldar, içime bir ürperti çökerdi. Ayaklarım titrer, gölgeler gözümde büyür, yalnızlık omuzlarıma çökerdi. Eve giden yolu buluncaya kadar kalbim çırpınır dururdu.
Ay ışığında yürürken kendi gölgem bile bana dost gibi gelirdi. Ara sıra arkamdan biri geliyormuş gibi bakar, sonra utanıp hızlanırdım. Şimdi geri dönüp bakınca… Hepsi bir kokuda birleşiyor: Tütünün keskin kokusu, derenin serin nefesi, ninemin türkülerindeki hüzün… Çocukluğumun en derin kısmını hâlâ taşıyan o kokular.
Bir gün, yaz sonunun gevrek güneşi evi altın gibi yıkarken, Güntülü anasıyla birlikte çıkageldi.
Hava tütün kokuyordu, toprağın sıcağıyla güneş birbirine karışmış, her şey sarı bir masalın içine girmiş gibiydi. Garajda oturmuş tütün diziyorduk. Ellerim, serin, pürüzlü yaprakların üzerinde gezinirken, kafamı her kaldırışımda gözlerim nedense Güntülü’ye takılıyordu.
O da arada başını çeviriyor, göz göze gelince çabucak gülümsüyordu.
O gülümsemeyi tarif etmek… Zor.
Sanki içimde bir şey kıpırdıyor, çocuk kalbime büyük gelen tuhaf bir sıcaklık yayılıyordu. Utanıyor, seviniyor, çekiniyor, bir yandan da o bakışın içine yeniden düşmek için can atıyordum. Elimdeki iğne titriyor, dudaklarımı ısırıyordum.
Anamın sesi arkamdan geldi:
“Oğlum, elma getir misafirlerimize.”
Sesinde anlaması zor bir sertlik, ama altında gizli bir sınav vardı sanki.
Fırladım dışarı. Evin önündeki elma ağacı güneşte ışıl ışıl parlıyordu, dallarındaki kırmızı elmalar sanki bana doğru uzanıyor, “En güzelimi al,” diye nazlanıyordu. En parlaklarını seçtim, avuçlarıma aldım. Kabuklarının serinliği içime bir sevinç doldurdu.
Güntülü’ye doğru döndüğümde, kalbim sanki göğsümde durmadan büyüyordu.
Elmayı uzattım. O da elini uzattı. Parmak uçlarımız birbirine değmeden, tam o ince çizgide durdu. Başını hafif eğip gülümsedi.
Ah, o gülümseme…
Bir anda yanağımın sıcakladığını, kulaklarımın yandığını hissettim. Gözlerimi kaçırdım, ama o an içime kazındı.
Misafirler gidince, ev birden benden hesap sormaya girişmiş gibi ağırlaştı. Anamın yüzünde beliren gölgeye bakmaya cesaretim bile yoktu. Kaşları çatılmış, dudaklarının kenarı çatal gibi keskinleşmişti. Bana yaklaştı.
“Oğlum… Sen ne yaptın?” diye fısıldadı.
“Ne yapmışım ki ana?” dedim, ama sesim kısılmış, yüreğim boğazıma tırmanmıştı.
“Niye ninenden topladığımız elmalardan vermedin? Ha şimdi baban gelirse ne olacak hâlin?”
Bir anda içimde bir korku büyüdü.
Babamın öfkesi…
Tütün gibi ağır, odun gibi sert. O hayali bile dizlerimi titretti.
Anamın tütün kokan elleri bana koca bir dağ gibi göründü. Panikle dışarı çıktım, elmaların bir kısmını ağacın dibine serpiştirdim. “Rüzgâr dökmüş” gibiydi, umudum buydu. Ne ter boşaldı benden o sırada… Avuç içlerime kadar soğuk ter.
Akşamüstü babam avlunun kapısında göründü. Gölgesi bile adamın suratındaki ciddiyeti taşırdı. Ben yutkundum, yüzümü yere eğdim. Anam hemen araya girdi:
“Rüzgâr, elmaları yere dökmüş bugün.”
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında ince bir gurur vardı.
Babam başını salladı. “Hıh,” deyip geçti. Ben o anda içimdeki zincirin kırıldığını hissettim, öyle bir oh çektim ki neredeyse yere çökecektim.
Anamın zekâsı beni yine kurtarmıştı. İçimde ona karşı hem minnet hem hayranlık kabardı.
Ama o günün korkusu…
O tatlı heyecan…
Güntülü’nün tebessümü…
Yıllar geçse de aklıma düşünce yanaklarımda yine o sıcaklık beliriyor. Çocukluğun o buruk, tatlı sızısı hâlâ içimde bir yerlerde usulca çalıyor.
O gün… O gün! Çocukluğumuzun en büyük meydan okumasına doğru yürürken içimdeki ateş hâlâ dün gibi yanıyor.
Tembeller Merasında, iri kıyım, kolu bacağı oturmuş yaşlılarla futbol maçı yapacaktık. Ama bu sıradan bir maç değildi, iddiası öyle büyüktü ki, daha sahaya varmadan midemizi burkan bir heyecan yaratıyordu: Kaybeden iki tepsi baklava alacaktı.
O yaşta baklava, altınla yarıştırılamazdı. Cennetten ufalanmış bir mucize, bir bayram armağanı, hayallerimizin şeker gözlü kahramanıydı. O yüzden bu maçın bizim için anlamı bambaşkaydı.
Sabah erkenden evden çıktığımda, kalbim sanki göğsümde çırpınan bir serçe olmuştu.
Arkadaşlarla meraya doğru yürürken kuru otların hışırdayan sesi kulağıma ritim tutuyor, güneş başımızın üzerinde çocukça hayallerimizi ısıtıyordu. Sıcak, üçgül otu kokusu vardı meranın, toprak, yaz, umut karışımı bir koku… İçimde yükselen cesaretle kendi kendime mırıldandım:
“Bugün onları yeneceğiz. Allah’ın izniyle yenmemiz lâzım!”
Dudaklarımda kararlı bir gülümseme vardı. Yumruklarımı sıkmıştım, yüreğim, bir toy Türk yiğidinin ilk meydanına çıkar gibi kabarıyordu.
Sahaya adım attığımızda manzara tam bir renk karmaşasıydı. Bizim takımda forma yoktu zaten, kimimizin üzerinde yırtık bir tişört, kimimizin omuzları yamalı bir gömlek… Bazılarının ayakları çıplak, toprağa her bastıklarında küçük bir toz bulutu kalkıyordu. Kimi kara lastikle gelmişti, kimi eski, solmuş bez ayakkabılarla…
Aramızda bir tek ben biraz talihliydim. Anam memur olduğundan bana yeni bir spor ayakkabısı almıştı. O ayakkabılar ayağımda değil de sanki içimde güç veriyordu. Ama hiçbirimiz diğerinden üstün değildi, hepimiz bir yumruk, bir nefes olmuştuk. Tek derdimiz kazanmak, tek arzumuz baklavayı hak etmekti.
Büyüklerse tam tersiydi.
Aralarında sanki gizli bir kibir, bir özgüven dolaşıyordu. Omuzları geniş, sesleri gür, ayakkabıları bizden kaliteliydi. Aralarında İsmail Ağca… Hilesi, kurnazlığı yüzünden okunuyordu. Ama biz çocuktuk, o bakışları okumak için erken yaşlardaydık.
Maç başladığında yüreğimde bir ateş yandı. Koşuyor, bağırıyor, topa her vuruşumuzda sanki göğe bir umut yolluyorduk. Dakikalar ilerledikçe biz açıldıkça açıldık. Öyle bir coşkuyla oynadık ki, daha ne olduğunu anlamadan skor 5-0 oldu.
Her golde sevinç çığlıklarımız merada yankılanıyor, kuşlar bile ürküp havalanıyordu.
Büyüklerin yüzü gerilmeye başladı, kaşlarını çatıyor, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı:
“Böyle giderse baklavalara elveda!”
“Ulen bu çocuklarda hiç acımak yok!”
Bizim kahkahalarımızsa gök kubbeye kadar tırmanıyordu.
Sonra bir şey oldu.
Oyunun rengi ansızın değişti.
Büyüklerden İsmail Ağca kaleye geçti.
Yüzünde sinsice bir tebessüm… Gözlerinde kurt kurnazı bir parıltı.
Biz o an anlamadık elbet, çocuk aklı, çoğu kötülüğü temiz zanneder.
Bir pozisyonda top ayağına geldi.
Topu eline aldı.
Hafifçe arkasına döndü.
Sonra, o anı hiç unutmam, elinde sakladığı ince bir çiviyi topa batırdı. Sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi bütün gücüyle topu bizim kaleye gönderdi.
Top havada uzun bir yay çizdi. Rüzgâr uğuldadı. Bir ıslık sesi kulağımızda çınladı.
Ve top yere düştüğü anda…
“Pot!”
Yere çöken bir umut gibi, sönmüş bir nefes gibi…
Olduğu yerde cansızca yatıyordu. Biz donup kaldık. Bir sessizlik çöktü. Sanki meranın bile nefesi kesildi. İçimizden biri kısık bir sesle fısıldadı:
“Şimdi ne olacak?”
Büyükler kahkahayı bastılar.
“Eee, getirin yeni topu da oynayalım!”
“Bu durumda baklavayı unutun!”
Ama bizim başımız öne düştü. Yedek topumuz yoktu. O devirde yedek top bulundurmak bir lüks değil, masal gibiydi. Omuzlarımız düştü, yüreğimiz öfkeyle değil, mahcup bir hüzünle doldu. Mecburen maçı tatil ettik.
Ve sonunda…
Kalbimiz kırılmıştı. O küçücük dünyamızda bu adaletsizlik bizi sarsmıştı.
Yine de…
Şimdi düşünüyorum da, o gün kaybettiğimiz baklava değilmiş.
Kazandığımız bir şey varmış:
Dostluğun tadı, birlikte mücadele etmenin gücü, yenilince bile gülmeyi bilmenin erdemi…
O maç, sadece bir futbol müsabakası değildi. Çocukluğumuzun tertemiz sularında bir dalga, saf hayallerimizde bir iz, içimde hâlâ esen o rüzgârın adıydı.
Ne zaman hatırlasam, gözlerim uzaklara bakıyor…
Ve Tembeller Merasının yaz kokusu yüzüme vuruyor.
Çocukluğumun o toprak kokan sokaklarında koşarken, yalınayak ayaklarımın altında ezilen her toprak zerresi sanki beni bağrına basardı. O sıcacık hissi bugün bile unutmam, sanki bütün köy, kollarını açmış bizi koruyan koca bir ana gibiydi.
Biz köy çocuklarıydık… Bayrağı, İstiklâl Marşı’nı, millî ve dinî değerleri büyüklerimiz ne öğretmişse o kadar bilirdik, ama bildiğimizi öyle sağlam, öyle içten severdik ki… O sevgi, suyu hiç kirlenmemiş bir pınar kadar berraktı.
Bayrak rüzgârda dalgalanınca içimde küçük bir fırtına kopardı. Boğazım düğümlenir, gözlerim bir anlığına nemlenirdi. Ezan sesi köyün üzerinde yükseldiğinde, olduğum yerde durur, gözlerimi kapatır, sanki rüzgâr bile susmuş gibi sadece onu dinlerdim. Hürriyet dediğin şey, bizim için tütün kokan topraklarımız kadar genişti. Köyümüz ne kadar küçükse, içimizdeki dünya o kadar büyüktü.
Ama kasaba…
Kasaba bambaşka bir âlemdi.
İlkokulu bitirip kasabaya okumaya gittiğim gün, ayaklarımın altındaki toprağın kokusunun bile değiştiğini hissettim. Havası daha serin, daha mesafeli, insanı uzaktan yoklayan bir yabancılık vardı her köşesinde. Sanki bir kapıdan geçip başka bir memlekete adım atmıştım.
Okulun kapısından içeri girer girmez yüzüme çarpan şey ise sessiz bir gerilimdi. Çocuk aklımla bile sezmiştim: Bu okulda herkes bir tarafın adamıydı.
Sağcılar bir yanda, solcular bir yanda…
Ortada kimse yoktu.
Gri yoktu.
Ya orada duracaktın ya burada. Daha çocuk yaşımızda, sanki bir kavganın tam ortasına bırakılmış gibiydik.
Sol görüş, yıllardır okullara kök salmıştı. Bu kökün kokusu koridorlardan sınıflara kadar sinmişti adeta. Bazı öğretmenler vardı ki yüzlerinde garip bir tebessüm taşırlar, ne tamamen gülüş, ne tamamen alay… Arada bir şeydi. Alçaltan, küçümseyen…
Bayrağı anlatsak yüzlerini buruştururlardı.
İstiklâl Marşı okunurken dudakları oynamazdı, başları dik durmazdı.
Vatan kelimesi ağızlarından çıkınca bile ses tonlarında soğuk bir tını olurdu.
Ezan sesini duyduklarında, sanki uzak bir şarkıymış gibi, ilgisizce başlarını başka tarafa çevirirlerdi. Namazdan söz edilse, yüzlerine ince bir tiksinti yerleşirdi. Bizim için kutsal olan ne varsa onların gözünde ya gereksiz ya da geri kalmışlıktı.
Bir keresinde, teneffüste yanımdan geçerken biri, dudaklarının kenarında beliren o kibirli gülümsemeyle şöyle fısıldamıştı:
“Bunlarla uğraşmayı bırakın çocuklar… Dünya değişiyor.”
Dünya belki değişiyordu, ama onların o değişim dediği şey, bizim içimizde bir yerleri çiziyordu.
Konuşmalarında hep bir sinsi zehir vardı. Komünizm propagandasını, bir anne ninnisi söyler gibi yumuşatarak anlatırlar, sözlerini öyle ustaca süslerlerdi ki, sanki küçük kalplerimize tohum eker gibi konuşurlardı. Biz ise o sözlerin nereye varacağını bilmeyecek kadar çocuktuk ama içimizde bir şey rahatsız olurdu yine de… Ruhumuzu tırmalayan bir diken gibi.
O yıllar…
Köyün masumiyetinden kasabanın keskin hatlarına savrulduğum günlerdi.
Bir yanda tütün kokan yuvamın huzuru, diğer yanda kasabanın ideoloji dumanıyla boğulan soğuk koridorları…
Ve ben…
İkisinin arasında sıkışmış, çocuk kalbini korumaya çalışan bir garip oğlandı sadece.

Cuma günleri, okulun avlusuna ayrı bir sessizlik çökerdi. Daha önce kimse karışmaz, isteyen namaza gider, isteyen sınıfta otururdu. Ama zaman değiştikçe, okulun havasında bir sertlik belirmeye başladı. Rüzgâr bile başka esiyordu sanki… Serin, ürperten, bir şeylerin yolunda gitmediğini fısıldayan bir rüzgâr.
İlk kıvılcım, müdür yardımcısının merdiven başındaki o meşhur sözüyle çaktı. Elleri her zamanki gibi arkasında kenetlendi, gözlüğünün üstünden bizi süzdü. Sözler ağızından değil de, kalbinde birikmiş eski bir kırgınlıktan dökülür gibiydi:
“Çağdaşsınız siz… Niye o geri kafalıların ardına takılıyorsunuz?”
Sınıf kapısının önünde donup kaldım. Sanki biri göğsüme görünmez bir taş bırakmıştı. İçimden bir şey kopup yere düştü, sesini kimse duymadı ama ben duydum. Çocuk yüreğime saplanan o sızı, yıllarca unutulmadı.
Yanımda duran Atilla kulağıma eğilip fısıldadı:
“Boş ver, sen yine de gidelim. Dedem hep der ki, ‘İnsan bildiği yoldan şaşmaz.’”
Onun gözlerinde teselli aradım, bulur gibi oldum ama yine de içimde bir öfke serpilmeye başladı. Sessiz, derinden ilerleyen, kimseye belli etmek istemediğim ama yüzüme sıcak sıcak vuran bir öfkeydi bu.
Biz ezanla büyümüştük…
Sabahın ayazında kaval sesine karışır gibi yükselen o çağrı, sanki evimizin eşiklerine bereket bırakırdı. O ses olmasa güne başlamayı bile bilemezdik. Şimdi aynı sesin gölgeler arasında yok edilmek istendiğini görmek, içimde tarif edemeyeceğim bir kırgınlığa dönüşüyordu.
Üstelik bunu yapanlar, bizim gibi bu toprakların insanıydı. Aynı çeşmeden su içmiş, aynı fırından ekmek almıştık. Onlara “düşman” diyemezdim, ama içlerinden bazıları, başka bir dünyanın rüzgârına kapılmış gibiydi. Yüzlerinde, sanki kendi halkına yabancılaşmış bir soğukluk olurdu. Bir öğretmen vardı meselâ, her sabah kravatını kusursuz bağlar, saçını yana tarardı. Konuşurken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir alay kıpırdanırdı.
Bir gün sınıfta, İstiklâl Marşı’nın anlamından bahsettiğimde, gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. “Bunlar eski dünyanın hikâyeleri,” dedi. Sesinde bir bıkkınlık yoktu… Daha çok, “Siz anlamazsınız,” diyen bir kabulleniş vardı.
İçimde bir fırtına koptu ama sustum. Dizlerimin üzerinde ellerimi sıkınca, eklemlerim beyaza döndü.
Kasabanın solcuları, köydekiler gibi değildi. Köyde solculuk, yoksulluğun içinden doğan bir dayanışmaydı, babam namazını kılar, anam sofra duasını okur, sonra komşularla harman yerinde memleket dertlerini konuşurlardı. İnançla kavga edilmezdi. Bizim solculuğumuzda hem dua vardı hem direnç. Hem emek vardı hem teslimiyet.
Ama kasabaya gelince… Başka bir yüz gördüm. Bambaşka bir solculuk. Daha keskin, daha sivri, kökünü başka yerlerden alan bir hal.
Bir gün sınıfın orta sırasında oturan uzun boylu, ince yapılı, gözlüklü bir genç, hep paçaları ütülü pantolon giyer, üstünde haki renk palto giyer, bana dönüp şöyle dedi:
“Bırak artık bu hurafeleri. Dünya değişti. İnsanlık ilerliyor.”
“İlerlemek dediğin nedir?” diye sordum, sesim titremesin diye yutkunarak.
“İlerlemek… Adetlerin çöpe atılmasıdır. Gökyüzüne değil, akla inanmak,” dedi. Sonra da dudaklarının kenarıyla küçücük, ama her şeyi anlatan o gülümsemeyi bıraktı.
Sanki dedemin mezarından bir rüzgâr esti o an yüzüme. Sarıkamış’ta donarak kalan askerleri düşündüm… Çanakkale’de toprağa karışan gençleri… Hepsinin dudaklarında son bir dua vardı. Bizim dünyamızda, inanç bir haritaydı, yolu bulduran bir pusula.
O gün hissettiğim şey öfke değildi sadece. Kırgınlıktı. Bir Türk çocuğunun yüreğine sığan, hem ağır hem temiz bir kırgınlık. Ve ben, daha çocuk yaşımda, kasabanın ikiye bölünmüş kaldırımlarında yürürken, içimden şu söz geçip gitti:
“Bir gün, neyin doğru olduğunu zaman gösterecek. Ama bugün… Bugün dimdik durmam gerek.”
1917’nin acısını ben görmedim ama büyük ninemin sesi hâlâ rüzgâr gibi uğuldar kulaklarımda. O yaşlı, ince yapılı kadın… Başörtüsünün uçları rüzgârda titrer, gözlerinin kenarındaki çizgiler sanki bütün Karadeniz’in fırtınasını içine çekmiş gibi dururdu. Bir kere anlatmaya görsün, o hikâyeler evimizin tavanında yankılanır, duvarlara siner, geceleri uykuma kadar karışırdı.
“Nereden bilirsin evladım,” derdi, avuçlarındaki damarlar belirginleşerek, “o yıllar gavur azmasının yıllarıydı… İnsan çığlığının göğe karıştığı, mazlumun feryadının yerde kaldığı yıllar…”
Dizinin dibine çöker, çocuk aklımla gözlerimi kocaman açar, anlatacaklarını beklerdim. Bir elini dizine vurur, başını hafifçe öne eğerdi.
“Bir sabah bastılar köyü… Evleri ateşe verdiler. İnsanları samanlıklara doldurdular. Kimi camiye sığınmıştı, kapıları kapatıp tutuşturdular. Biz… Biz canı nereye düşerse oraya kaçtık. Günlerce dağ taş dolaştık, muhacir olduk. Aç kaldık, susuz kaldık… Ama asıl korkunç olan neydi biliyor musun? İnsanlığın karardığı o andı.”
Bu sözleri duyduğumda içimde soğuk bir taş gibi oturan bir acı olurdu. Ben görmemiştim, ama sanki büyük ninemin gözlerinden akıp bana geçen bir korku mirası vardı. Her hece, her nefes, her duraklama… Yüz yıl önce yanıp kül olan bir dünyanın küllerini bugün dahi savururdu.
Ve bütün bu karanlığın ardından bir gün, ninem gözlerini uzaklara diker, sesi hafif ama gururlu bir tınıya bürünürdü:
“Sonra… Sonra bir ışık doğdu. Mustafa Kemal diye bir paşa çıktı ortaya. Adı düştü ortalığa, umut gibi yayıldı. Biz de duyardık, ‘Paşa Samsun’a çıkmış,’ derlerdi. O gün… O gün bütün köy bir oh çekti evladım.”
O “oh” sesi hâlâ içimde yankı bulur. Tüfeklerin, zulmün arasında bir adamın adı… Bir vatanın küllerinden doğduğu ana benzerdi.
Bizim için Atatürk, bir insan olmanın ötesindeydi. Bir yoldu, bir nefesti, bir dirilişti. Hürriyetin yüzüydü. Onu sevmek… Evet, bir tercihten öteydi. Bu topraklarda nefes alıyorsak, o nefesin hakkını vermekti.
Babam bir akşam sofrada çorbayı üflerken şöyle derdi:
“Biz borcumuzu ödeyemeyiz. Ancak evlat yetiştirir, yüreğimizi temiz tutarız.”
Anam başıyla onaylar, kaşığını kenara bırakırdı. Ben de bir çocuk olarak, içimde tarif edemediğim bir gurur taşırdım. Bayrağa bakınca gözlerimin dolmasının sebebi belki de bu mirastı.
Ama kasabada başka bir rüzgâr esiyordu. Serin, kirli bir rüzgâr. Sanki bu toprağın hikâyesini unutturmaya çalışan bir el vardı ortalarda. Solcu gençlerin bazıları, hepsi değil, Atatürk’ün adını bile kendi ideolojilerinin toprağına gömmeye çalışıyorlardı.
Bir gün okulun avlusunda uzun boylu bir genç yanıma yaklaştı. Üstünde koyu gri bir palto, boynunda solgun bir atkı… Gözleri hep bir şeylere öfkeli, dudakları gergindi.
“Atatürk,” dedi, “o da burjuvanın adamıydı. Halkı kandırdılar.”
Sanki bir yumruk yemiş gibi oldum. Bir an nefesimi tuttum. Sonra içimde bir ses, yavaş ama keskin bir tonda karşılık verdi:
“Sen bilmezsin,” dedim. “Bizim evde onun adı anılınca herkes saygıyla susar. Benim ninem onun adını duyunca gözlerinin yaşı silinirdi.”
Genç başını çevirdi, dudaklarında o meşhur küçümseme.
“Geçmişin masalları bunlar,” dedi.
O an, büyük ninemin anlatırken titreyen elleri geldi aklıma. Gözünün kenarında biriken o yaş… Dağ taş dolaşan muhacir kafilesi… Yanık köyler… Ve bir gün ufukta beliren umut…
Masal değildi. Kanla yazılmış bir kaderdi.
O gün anladım:
Bir milletin toprağını korumak yetmezmiş. Kalbini de korumak gerekirmiş. İnancını, hatırasını, kökünü…
Ve en önemlisi: ışığını.
İnsan ışığını kaybedince, geriye sadece küller kalırmış.
Biyoloji öğretmenimiz o sabah sınıfa girdiğinde, sanki kapıyla birlikte soğuk bir rüzgâr da içeri girmişti. Adamın yüzünde hep o tanıdık ifade vardı: Mesafeyle karışık bir küçümseme… Yürürken adımlarının sesi bile sanki “Siz daha hiçbir şey bilmiyorsunuz,” der gibi tınlardı. Koyu renk gömleği, kemerine asılı anahtarın hafif şıngırtıları, kalın kaşlarının altında sürekli birilerini tartan o bakış… Bütün sınıf diken üstündeydi.
Sıraların arasında dolaşırken hepimize tek tek göz attı. Sanki içimizdeki en küçük tereddüdü, en gizli fikri bile okuyabilecekmiş gibi dururdu. Masanın başına geldi, yoklama defterini bırakırken tebeşir tozu havada ince bir bulut olup dağıldı. Ardından gözlüklerinin üzerinden sınıfa baktı.
“Bu yılki yıllık ödeviniz…” dedi, sesi duvarda yankılandı, “…Darwin’in Evrim Teorisi.”
Sanki biri içimde ince bir teli çekti, kopardı. Bir an nefesim kesildi. Kalbim, göğsümde sıkışmış bir kuş gibi çırpındı durdu. Darwin’in adını görmüştüm daha önce, amcamın mektupla eğitim kitaplarında rastlamıştım. Ama kitaplarda geçmek başka, kalbine sinmesi başka bir şeydi. Bizim dünyamız… Bizim inandığımız kökler… Bizim anladığımız insan… Maymundan gelmezdi.
Sokakta yürürken yüzüme çarpan rüzgâr gibi bir yabancılık hissettim o anda.
Ders bitti, okul dağıldı. Akşamın kızıllığı kasabanın evlerinin duvarlarına vururken, ben köy yoluna düşmüş, toprağa alışılmıştan daha sert basıyordum. Her adım, içimdeki çatışmayı daha çok kabartıyordu. Gökte turnalar geçiyor, toprak ıslak kokusunu salıyordu, ama ben onları görecek hâlde değildim.
“Bu ödevden kaçış yok,” dedim kendi kendime. “Ama içimden geleni nasıl susturacağım?”
Köye varınca amcamın kitaplarını çıkardım; sayfalarını çevirirken parmaklarım bile huysuz bir gerginlik taşıyordu. Sayfa kenarlarına not düştüm, satır aralarına açıklamalar ekledim. Ödevime özen gösterdim, çünkü çalışmak bizim için hem terbiyeydi hem onurdu. Ama her kelimeyi yazarken içim acıdı. Sanki kalbimin bir yanı “Hayır,” diye bağırıyor, ama kalemin ucu “Mesleğini seven bir öğrencisin, yazmak zorundasın,” diye fısıldıyordu.
Ödevlerin değerlendirileceği gün, sınıfta tuhaf bir sessizlik vardı. Sanki herkesin içinden bir parça sökülmüş gibi. Elinde kâğıt destesiyle içeri giren öğretmen, her ismi okuduğunda dudaklarının kenarında bir gölge beliriyor, düşük notları söylemekten tuhaf bir haz alıyordu.
Kalbim, göğsümde taşkın bir dere gibi akıyordu.
Sonunda adımı okudu:
“İçinizden biri güzel hazırlanmış…”
“…Cengiz!”
Bütün sınıf bana döndü. Yutkundum, ellerim terden kaydı.
Sanki oturduğum yer küçüldü, ben büyüdüm. Sıcak bir dalga yüzüme vurdu. Öğretmen ağır adımlarla yanıma geldi. Kâğıdı elinde salladı, gözlüklerinin üzerinden bana baktı.
“İnsanların maymundan türediğini de belirttin, değil mi?”
Zaman durdu.
Sınıfın duvarları üstüme geldi sanki. Pencereden süzülen ışık bile kımıldamadı. İçimde bir yerden, çok uzaklardan bir ses yükseldi: Büyük ninemin anlatıları… Çanakkale’de toprağa düşenlerin hatırası… Köy mezarlığının sessizliği… Dedelerimin hayali, elimi omzuma koyuyor gibiydi.
“Doğruyu söyle evlat,” diye fısıldadılar bana.
Ama karşımdaki adamın bakışları…
O gurur kıran ifade…
O “sana haddini bildirebilirim” diyen gözler…
Bir an, boğazım sıkıldı. Sesim duyulmayacak kadar inceldi.
“E… Evet hocam,” dedim.
Kelimeler ağzımdan çıkarken, sanki benden kopup yere düştü. Kendimi tanıyamadım.
Öğretmen memnuniyetle başını salladı. Kâğıdı sıramın üzerine bıraktı.
“On üzerinden yedi.”
Sınıftan hafif bir uğultu yükseldi. Bazıları kıskandı, bazıları şaşırdı. Ama ben… Ben ne sevindim ne rahatladım. Notu gördüğüm an, içimde bir burukluk, kalbime asılı bir ağırlık gibi çöktü. O gün akşam eve dönerken, ayak izlerimin arkasında sadece toz değil, bir utanç izi de kalıyordu sanki. Kendi vicdanımdan gizli gizli kaçıyormuşum gibi.
O gün öğrendim: Kişi bazen kitaplardan değil, kendi yalanından yara alırmış.
Ve bazı yaralar, notla değil, cesaretle iyileşirmiş.
Okulun avlusuna her sabah aynı serinlik çökerdi, duvarların gölgesinde, demir kapının paslı halkasında takılı kalan bir rüzgâr gibi ürpertirdi beni. İçimde, büyüklerimin anlattığı fırtınalı yılların tortusu vardı hâlâ. O yüzden midir bilmem, bazı bakışlara, bazı sözlere karşı hep tetikteydim.
Solcu öğretmenler… Onlardan bahsedildiğinde okulda bir fısıltı yürürdü, kimse açıkça bir şey söylemez ama herkes bir şey biliyormuş gibi susardı. Benim içinse hepsi daha çok birer masalın içindeki gölgelere benzerdi: Tam seçemediğim, ama seçtikçe ürktüğüm gölgeler.
Bir gün sınıfta, gözlüklü olan, adını bile anmak istemediğim öğretmen beni tahtaya kaldırmış, çözdüğüm problemi överken yüzüme öyle bir dikkatle bakmıştı ki, kalbim tedirgin bir kuş gibi çırpınmaya başlamıştı.
“Sen zeki çocuksun,” demişti. “Okuldan sonra konuşalım biraz.…”
Sesi yumuşaktı ama içinde başka bir şey vardı sanki… Gizleyemediği bir ısrar, bir çekiş.
Köşedeki sırada oturan arkadaşım Kurtbey, yanağıma eğilip fısıldamıştı:
“Gitme,” dedi. “Gidenler değişiyor.”
Bu söz, o yaşta yüreğime bıçak gibi saplanmıştı.
Okulda dolaşan söylentiler kulaktan kulağa başka hâllere bürünürdü. Kimi derdi ki öğretmenler, çalışkan öğrencileri evlerine davet eder, saatler süren sohbetlerde dünyanın dertlerinden, adaletin suretinden söz ederlermiş. Bazısı, “Sözleri tatlıdır ama kalbe sızar,” diye uyarırdı.
Bir de başka hikâyeler anlatılırdı, benim hiçbir zaman kendi gözümle görmediğim, yalnızca genç bir zihnin belirsizlikle yoğrulmuş korkularıyla büyüttüğü hikâyeler… “Evler sıcak olurmuş,” derlerdi. “Öğretmenin eşi güzelmiş, zarif giyinir, gelen gençlere gülümsermiş. Masada kadehler olurmuş, kokusu insanın başını döndürürmüş.”
Bütün bunlar gerçekte ne kadar doğruydu, ne kadarı bizim okulun tedirgin ruhunun süslediği söylentilerdi, bugün bile bilmiyorum. Ama o zamanlar… O zamanlar, köyden kasabaya okumaya gelmiş bir çocuğun aklı kolay karışırdı işte.
Arkadaşlarımın bazıları o evlere gitti. Ertesi gün bakışlarındaki o değişik parıltıyı fark ederdim, sanki içlerindeki bir düğüm çözülmüş, ama başka bir düğüm atılmış gibiydi.
“Dün akşam düşündüm de…” diye başlarlardı söze, ama cümleleri hiçbir zaman eskisi gibi bitmezdi. Bayrağa bakışları, sabah törenlerindeki duruşları, defterlerine çizdikleri hayaller… Hepsi başka bir renge bürünürdü, adı konulamayan bir renge.
Ben gitmedim. İçimdeki ürperti beni her seferinde geri çekti. Ninemin, “Ruhunu koru evlat, herkes ekmek çalmak istemez ama ruhunu isteyen çok olur,” diyen sesi gelir dururdu kulaklarıma.
Öğretmen o akşam da ısrar etti:
“Gel,” dedi, “Bu konuşmalar sana iyi gelecek. Ufkun açılsın.”
Başımı eğip, “Anam bekler,” dedim. Uydurdum belki, ama inanmış görünüyordum. Ayağa kalktı, gözlüğünün arkasından beni süzdü.
“Sen bilirsin,” diye mırıldandı. “Ama insan her zaman bu kadar şanslı olmaz.”
Şans… Belki de şanstı gerçekten gitmemek. Belki de sadece korkaktım. Bilemiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: O günlerde, genç bir yüreğin en küçük sarsıntısı bile dünyayı değiştirecekmiş gibi görünürdü insana. Dönemin havası ağırdı, fikirler ateşliydi, herkes bir yana çekiştiriyordu genç insanları.
Arkadaşlarımın çoğu o fırtınaya kapılıp gitti. Ben kıyıda durup izledim. Kaybolan bakışlarını, değişen sözlerini, aramıza çöken bu sessizliği… Bir milletin kaderi nasıl kırılırsa, dostluklar da öyle kırılıyordu işte.
Ve ben, hâlâ o yılların rüzgârını içimde duyarım, gençliği, korkuyu, merakı, kaygıyı birbirine karıştıran o keskin kokuyu…
Ülkücüler… Onları ilk gördüğüm günü hâlâ unutmam. Okulun tozlu yolunda yürürlerken adımlarında bir sertlik, omuzlarında bir gurur olurdu. Gözlerinde öyle bir ışıltı yanardı ki, insan bir anlığına kendini daha güçlü hissederdi. Sanki o ışık, bozkırın ortasında yüzyıllardır yanmayı bekleyen bir kıvılcımın çocuksu hâliydi.
Gözlerinde öyle bir ışık olurdu ki, insan bakınca yüreğine cesaret dolardı. Ay yıldızlı bayrağa sevdaları bir başka, İstiklal Marşı’na hürmetleri bir başka… Onların gözünde bu değerler, dedelerimizden bize bırakılmış kutsal bir emanet gibiydi. Eline alanın öpüp başına koyması gereken bir miras… Ve o mirasa laf söyletmek mi? Asla! Onların ay yıldızlı bayrağa olan sevdası, İstiklal Marşı okunurken gözlerinde beliren o saygı… Bunları anlatmak kolay değil, bir emaneti, dededen toruna geçen bir yemin gibi taşırlardı içlerinde. Bir kez daha anlardım: Bizden önce yaşayanların gölgesi, onların duruşunda hâlâ yaşıyordu. Her biri, vatanın ve inancın bekçisi olacağına kendi kendine yemin etmiş gibiydi.
Amcam da onlardandı. Ama o hiçbir zaman bağırıp çağırmaz, slogan atmazdı. Sessizdi, ağırdı, düşünceliydi. Odanın köşesinde çayını içerken bile bir dağ gibi dururdu. Üzerinde hep aynı koyu renk ceket, yakası ütülü gömlek… Gözleri başka bakardı, sanki uzak bir yerlerden, kimsenin bilmediği anılardan haber taşırdı.
Bir akşam bana seslenmişti:
“Gel,” dedi, “şu sobanın başına otur.”
Yanına çömeldim. Çayından bir yudum alıp kısık sesle ekledi:
“Bizim işimiz kalabalıkta bağırmak değil. Adam olan, önce kendi içindeki korkuyu yener.”
O söz içime işledi. Ne demek istediğini tam anlamadım ama sesindeki titizlik, kalbimde yankılandı.
Babam ise Cumhuriyet Halk Partiliydi. Seçim zamanı geldi mi, milletvekili adayının arkasına takılır, köy köy dolaşırdı. Elektrik yoktu o zamanlar, akşam olunca ev, tüplü lüks lambasının titrek ışığıyla aydınlanırdı. O sarımtırak ışıkta babamın yüzüne bakardım bazen… Kaşları çatık, gözleri pırıl pırıldı. Siyaset, onun için sadece bir fikir değil, nefes almak gibiydi.
Resim kabiliyetim vardı o yıllarda. Belki de bana amcamdan mirastı. Bir gün, tüpün üzerine, büyük bir özenle Ecevit’in resmini çizdim. O anı hâlâ hatırlıyorum… Kalemim titriyor, kalbim hızlı atıyordu. Resim bitince anam babama gösterdi. Babam gözlerini hafifçe yukarı itti, dikkatle baktı, sonra yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi:
“Aferin,” dedi.
O an dünyalar benim oldu. Babamın onayı… O benim çocukluk kahramanımdı. Onun bir “aferini, bütün köyün alkışından değerliydi benim için. Dünyanın bütün ışıkları bana dönmüş gibi hissettim. Babamın tek kelimesi, bütün bir hayatın yükünü hafifletmişti sanki. İçimden, “Keşke hep böyle baksaydı bana,” diye geçirdim.
Okuldaki solcuların taşkınlıklarını gördükçe içim kabarıyordu. O öfkeyi eve taşır, anneme anlatırdım:
“Anne, biliyor musun, bugün yine bayrağa laf ettiler!”
Bazen de büyüklerin yanına oturur, gördüklerimi heyecanla anlatmaya çalışırdım. Ama babamın kaşları birden çatılır, yüzü kararırdı.
“Sus! Konuşma! Siyasete karışma!”
“Ama…”
“Ders çalış! Ders!”
Sesi öyle sert çıkardı ki, kelimeler boğazıma düğümlenirdi. İçimde fırtınalar koparken dışarıdan sessiz görünmek ne zor bir şeydi! O anlarda odama koşar, yastığa başımı gömerdim. “Beni kimse anlamıyor,” diye mırıldanırdım kendi kendime.
Ve ben o yıllarda, hem babamı kırmamaya çalışan bir çocuk, hem amcamın duruşundan etkilenmiş bir genç, hem de okulun ideolojik fırtınasında savrulmamak için çırpınan ince bir dal gibiydim.
Her şey önümde kocaman bir dünya gibi duruyor, ama hiçbiri elime sığmıyordu.
Lise ikinci sınıftaydım… İnce yapılı, omuzları hep biraz düşük, gözleri hep bir şeylerden çekinen o çocuktum ben. Sanki her adımım yanlış olacak, her nefesim fazla gelecekmiş gibi bir korku taşırdım üzerimde. Ayakkabılarımın bağcıkları bile sessiz çözülsün isterdim, kimse duymasın diye. Ama bütün bu sessizliğin altında, göğsümün tam ortasında, kimsenin fark edemediği bir kıvılcım gizlenirdi… Minicik ama ısrarla yanan bir ateş.
Bazen anama dökülürdüm.
“Öyle değil ana… Siz görmüyorsunuz!” derdim.
Sesim titrer, nefesim kesilir gibi olurdu. Annem o beyaz yazmasını düzeltir, gözlerime bakardı ama içimdeki o gömülü gücü anlatamazdım. Kelimelerim düğümlenir, dudaklarım yarım kalırdı.
Bir gün coğrafya dersinde, öğretmen anlatıyordu. Sınıfın havası ağırdı, sobanın kokusu, tebeşir tozu, pencereden sızan puslu kış ışığı… Herkes kendi içine kapanmış gibiydi. Tam o sırada öğretmen, elindeki kitabı hafifçe kapatıp sınıfı süzdü.
“Bugünkü konuyu kim anlatmak ister?” dedi.
Kalbim, göğsümün içinde kuş gibi çırpındı. Ellerim terledi, sıramın kenarına kadar sıktım. Dizlerimde hafif bir titreme… Kaçmakla ayağa kalkmak arasında sıkışıp kalmıştım.
Ama işte o an… İçimdeki o gizli kıvılcım birden büyüdü. Sanki biri göğsüme görünmeyen bir el koydu, “Hadi,” dedi, “zamanı geldi.”
Bir anda elim kalktı.
Sınıf dönüp bana baktı. Kiminin gözlerinde şaşkınlık, kimininkinde hafif bir alay, kimindeyse merak vardı.
Öğretmen gözlüklerinin üzerinden bana bakıp gülümsedi.
“Anlat bakalım,” dedi, “görelim.”
Ayağa kalktığım anda dizlerim sanki pamuktandı. Sınıfın önüne yürüdüm, adımlarımın sesi bile kulaklarımda çınladı. Tahtanın önüne geçtiğimde derin bir nefes aldım. İlk kelimelerim cılız çıktı:
“Coğrafya… Yani… Bugün işleyeceğimiz konu…”
Sonra… Sonra bir şey oldu. Kelimeler yol buldu. Sesim açıldı, anlatırken ellerim hareketlendi, konunun içinde kayboldum. Öğretmenin gözleri parladı, sınıfın merakı artınca içimdeki ateş daha da büyüdü. Sanki yıllardır susmuş bir nehir, yatağını bulmuş gibi akıyordum.
Dersin sonunda öğretmen kitabını kapatıp bana döndü.
“Aferin,” dedi yumuşak bir sesle. “Güzel çalışmışsın. Böyle devam et.”
Sanki gökyüzü birden açılmıştı. Sıcaklık yüzüme yayıldı.
Sonra sınıfa dönüp sordu:
“Arkadaşınıza kaç verelim?”
Bir anda sesler patladı:
“On!”
“Dokuz!”
“Sekiiiz!”
“On ver hocam, on!”
Öğretmen tebessüm etti.
“Sekiz,” dedi, “sekiz iyidir.”
Normalde belki üzülürdüm, ama o sekiz… O sekiz, benim için bir dağın zirvesine dikilmiş bayrak gibi gurur vericiydi. Sanki bütün okulun alkışını duymuşum gibi hissettim. İlk kez, içimdeki korkunun zinciri kırılmıştı.
O günden sonra derse girer girmez elim havadaydı. Öğretmen bile şaşırıyordu:
“Cengiz, yine sen mi?” diye sorardı gülerek.
Kısa sürede, sınıftaki iki kız, zeki, çalışkan, her derste gözleri parlayan o iki rakibim, bana meydan okur gibi bakmaya başlamışlardı. Kâh sorulara benden önce atılır, kâh tahtaya benden önce çıkmak için yarışırlardı.
Ve ben… O utangaç, içine kapanık çocuk…
O yıl, kendi içimde filizlenen cesaretin sesini ilk kez gerçekten duymuştum.
Evimizin mutfağı… Ama mutfak demek eksik kalırdı, orası bizim yuvamızın kalbiydi. Hem oturma odasıydı, hem kışın sıcaklığın toplandığı yer, hem yaz akşamlarında serinliğin saklandığı köşe… Küçük, mütevazı, ama insanı içine çeken, toprağın bile unutamayacağı bir sıcaklığı vardı. O duvarların arasında kavga sesleri değil, çay kaşığı tıngırtıları, dua mırıltıları, tandır ekmeğinin kokusu dolaşırdı.
Akşam yemeğini yedikten sonra babam her zamanki gibi divana uzanırdı. Gövdesi yorgunluktan ağırlaşır, bir süre sonra horlaması başlardı. O horultu var ya… Evin sessizliğine sinmiş eski bir ninni gibiydi. Ritmi bile tanıdıktı, başını yastığa koyduğu anda “hır-rıııh” diye başlayan o ses, sanki çocukluğumdan beri evin tavanında asılı dururdu.
Ben ise gaz lambasının solgun ışığında kitap okumaya alışmıştım. Lambanın camındaki titrek alev, duvarda uzun gölgeler çizer, o gölgeler bazen bir dağa, bazen bir bozkurda kişneyen ata dönüşürdü hayalimde. Dünya küçük mutfakta değil de uzak bozkırlarda dönüyor sanırdım.
O gece elimde Hüseyin Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü vardı. Sırtımı soğuk duvara yaslamış, sayfaların içinde at koşturuyordum. Kelimeler gözümde mızrak gibi ışıldıyor, Ötüken’in rüzgârı yüzümü yalıyor sanıyordum. Atların nal sesleri, savaş naraları… Hepsi lambanın titrek ışığında canlanıyordu.
Annem bulaşıkları yıkayıp bitirdi. Ellerini önlüğüne kuruladı, yavaşça yanıma geldi. O adımlar… Sessiz, tereddütlü, şefkatle dolu. Sanki bir kuşun tedirgin kanat çırpışı gibi… Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde hem merak hem de bana has o derin sevgi vardı.
“Dersin yok mu senin?” dedi alçak bir sesle. “Ne okuyorsun böyle?”
Yanıma oturdu, ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Ellerinin üstündeki damarlar belirgindi, yılların yorgunluğunu gizlemeyen ellerdi bunlar. Ben gözümü kitaptan ayırmadan ama dudaklarımda hafif bir gülümsemeyle cevap verdim:
“Bozkurtların Ölümü… Çok güzel. Türklerin yüzyıllar önce yaşadığı felaketleri anlatıyor.”
Anam bir şey demedi, sadece baktı. Gaz lambasının titrek ışığı yüzündeki çizgileri daha da derinleştiriyor, her bir çizgi yılların emeğini, hayatın yükünü, bizlere verdiği ömrü anlatıyordu. Onun yanında oturmak bile insana huzur verirdi. Sanki bütün fırtınalar durur, dünya bir anlığına susardı.
Ben parmaklarımı yeni terleyen bıyıklarıma götürdüm, olmayan bıyıklarımı kıvırdım. Hevesli bir gençliğin alâmeti… Atsız’ın kahramanlarıyla birlikte at koşturuyordum sanki yüreğimde çarpan kan hem bugünün hem geçmişin sesiydi.
O an anamın sesi, hayalin o büyülü dünyasını bir anda yarıp geçti:
“Bırak Türklerin başına gelenleri… Niye ders çalışmıyorsun?”
Başımı ağır ağır kaldırdım. Anamın gözlerine baktım… İçimdeki sarsıntı dudaklarıma da vurdu. Yavaş ama derinden konuştuğumu hissettim:
“Tuhaf… Bugün yaşadıklarımız, o günlere o kadar benziyor…”
Bu söz odadaki havayı bir anda değiştirdi. Sobanın çıtırtısı bile durdu sanki. Anamın kaşları hafifçe çatıldı. Gözlerinde korku değil… Merak vardı. Bir şeylerin farkına varmıştı. İçimdeki ateşi görmüştü.
Ben derin bir nefes aldım. O nefes, ciğerimden değil, ta yüreğimin diplerinden kopup geldi. Sonra kelimeler döküldü dudaklarımdan, suyun taşan çığlığı gibi:
“Ana… Ben ülkücü olmaya karar verdim.”
Bu cümle… O küçük mutfağın duvarlarına bile çarpıp yankılandı sanki. Gaz lambasının alevi bile titredi, gölgeler bir an durdu.
Anamın yüzüne baktım, hem korku vardı o bakışta, hem gurur. Dudaklarını ısırdı, gözlerini benden ayırmadı. Sanki her kelimemi tartıyor, yüreğinde çeviriyor, evladıyla kader arasında ince bir çizgide duruyordu.
Evimizin o dar, yüksek tavanlı mutfağında sözlerim bir çakmaktaşı gibi kıvılcım saçıyordu. Gaz lambasının cılız ışığı yüzüme vurdukça, sanki içimdeki öfke daha da belirginleşiyor, gölgem bile benimle birlikte kabarıyordu. Anam, o ince örgülü yün hırkasına sarılmış hâliyle karşımda oturuyor, yüreğinden kopup gelen dualarıyla beni sessizce dinliyordu. Ben konuştukça dudaklarının kenarında titreyen o endişe, o ana yüreğinin kırılgan çizgisi derinleşiyordu.
“Okulda gördüklerimi anlatsam inanamazsın ana,” dedim, sesim bozkır rüzgârı gibi bir yükselip bir alçalan bir coşkuyla. “Milletimize düşman fikirler doluşmuş zihinlere… Dinsiz, vatansız laflarla çocukların yüreklerini bulandırıyorlar. Bir bakıyorsun, yüzleri solmuş, gözlerindeki ışık sönmüş. Ama biz… Buna izin vermeyeceğiz!”
Anamın başı hafifçe öne eğildi, sanki boynu yılların yükünü taşıyormuş gibi. Bir şey demedi, ama gözlerinden geçen o ince titrek ışık… İşte o, dilindeki bütün sözlerin yerine geçiyordu. Sanki içinden “Allah yardımcın olsun evladım” diyen bir fısıltı yayılıyordu bana.
Nefesimi toparladım, yüreğim güm güm vururken son sözümü koydum ortaya,
“İşte ana… Ne yapacağımı söyledim sana. Karşı çıkma. Bu yol, benim yolum!”
Sözlerim odanın havasını bile ağırlaştırdı, duvarlar sessizce üzerimize çökmüş gibiydi. Bir anda mutfağın bütün sıcaklığı, yerini gerilmiş bir bekleyişe bıraktı. Anamın gözleri doldu, bakışları yüreğimin içine bir hançer gibi saplanıyordu. Dudakları titredi, sonunda o çok tanıdığım, iç burkan sesiyle konuştu:
“Oğlum… Keşke bana hiç söylemeseydin. Ana yüreği bu… Başına bir şey gelmesinden korkuyorum.”
Sözleri beni olduğum yerde durdurdu. İçimde özgürlüğün, inancın, öfkenin dalgaları birbirine çarpıyordu ama baktım… Karşımda benim için ömrünü tüketmiş bu kadın, iki büklüm oturuyordu. Yüreğimdeki fırtına bir anda buruklaştı. Sesimi yumuşattım, sanki onu incitmemek için kelimeleri parmak uçlarımla tutuyormuş gibi:
“Korkma ana… Canını sıkacak bir şey yapmam. Söz.”
Ama o yine de o inatçı, o kırılgan ana bakışıyla kaşlarını çattı. “Dikkatli ol bari… Sakın söylediklerin babanın kulağına gitmesin. O duyarsa… Bilirim, öfkelenir.”
Tam o anda, divanda uyuyan babamdan hafif bir öksürük sesi geldi. İkimiz de irkildik, sanki yer sallanmış gibi bir anda doğruldum. Babam gözlerini aralar gibi oldu ama sonra tekrar derin uykuya gömüldü. Gaz lambasının ışığında yüzüne baktım, alnındaki ter damlası, yaşadığımız bütün zorlukların bir imzası gibiydi.
“Sesini alçalt,” dedi anam, parmağını dudağına götürerek. Fısıltısında korku vardı ama… İçinde başka bir şey daha, gurur. İncecik, belli belirsiz… Ama orada duruyordu.
O an anladım ki, anamın korkusu sadece bana değil, bizi ayakta tutan o kırılgan aile huzuruna dairdi. Yine de içimde yanan ateşi söndürmek artık mümkün değildi. O ateş, bir kere tutuşmuştu, beni koca bir yolun içine çağırıyordu.
Ve biliyordum… O gece annemin bakışlarında bir şey değişmişti. Korkunun yanına, derinden gelen bir gurur ışığı eklenmişti.
Artık bu yolda yalnız değildim.
Anamın sessiz duaları, adımlarımın gölgesine karışmıştı bile.


Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL