Anılarım hafızamda silikleşmeden aklımın köşesinde saklı olanları yazmak istiyordum. Ancak yazarsam o anları tekrar yaşayabileceğime inanıyordum. Anılarımı sonsuza dek saklamak istiyordum.
Çalkantıl...
Dedem bu dünyadan ayrıldığında, ben daha kırk günlükmüşüm. Ne bir sesini duymuşum, ne de kokusunu içime çekmişim… Ama sonra yıllar içinde anladım ki, insan bazı yoklukları doğduğu günden taşır yüreğinde. Anam anlatırdı hep; “Sen, oğlum,” derdi, “bir cuma gecesi, ay ışığının köyün çatılarına süt gibi döküldüğü vakit geldin dünyaya.” O gece rüzgâr hafif esmiş, köyün horozları bile susmuş. Babam ise kasabadan aldığı o rengârenk, göz kamaştıran tahta beşiği omzuna vurmuş, Adalar yolundan köye doğru deli bir sevinçle yürümüş. Yolda karşısına çıkanlara, “Ben baba oldum!” diye haykırmış. Omzundaki beşik, yalnızca bir beşik değilmiş; anama olan aşkının, bana olan umudunun tahtadan bir yemin hâliydi. Ama baba tarafındaki dedem… O, koca bir kaya gibiydi. İçinde ne bahar açardı ne bir çiçek tomurcuklanırdı. Babamın anamla evliliğine razı olmadı hiçbir zaman. Ben doğunca belki bir an durur, “Torunum geldi,” der sanmışlar. Ama yok… Yüzyıllık bir ceviz ağacı gibi, köküne işlemiş bir kırgınlığı vardı. Benim gelişim bile o donmuş yüreğe sıcaklık verememiş. O evde beni asıl büyüten, ruhumu asıl yoğuran ise büyük ninemdi. Ah o güzel yüzlü, pamuk elleriyle dünyamı yumuşatan kadın… “Sana ben baktım evlat,” diye anlatırdı sonrasında, “Sen daha avuç içi kadarken kokunu içime çeker, seni sallar, seni ninniyle uyutur, seni sırtımda bütün köyü dolaştırırdım.” Gerçekten de öyleydi. Onun geniş eteklerinin altı benim gizli sığınağımdı. Yaramazlık ettiğim günlerde, dedemin bakışından kaçıp büyük ninemin arkasına saklanırdım. Eteklerinden tutup yüzümü oraya gömerdim; pamuk gibi kokardı. O beni dizine oturtur, saçımı okşar, “Korkma,” derdi. “Ben varken kimse sana dokunamaz.” Gözlerinde öyle bir sevgi vardı ki… Dedemin soğukluğunu, evdeki kavgaları, anamdaki hüznü unutturan bir denizdi o gözler. Ben o denizin kıyısında büyüdüm. Sonra bir gün, takvimler 1965’in sonbaharını gösterirken, dünya birden durdu. Rüzgârların sesinde bir ağıt vardı, yapraklar sararmış, toprağın kokusu ağırlaşmıştı. Evimizin alt katındaki şömineli odanın kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde, çakmak taşından örülmüş duvarların soğukluğu yüzüme vurdu. Büyük ninem… O koca yürekli kadın… Artık başını kaldırmadan yatıyordu. Sanki zaman onu yatağa zincirlemişti. Üzerine bembeyaz bir çarşaf sermişlerdi. O çarşaf, sanki bir kefen değil de çocukluğumun üstüne örtülen bir perde gibiydi. Yanına sessizce yaklaştım. Nefesi yoktu. O pamuk eller artık kıpırdamıyordu. Ve o an… Göğsünün üstünde bir bıçak gördüm. Sivri ucu aşağı bakıyordu, metal soğukluğuyla tüylerimi ürpertmişti. Alelade bir bıçak değil, sanki ölümün kendisine tutulmuş bir işaret gibiydi. Küçücük gözlerim büyüdü, içimde bir düğüm oluştu. “Niye koydular bunu?” diye fısıldadım kendi kendime. Kimse cevap vermedi. Herkesin dili tutulmuş, evin sessizliği bir tabut gibi ağırlaşmıştı. Çocuk aklım o âdeti anlayamazdı. Ama o gün anladığım tek bir şey vardı: Benim dünyamı ısıtan kadın, artık bana yalnızlığımı miras bırakmıştı. Ve o büyük yalnızlık, yıllarca içimde sessizce büyüdü. Odanın havası… Ah, o ağır, kesif hava! Sanki duvarlara sinmiş bir matem nefesi vardı. Şömine çıtırdıyor ama odada yükselen ağıtlar o ateşi bile susturuyordu. Büyük ninemin kızları başucunda dövünüyor, saçlarını yoluyor, her hıçkırıkta odanın taş duvarları bile titriyordu. Babaannem… O kahverengi gözleriyle yerle bir olmuş bir insan gibi duruyordu yatağın yanında. Gözleri o kadar çok ağlamıştı ki, sanki içindeki bütün rengi akıtmıştı. Yanaklarından süzülen yaşlar, bir yağmurun toprağa düşen iri damlaları gibi ağır ağır iniyordu. Beni görünce gözleri büyüdü, titreyen ellerini uzattı. Avuçları soğuktu. “Gel hele buraya, torunum…” dedi kısık bir sesle. Parmakları elimi kavrayınca, yüreğim sıkıştı. “Bak evladım… Büyük nineniz öldü…” O söz, içimde bir yerleri kesip geçti. Ne tam anlayabiliyordum ne de anlamamak için gücüm kalmıştı. Bir boşluk vardı içimde, derin bir çukur gibi… Sanki biri gelip ruhumun ortasına bir gölge bırakmıştı. Babaannemin eteğine sarıldım sonra. Küçücük bir kuş yavrusu gibi, kanadı kırılmış gibi… Başımı eteğine yasladım, ama o oda… O oda beni sıkıyordu, nefesimi kesiyordu. Büyük ninemin öylece yatışı, kadınların ağıtları, duvarların donuk sessizliği… İşte o an dayanamadım. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Sonbahar yüzüme sert bir tokat gibi vurdu. Rüzgâr saçlarımı darmadağın ederken sanki bana, “Uyan! Kaç buradan!” diyordu. Ama içimde bir yer hâlâ o odadaydı. Büyük ninemin sırtında hissettiğim o sıcaklık… Sabahları uyanırken yüzüme düşen o yumuşak nefesi… Bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecekti. O eksiklik içimde yuva kurdu, yıllarca da çıkmadı. Tozlu köy yoluna adım attığımda, ayağımın altındaki taşların sesi bile yas tutuyordu adeta. Hava ağırdı, gökyüzü kurşuni… Sanki bulutlar da ağlamak için bir işaret bekliyordu. Benim içimde ise bir taş büyüyordu, her nefeste biraz daha ağırlaşan kocaman bir taş. Küçük amcama bu haberi götürmek zorundaydım. Ona nasıl söyleyecektim? “Amca… Büyük ninem öldü.” Bu cümleyi zihnimde defalarca çevirdim ama dilime geldiğinde düğümlendi. Kalbim de dilimle birlikte titredi. Adımlarım hızlandıkça düşüncelerim yavaşlıyor, rüzgâr daha fazla yüzüme çarpıyordu. Köyün o kendine has kokusu, toprak, saman, biraz da hüzün, rüzgâra karışmıştı. Uzaklardan inek böğürtüleri, horoz sesleri geliyor, sanki hayat ölümün acısını duymak istemiyormuş gibi sürüp gidiyordu. Köyde okul yoktu o vakitler. Ne yazı bilirdik ne sayılarla işimiz vardı. Bütün çocukların tek sığınağı, caminin yanı başındaki köy odasıydı. Tahtası eski, sıraları eski… Ama içeri giren her çocuğun gözünde bir ışık belirirdi. Okuma yazmanın tohumları orada atılırdı. Cehaletin karanlığına düşen tek mum ışığıydı o oda. Ben de o gün, elimde acının haberi, yüreğimde büyük ninemin yokluğu, doğruca oraya yürüdüm. Attığım her adım bir vedaydı. Ve her nefesimde çocukluğum biraz daha eksiliyordu. İşte o mütevazı köy odası… Tahta kokusu duvarlara sinmiş, eski kilimler yerde solgun bir sessizlik gibi uzanıyor. Çocukların heceleri, cehaletin karanlığını dürtükleyen ince bir ışık gibi titreşiyor havada. Benim için o oda, sadece ders yapılan bir yer değildi, umutla karanlığın kavga ettiği küçük bir evrendi. Pencereye yanaştığımda içeriden mırıltılar duyuluyordu. “Be… Be… ba…” diye heceleyen çocuk sesleri… Ardından öğretmenin tok, buyurgan ama bir o kadar da sahiplenici sesi yükseliyordu: “Hadi bakalım, daha gür! Bir daha söyleyin!” İçimde bir acele, bir telaş kıpırdadı. Küçük amcama bir an önce haber vermeliydim. Pencere yüksekti, içeriyi görmem imkânsızdı. Etrafıma bakındım. Yerde birkaç taş parçası… Eğilip ellerimle aldım, üst üste koydum. Üzerine çıkınca taşlar hafifçe sallandı. Dengemi sağlamak için kollarımı iki yana açtım. Bir serçe gibi ürkek, rüzgârda dalı tutunmaya çalışan bir yaprak gibiydim. Parmak uçlarım pencerenin kenarına değdi. İçi loştu. Gözlerim karanlığa alışmakta zorlandı. Sonra cesaretimi topladım, parmaklarımla cama hafifçe vurup “tık tık” yaptım. Bir yüz belirdi. Sert ama merakla yumuşamış bir yüz… Saçları yana taranmış, üzerindeki ceket tertemiz, yakası ütülü… Kaşlarının arasında yılların verdiği ince bir çizgi vardı. İşte öğretmen! O, köyün bütün çocuklarına elleriyle yol açan adam. Camı hafif araladı. “Ne var evlat?” dedi. Sesi tok, güven veren bir davul gibi yankılandı. Kelimeler boğazıma düğümlendi. Dilim damağıma yapıştı. Bir an nefesim kesildi sandım. Sonra derin bir nefes aldım. İçime dolan sonbahar havası bile içimdeki o taş gibi ağırlığı azıcık olsun kaldırmadı. “Ninem…” dedim. Sesim titredi, yaşım kadar kırılgandı. “Ninem öldü. Amcama haber verecektim.” Öğretmenin yüzündeki sertlik bir anda çözüldü. Kaşları çatıldı, gözlerine derin bir hüzün indi. “Başın sağ olsun evladım…” dedi yumuşak bir sesle. “Senin amcan kim?” “Kazım…” dedim, neredeyse fısıltıyla. Gözlerim yere kaydı, ayakkabılarımın burnunda kurumuş çamur vardı. O an, o çamur bile bana koca bir dünyanın yükü gibi geldi. Öğretmen başını salladı, ardından içeri dönüp, “Kazım! Kazım evladım, bir gel bakalım!” diye seslendi. Az sonra amcam göründü kapıda. Üzerinde siyah, solmuş bir önlük, düğmeleri yarım yamalak ilikli. Saçları dağılmış, ellinde tebeşir… Beni görünce bir an donar gibi oldu. Sonra gözleri küçüldü, derinleşti… Sanki bir anda yıllarca yaşlanmıştı. “Ne oldu?” diye sordu, sesi çatlak bir fısıltıydı. Ben yutkundum. Söylemek istemiyordum ama söylemek zorundaydım. “Koca ninem…” dedim nefesimi yararak, “Ninem öldü.” Amcamın yüzü bir anda düştü. Gözleri uzaklara kaydı, sanki bir anda çocukluğuna, ninemin kucağına, o sırtındaki sıcacık günlere döndü. Dudakları titredi. Elindeki tebeşir yere düştü, incecik bir ses çıkardı. O sessizlik… Ah o sessizlik! Bir çığlıktı aslında. Köyün üzerine çöken o koca matem çığlığının yankısıydı. O an anladım ki, acı bazen konuşmaz. Acı, insanın bakışında açan karanlık bir çiçektir. Eve doğru yan yana yürürken, ayak seslerimiz sanki toprağın derinliklerinde yankılanıyor, her adımda geçmişin kapıları birer birer aralanıyordu. Akşamın morumsu ışığı sokaklara çökmüş, serin bir rüzgâr saçlarımızın arasından geçip gidiyordu. O rüzgâr bile ninemin kokusunu hatırlatıyordu bana, kurumuş otla taze ekmek arasında bir yerde duran o eski, o tanıdık koku… İçimde bir yerlere çöreklenen bir sızı, her nefeste biraz daha ağırlaşıyordu. “İyi misin?” diye sordu amcam, ama duymadım. Kendi sessizliğime gömülmüştüm. İçimdeki ses, dışarıdaki tüm sesleri susturacak kadar gür çıkıyordu. Artık kimin kucağında uyuyacaktım? Kimin sırtında rüzgârın türküsünü dinleyecektim? Kim, o eski masalları, ateş başında dalga dalga yayılan o sıcacık anlatıları fısıldayacaktı kulağıma? Birden durdum. Gözlerim doldu, yanaklarıma doğru ağır ağır yürüyen yaşları saklayacak hâlim yoktu. Çocukluğumun en parlak sahnesi, bir hançer gibi saplandı yüreğime. Gözümün önünde o eski köy yolu belirdi, yaz güneşi taşları ısıtmış, toprakta kavruk ot kokusu yükselmişti. Babam askerdeydi, dünyayı avuçlarım kadar küçük sanıyordum o zamanlar. Büyük ninem… Ah o kadının sırtı benim için bir dağdı. Belimdeki kuşağını sıkı sıkı bağlar, beni usulca sırtına alırdı. Elbiseleri her zaman temiz kokardı, neşeyle savrulan mintanının altında, yılların yorulmuşluğu bile bir masumiyet taşırdı. Köyün taş yollarında ağır ağır ilerlerken bana hep dönüp bakardı. Saçlarımı okşarken parmaklarının sıcaklığı içimde hâlâ duruyor sanki. Gökyüzünden büyük bir tayyare süzülürdü bazen. Kanatlarında güneş parıldar, bir kuş gibi sessizce geçip giderdi. Ninem gözleriyle gülümseyerek yanağımı sıkardı. “Hadi evladım,” derdi, “baban duysun sesini. Selam gönder ona.” Ben de minicik yüreğimin tüm gücüyle bağırırdım: “Baba! Baaabaa!” O tayyarenin gerçekten babama selam götürdüğüne öyle inanırdım ki… Çocukluğumun göğü, o inanç sayesinde hep aydınlıktı. Ama şimdi? Kim beni sırtına alıp göğe yükselen bir tayyareye sesimi duyuracak? Kim o eski masalların kapısını aralayacak? Kim? Cevap yok… Sadece içimde kabaran büyük, sessiz bir boşluk. Her geçen gün büyüyen, ama hiç konuşmayan bir boşluk. Bir ömür içimde taşıyacağım, ama asla tamamlayamayacağım bir eksiklik. Yürümeye devam ettim. Adımlarımın altında taşlar yine aynı taşlardı ama ben… Ben artık aynı çocuk değildim. Kalbimde yer etmiş o eski sıcaklık, şimdi bir yas rüzgârına dönüşmüş, usul usul eserken beni iliklerine kadar üşütüyordu. Ve biliyordum: O boşluk, ömrüm boyunca sessiz kalacak. Ama ben, o sessizliğin içinden yaşamayı öğrenecektim. Çocukluk günlerim… Ah, o günler bir masalın en berrak, en kokulu sayfalarıydı sanki. Daha ayaklarım toprağa yeni alışırken bile dünya bana kocaman görünürdü, ama içimdeki sevinç, o dünyanın bile sınırlarını taşardı. Oyuncak dediğin neydi? Tahtanın pürüzlü yüzeyi, çamurun sıcak kıvamı, bir de hayal gücüm… Hepsi birleşince bana sanki koskoca bir diyar bahşedilirdi. En sevdiğim oyuncağı hâlâ hatırlıyorum, hani şu kara kabaktan yaptığım araba… Bir gün ninem arka avluda kabakları sererken başına dikilmiştim. “Bunlardan biri benim olsun mu?” demiştim. Ninem gülmüş, alnımı hafifçe okşamıştı. “Sen ne istersen olsun evladım, yeter ki gönlün şen olsun.” Kabağın içini oyar, ellerim yapış yapış kabak suyuyla kaplanırken kendi kendime söylenirdim: “Bir gün öyle bir araba yapacağım ki, rüzgâr peşimden yetişemeyecek.” Şeker kamışını ortasından geçirir, kamışın ucuna yeşil yeydün(sultan) otlarını sıkıca bağlar, sonra da kendimi tutamayıp yüksek sesle ilan ederdim: “Tamamdır! Bu, dünyanın en hızlı arabası!” Köyün tozlu sokaklarında koştukça arkamda dev bir toz bulutu yükselir, ben de o buluta baka baka zafer kazanmış bir komutan gibi göğsümü kabartırdım. Toz bile o zaman bayram havası taşırdı, güneşin ışığında altın gibi parıldardı. Ama asıl krallığım, kilise yolundaki kaymalıktı. Orası benim için yalnızca bir tepe değil, çocuk aklımla kurduğum saltanatın kök saldığı yerdi. Amcamın kendi elleriyle yaptığı tahta tekerlekli araba… Çivi yer yer dışarı fırlamış, tahtası güneşten hafif çatlamış ama bana göre dünyanın en kıymetli arabasıydı. Bir gün amcam yanıma eğilip, hafifçe kaşlarını kaldırmıştı: “Hadi bakalım, yürek ister bu bayır. Sür bakalım, görelim yiğit misin?” Ben de tüm ciddiyetimle direksiyona sarılmıştım. “Yiğidim ben amca! Tutun bakalım rüzgâr!” Araba kaymalıktan aşağı salındı mı, rüzgâr yüzümü kırbaçlar gibi okşar, gözlerimden yaşlar getirir, kahkaham tarlalara kadar uzardı. Dünya hızla akarken içimde bir ateş yanardı, sanki uçuyor, sanki gökyüzüne kıyısından dokunuyordum. Kaymalığın yamacında iki yaşlı meşe ağacı vardı. Gövdeleri yılların ağırlığıyla kalınlaşmış, dalları göğe meydan okur gibi yukarı uzanırdı. Yorulunca onların gölgesine sığınır, sırtımı dayar, nefesimin düzensiz ritmini dinlerdim. Toprak kokusu, yaprak hışırtısı, rüzgârın sesi… Hepsi beni bir annenin kucağı gibi sarardı. O meşelerin tohumlarından büyüğünü koç, küçüğünü koyun yapar, sonra da kendi uydurduğum türkülerle onlara hikâyeler anlatırdım: “Hadi bakalım koçbaşı, bugün yayla yollarını açacağız!” “Küçük koyun, sen de arkadan gel, kaybolma!” Tek başıma bir dünya kurar, o dünyanın hem hükümdarı hem de çobanı olurdum. Çocukluğun güzelliği buydu işte: Yalnızlık bile bir oyun, toprak bile bir arkadaş olurdu. Güneş dağların ardına doğru eğilmeye başladığında eve dönerdim. Ayaklarım çıplak, toprağın sıcak izi hâlâ tabanlarımda… Üstüm başım toz içinde, saçlarım rüzgârdan karmakarışık… Ama içim? İçim bomboş kalmazdı hiç, öyle dolu, öyle taşkın olurdu ki bazen sanki göğsüm çatlayacak sanırdım. Şimdi dönüp baktığımda, o günlerin masumiyetinin nasıl da parıldadığını görüyorum. Büyük ninemin şefkati, elinin sıcaklığı, sesinin yumuşaklığı… Tüm çocukluğumun harcına karışmış, beni ben yapan o derin sevgi… Ama o günler, işte… Uzak bir tepenin ardında kalmış gibi. Koşsam yetişemem, bağırıp çağırsam geri dönmezler. Geriye yalnızca içimde yankılanan bir özlem kalmış, içimde büyüyen, hiç susmayan bir çağrı gibi… Köye bir sabah vakti öyle bir sevinç çöktü ki, sanki ufuk çizgisinden güneş değil de bayram havası doğmuştu. O gün, Bafra ovasının rüzgârı bile başka esti, çalıların yaprakları bile başka hışırdadı. Çünkü evin önüne, kırmızı gövdesi güneşi ikiye bölercesine parlayan Massey Ferguson traktörümüz gelmişti. Traktör öyle alımlı, öyle heybetli duruyordu ki… Sanki demirden bir boğa, sanki toprağın gönlünü fethetmeye gelmiş bir hükümdar… Amcam, başında kasketi, elinde tespihi, gülümseyerek “Artık toprağımızın bir dili daha var!” dediğinde köyün erkekleri etrafında toplanmış, kadınlar uzaktan hayran hayran bakıyordu. Ben ise küçük yüreğimi göğsümün içinde zor zapt ediyor, ayaklarım yerin üstünde duramıyordu. Birkaç gün sonra, traktörle Bafra Balık Göri kıyısındaki sonsuz tarlalarımıza gittik. Yol boyunca tekerleklerin çıkardığı uğultu, içimde bir savaş davulu gibi çalıyordu. Tarlaya vardığımızda mısırlar göğe doğru öyle uzanmıştı ki, sanki bulutlara yaslanmış devler gibi duruyorlardı. İki metreyi geçen o mısırların arasında yürürken kendimi kaybolmuş bir seyyah gibi hissediyordum. Domatesler avuçlarımı dolduruyor, kavunların kokusu sıcak rüzgârla birlikte yüzüme çarpıyordu. Şeker kamışını ısırdığımda o tatlı su damağımda yayılıyor, dünyadaki tüm zenginlikler bir anda anlamını yitiriyordu. Minik Mustafa, amcamın yeni doğan oğlu, tarlanın ortasında mısırların gölgesine kurulmuş bir beşikte uyuyordu. Beşiğin kenarında beyaz bir tül vardı, rüzgâr her estiğinde tül nazlı bir kuşkanadı gibi dalgalanıyordu. Mustafa’nın yanakları pembeydi, sanki güneşin ışığını içine çekip saklamıştı. Ellerini yumruk yapmış, rüyasında bir şeyi tutmaya çalışıyormuş gibi kımıldayıp duruyordu. Tam o sırada amcam gür sesiyle bağırdı: “Kim Mustafa’ya bakarsa… Traktörü ona öğreteceğim!” Söz, tarlanın sıcak havasını yırtıp göğe kadar yükseldi. Kalbim bir anda göğsümde zıpladı. Ayaklarım beni düşünmeden ileri itti. “Ben bakarım amca! Ben!” diye bağırdım. Beşiğe vardığımda içimde hem korku hem heyecan birbirine karışmıştı. “Ya yılan çıkarsa?” diye düşündüm. Ya da akrepler… Bu toprakların dili kadar acıtan yaratıkları… Ama Mustafa’nın yüzünde gördüğüm huzur, tüm korkumu eritip aldı. Eğildim, saçlarının kokusunu içime çektim. Toprak, süt ve güneş kokuyordu. İşte o an, korumak denen şeyin ne demek olduğunu ilk kez iliklerimde hissettim. Amcam sözünde durdu. Akşama doğru beni kırmızı Massey’in direksiyonuna oturttu. Direksiyona uzandığımda ellerim titredi. Direksiyonun demiri soğuktu, ama içim ateş gibi yanıyordu. Boyum pedallara yetişmiyordu, fakat pes etmek nedir bilmezdim. Ayağa kalktım, bedenimin tüm gücüyle debriyaja bastım. “Ha şöyle yiğidim!” diye seslendi amcam, gururla gülümseyerek. “Demir de insan gibidir, korkana değil, üzerine gidene yol verir.” Traktör ürkek bir at gibi önce homurdandı, sonra ağır ağır hareket etti. Motorun sesi tarlanın sessizliğini yararak yükseldi. Ben de direksiyona sarılmış, gözlerimi kocaman açmış, nefesimi tutmuş haldeydim. Bir anda rüzgâr saçlarımı savurdu. Traktör ilerledikçe içimde bir şey büyüdü… Sanki traktörün kalbiyle benim kalbim aynı ritimde atıyordu. Sanki koca bir imparatorluğun kumandanıydım da uygarlıkları toprağa işlemek için yola çıkmıştım. O gün tarlaların ortasında yükselen çocuk kahkahalarım, göğe çarpıp geri döndü. Sanki rüzgâr bile bana “İşte böyle büyünür evlat, böyle!” diye fısıldadı. Türk yurdunda doğup büyümenin o gurur dolu duygusu, traktörün motor sesiyle birlikte içime işledi. Henüz okula bile başlamamıştım ama dünyaya bir erkek gibi bakmayı, sorumluluk almayı, emanete sahip çıkmayı o gün öğrendim. Şimdi gözlerimi kapatınca o kırmızı traktörün demir kokusunu, rüzgârın yüzüme çarpışını, çocuk yüreğimin delicesine çarpışını hâlâ duyuyorum. Ve hâlâ… O gün attığım kahkaha, tarlaların üzerinde bir ezgi gibi dolaşıyor. Okula gitme çağım gelip de yıllar beni usul usul büyütürken, içimde tuhaf bir karmaşa vardı, yarısı bayram sabahı neşesi, yarısı nedensiz bir hüzün… Çünkü okul bizim köyde yalnızca “ders yapılan yer” değildi, hayatın kalbi orada atardı. Sabahın serinliği yüzüme çarparken gözlerim daha yeni aralanır, yanaklarım soğuktan pembeleşirdi. Anam, başörtüsünü aceleyle düzeltiyor, bakır tasta ısıttığı suyla yüzümü yıkıyor, “Dik dur hele, uslu ol!” diye tembih ediyordu. Oysa ben, siyah önlüğümü giyip evin kapısından çıkar çıkmaz başka bir dünyaya adım atardım. Önlüğüm temizdi ama hep biraz buruşuktu, annemin telaşıyla benim heyecanım arasında sıkışmış bir kumaş parçasıydı adeta. Yola koyulduğumda toprak yolda çocuk adımlarımın çıkardığı ses bile beni neşeye boğardı. Rüzgârın yapraklara çarparken çıkardığı hışırtı, kuşların sabah ezgisi, uzaktan duyulan çocuk kahkahaları… Hepsi beni okula çağırırdı. Okul bahçesine girer girmez, dünya bir anda cıvıl cıvıl bir panayır yerine dönerdi. Arkadaşlarım koşar, bağırır, kahkahalar havada birbirine karışırdı. Kimi yırtık lastik ayakkabılarıyla tozu dumana katıyor, kimi örgülü saçlarını savura savura ip atlıyordu. Yanakları soğuktan al al olmuş çocukların gözlerinde hayatın saf parıltısı vardı. O kadar berrak, o kadar temizdi ki… Teneffüslerde hep birlikte koşar, nefesimiz kesilene kadar oyunlar oynardık. Birbirimize çarpıp düşer, çamura bulanır, sonra yeniden kalkıp kahkaha atardık. Ayaklarımızın altındaki toz havalanır, güneş ışığıyla birleşip altın tozu gibi çevremizde dönerdi. Sanki özgürlük bile bizimle oynuyordu. Ama zil çaldığı an… Bir anda herkes susar, neşe bir rüzgâr gibi çekilir, sınıf kapısına doğru ağır bir disiplin duygusu çökerdi. Sıralara oturur, başımı ellerimin arasına koyar, öğretmeni beklerdim. Sıcak teneffüs nefesi yerini ağır bir uykuya bırakırdı. Göz kapaklarım taş gibi, içimden geçen tek şey bir iki dakika gözlerimi dinlendirmekti. O sırada gür bir ses sınıfta çınlardı: “Haydi bakalım! Uykuya son!” Ersan öğretmen… Kulağımı enseden yakalayıp hafifçe çekerdi. Acıdan irkilirdim ama gözlerinin içindeki o saklı şefkati hep hissederdim. “Uyanık ol, hayat da ders de uyuyanla yürümez,” derdi sonra, daha yumuşak bir sesle. Ersan öğretmen köydeki kadınlara hiç benzemezdi. Modern giyinir, kısa topuklu ayakkabılar, ütülü etekler, beyaz yakalı bluzlar… Ellerinde incecik bir zarafet vardı, bakımlıydı. Dudaklarındaki parlak kırmızı ruj, göz kenarlarına çektiği kalemle birleşince bakışları daha keskin, daha derin olurdu. Sesi… Ah o sesi! Kadın sesi değildi sanki tok, sertti, bir komutan edasıyla talimat verir gibi konuşurdu. Elinde cetveliyle sınıfın arasında dolaşırken hepimiz bir anda toparlanır, sırtımızı dikleştirirdik. Ama onun yanında güvende olduğumuzu da bilirdik. Bir yandan korkutur, bir yandan sarardı bizi. Bir yandan kızar, bir yandan korurdu. Bir yandan disiplinin kitabını yazardı, bir yandan annemiz gibi göğsümüzde bir boşluğu doldururdu. O yıllar… O sınıfın tebeşir kokusu, Ersan öğretmenin tok adımları, yanaklarımızdaki soğuk kızıllık ve içimizde büyüyen merak… Hepsi hâlâ yüreğimin en derin yerine kazınmış durumda. Evimiz okulun tam karşısında, sanki beni gözeten bir nöbetçi gibi dururdu. Öğle zili çalar çalmaz, yerimde duramaz, kapıya doğru fırlardım. Ayaklarım toprağı döver, rüzgâr yüzümde çocukluğumun en hafif, en özgür esintisi olurdu. Eve girer girmez karşıma çoğu zaman sessizlik çıkar, anamın yokluğu… Ama o sessizlik, nedense bana bir hürriyet gibi görünürdü. Sanki bütün mutfak bana emanet edilir, kapılar ardına kadar açılır, küçük bir hükümdar gibi dilediğim ziyafeti hazırlardım. Mutfağa girer, daha kapıyı kapatmadan kokusu burnuma gelen taze köy ekmeğini alırdım. Ekmeğin içi buğusunu hâlâ saklardı, dokunduğumda parmaklarıma sıcaklık geçerdi. Sana yağıyla bembeyaz ettiğim o kalın katmanı ekmeğe sürerken içimde bir huzur yayılırdı. Ardından vişne reçelini büyük bir cömertlikle, sanki dünyanın bütün nimetleri bizim eve yağmış gibi gezdirirdim. O ekşi-tatlı uyum… Ah, hâlâ damaklarımda dolaşır! İlk ısırıkta ekmeğin sıcaklığı, reçelin ferahlığı, çocukluğun benzersiz masumiyeti bir anda ağzımda birleşirdi. Ne yorgunluk kalırdı, ne okulun telaşı… Sanki dünya durur, ekmeğin üstündeki o birkaç tatlı kırmızı damlada hayatın özü gizlenirdi. Bazı günler uzak mahallelerden arkadaşlarımı çağırırdım. Eve birlikte koşar, kapıyı açar açmaz yüksek bir sesle, “Hoş geldiniz!” diye bağırırdım. Sesim boş evin duvarlarına çarpar, ev bir anda canlanırdı. Onlara da ekmek üstü reçel yapar, sofrayı kocaman bir çocuk şenliği hâline getirirdik. Duvarlar bile kahkahalarımıza eşlik ederdi, sanki evimiz, çocuk sesleriyle yeniden nefes alırdı. Okuldan sonra siyah önlüğümü yol kenarındaki tel örgülere fırlatışım, o günün en büyük özgürlük çığlığıydı. O an oyun vakti başlardı. Mahallenin tozlu yolları, ayaklarımızın altında savaş meydanına dönüşürdü. Topumuz yoktu, olsa da paramız yetmezdi. Ama biz bir kere çocukluk denen mucizenin ortasındaydık, pes etmek ne mümkündü? Çoraplarımızı çıkarır, içini kuru otla doldurur, düğümler, kendi topumuzu yapardık. Top ağırdı, sert bir darbe gelince ayağımız yanar gibi olurdu. Ama biz gülerek, bağırarak devam ederdik. O çorap-topla yaptığımız maçlar, Vallahi Dünya Kupası finalinden daha heyecanlıydı! Aşağı mahalle, yukarı mahalle maçları… Köyün o günkü en büyük olayı olurdu. Bağırışlar, tezahüratlar, toz bulutlarının içinde beliren çocuk siluetleri… Hepsi birer hatıradan değil, sanki rüyadan kalmaydı. Güneş ufkun ardına çekilmeye başladığında üzerimize bir yorgunluk çökerdi. Yorgunlukla mutluluğun birbirine karıştığı o tatlı hâl… Ayakkabılarımız tozdan sapsarı olur, yüzlerimizse o günün bütün neşesini taşıyan büyük bir tebessüme bürünürdü. Eve dönerken konuşmaya hâl kalmaz, ama kalplerimiz hâlâ oyunun ritmiyle atardı. Akşam olunca anam sofrayı kurardı. Çoğu zaman iki lokmayı zor alırdım ağzıma, göz kapaklarım sanki birer taş parçası gibi ağırlaşırdı. Ödevimi yapmaya çalışırken başım düşer, kalem elimden kayar, bir bakmışım minderin üstünde kıvrılmış yatıyorum. O anda, yarı uykulu hâlde, anamın beni kollarıyla sarıp yatağa taşıdığını hissederdim. O dokunuş… Bir annenin şefkati… Çocukluğumun en sarsılmaz duasıydı. Ah o günler… O masumiyet, o temiz köy havası, toza karışmış kahkahalar… Ersan öğretmenin sert görünse de içi pamuk gibi olan sesi… Hepsi, Türk yurdunun o mütevazı ama yürek yakan köyünde, kalbimin en derin yerine kazındı. Ne zaman hatırlasam içim hem ısınır, hem sızlar. Çünkü bilirim: İnsan büyür, ama çocukluk… Çocukluk insanda hep bir avuç ışık olarak kalır. Yaz tatili yaklaştıkça içimde bir sevinç kıpırdanır, son ders günü geldiğinde okul zili çaldığı an, sanki bütün dünya bir anda güneşe keserdi. O anlarda kalbim öyle bir kabarırdı ki, sanırsın içimde kuşlar uçuyor. Köyün toprağı, dağların serinliği, dere kenarından gelen su kokusu… Hepsi birden bana “hoş geldin” der gibi olurdu. O yaz sabahlarının kokusu hâlâ burnumda, ıslak toprağın ağır serinliği, yeni biçilmiş otların süt gibi taze kokusu, rüzgârın taşıdığı ince dere sesi… Çocukluğumun en temiz, en masum nefesiydi o. Köyün merası, benim için yazın en büyük armağanıydı. Kendi hayvanımız yoktu ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. Ninemin üç-beş ineğini önüme katar, sırtıma onun elleriyle hazırladığı azık torbasını asar, elime kızılcık sopamı alırdım. O sopayı kavrayışım bile ayrı bir gururdu, ince ama dayanıklı, kırmızıya çalan o çubuk elimde bir komutan asası gibi dururdu. Evin önünden çıkarken ninem kapıya dayanır, başörtüsünün ucunu düzelterek: “Hadi oğlum, dikkat et kendine,” derdi. Ben de geniş bir gülüşle karşılık verirdim: “Merak etme nine, merayı fethetmeye gidiyorum ben!” Yolun tozunu kaldırarak yürürken sabah serinliği yüzüme vurur, içimde tarifsiz bir özgürlük hissi uyanırdı. Kendi kendime konuşur, sopayı havada savurur, çocuksu kahramanlığımı ilan ederdim: “Haydi, bakalım bugün de meranın hükümdarı sensin!” Mera yolunda arkadaşlarımla buluştuğumuzda gözlerimiz adeta birer kıvılcıma dönüşürdü. Her birimiz yırtık pırtık ama gururla giydiğimiz gömleklerimizin kollarını sıvar, ayaklarımızdaki toza aldırmadan oyun alanına dönerdik. Çelik çomak oynarken kahkahalarımız gökyüzüne karışırdı. Tıpkı turnalar gibi özgür, tıpkı kuzey rüzgârı gibi coşkulu… Toprağın kokusu ellerimize siner, güneş alnımızı yaksa bile hiçbirimiz durmazdık. Arada hayvanlar azıp dağıldığında bir anda çoban kesilir, sopaları havaya kaldırıp bağırırdık: “Heeyt! Bu tarafa dönün bre! Hadi kızım, hadi oğlum, kaçma oraya!” Sürüyü toparlayınca yeniden oyuna başlar, sanki yeryüzünde başka hiçbir işimiz yokmuş gibi kahkahalara boğulurdu bütün ova. Güneş tepeye varınca hepimiz aynı anda yorulurduk. Sanki görünmez bir zil çalar ve “mola vakti!” diye bağırırdı. O zaman hep birlikte Hacı Emin’in otlağının kenarındaki bulanık suya doğru koşardık. Ayaklarımı suya soktuğum an, serinlik bütün vücuduma yayılır, sanki bir anda dünyaya meydan okuyacak kadar güçlenirdim. Arkadaşlara sorardım: “Niye buraya Hacı Emin’in Otlağı derler, bilen var mı?” Onlar omuz silkeler, içlerinden biri hep aynı cevabı verirdi: “Bilmiyorum ki oğlum, büyükler bilir…” Bir gün gerçekten merakıma yenik düşüp yaşlıların yanına gittim. Çınar ağacının gölgesine oturmuşlardı, yüzleri güneşten yanmış, yılların ağırlığıyla çizgileri derinleşmişti. Üzerlerinde yamalı yelekler, ayaklarında boyasız ayakkabılar… Ama gözlerinde öyle bir bilgelik vardı ki, insanın içine işleyen bir dinginlik bırakırdı. Sorumu sordum: “Amca, niye buraya Hacı Emin’in Otlağı derler?” Yaşlılardan biri bıyığını sıvazladı, bir diğeri yere baktı. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra en yaşlısı, yavaşça başını kaldırdı: “Evlat,” dedi, “o zamanlar Seferberlik yıllarıydı. Köylerde erkek kalmamıştı. Van dolaylarından gelen Kürtler Dededağ köyüne yerleşmişti. Herkes birbirine yabancı, herkes birbirine muhtaç… İşte o hengâmede çıktı Hacı Emin. Mera kenarını dikenle çevirdi, ‘Burası benimdir!’ dedi. Dededağı köyü neresi, burası neresi? Ama karşı çıkacak kuvvet kalmış mı o dönem? Millet de mecburen o adı diline doladı: Hacı Emin’in Otlağı.” Bunu duyunca içimde garip bir sızı dolaştı. O otlağa her adım attığımızda aslında geçmişin sessiz çığlıkları içinde yürüdüğümüzü düşündüm. İçindeki Çörtük ağaçları bile yaşanmışlık kokuyordu. Rüzgârın sesi bile geçmiş zamanlardan bir hikâye taşıyordu. Ve ben, o hikâyelerin ortasında, bir çocuğun masum kalbiyle dolaştığımı fark ettim. Bu toprak… Yalnızca toprak değildi artık. Benden önce gelenlerin, benden sonra geleceklerin nefesiydi. Bir hafıza… Bir kader… Bir hatıra deryasıydı. Hacı Emin’in Otlağı’nın karşı yamacında, çocukluğumun göklerini ışıl ışıl yansıtan uzun bir göl uzanırdı. Öyle bir göl ki… Sabahın ilk ışığında yüzeyi gümüş bir örtü gibi parlar, rüzgâr hafifçe esince titreyen bir masal sayfasına dönüşürdü. Gölün kenarında yüksek tavanlı, ahşaptan yapılmış bir konak yükselirdi. Çocuk gözlerimle baktığımda sanki gerçek dünyayla hayal âlemi arasında duran bir saraydı o, her penceresinde ayrı bir hikâye saklıydı. İşte o konağın sahibi Cinoğlu Aleks’ti. Köylüler ona Cin Gavur derdi. Boyunun kısa oluşundan takılmıştı bu lakap ama vallahi, onun hikâyesi herhangi bir dağın doruğundan daha büyüktü. Bir gün ninem anlatmıştı: “Torunum,” dedi, gözlerini uzaklara dikip, “Cin Gavur görünüşte ufak ama gönlü koca bir ova kadar genişmiş.” O zaman anlamamıştım ama büyüdükçe ninemin haklı olduğunu gördüm. Cin Gavur’un konağı sadece büyük bir ev değildi, ihtişamın, gayretin, alın terinin bir işaretiydi. Bafra’daki meşhur Yıldız Kahvesi de onundu. Kahvehanenin taş duvarları, her akşam dedelerin anlattığı hikâyelerle, tütün kokulu sohbetlerle çınlardı. Avluya adımını atan herkes, “Bu kahve Cin Gavur’undur,” diye fısıldardı saygıyla. Sürüleri varmış, öyle birkaç hayvan değil… Yüzlerce. Sığırların, mandaların, öküzlerin oluşturduğu o uçsuz bucaksız kalabalık, ufukta dalgalanan siyah-kahverengi bir göl gibi görünürmüş. Yaz aylarında iki hanımıyla birlikte Kösedik’teki Çaltı Otu yaylasına çıkar, orada serin rüzgârlara karışan bir mutlulukla yaşarmış. Konağının önünde dururken gömleğinin yakası hafifçe açık, alnı güneşten bakır rengine dönmüş, bakışlarıysa bir hükümdarın bakışı kadar özgüvenliymiş. İnsan onu görünce istemezden başını eğip saygı duyarmış. Ama onun asıl zenginliği ne sürülerindeydi ne konağındaymış… Asıl zenginliği, içindeki iyilikteymiş. Kapısını çalanı hiç geri çevirmezmiş. Kim hayvanını damızlık olarak onun öküzlerine çektirmek istese, “Olur, olur,” der, eliyle “Getirin,” diye işaret edermiş. Bafra’nın en iri, en sağlıklı büyükbaşları hep ondan yetişirmiş. Ama zaman… Ah zaman, kimselere acımaz. Mübadil anlaşması gelmiş. Bir gecede kader değişmiş. Cin Gavur, iki hanımını, evini, toprağını, hatıralarını bırakıp gitmek zorunda kalmış. Konağı, bir zamanlar akşam güneşinin altında altın gibi parlayan o güzelim ahşap yapı… Sahipsiz kalmış. Önce rüzgârın doldurduğu pencerelerini, sonra insanların hırsı. Talana uğramış. Kirişleri birer birer sökülmüş, duvarları lime lime edilmiş. Bir zamanlar neşeli seslerin çınladığı odalarda şimdi sadece yalnızlık dolanıyor. Bugün dere boyunca yürürken bazen durup rüzgârın sesini dinlerim. Gölün kurumuş yatağında oturur, gözlerimi kaparım. Sanki suyun eskiden olduğu yere bir anlığına geri dönmüş gibi olurum. Ve işte o anda, rüzgârın taşıdığı ince bir fısıltı kulağıma gelir: “Bir zamanlar burada mutluluk vardı… Cömertlik vardı… İyilik vardı…” O an anlarım ki, insan da konaklar gibidir. Bir gün mutlaka yok olur. Ahşap duvarlar nasıl çürürse, beden de öyle dağılır toprağa. Geriye kalan tek şey, ardımızda bıraktığımız iyiliktir. Dilden dile dolaşan hatıralardır. Ve ben… O topraklarda yalınayak koşan bir çocuk olarak, Cin Gavur’un gölgesinden öğrendim bunu. Bu dünyada en büyük miras, mal değil, gönül genişliğidir. Ve o genişlik, bir çocuğun hafızasında bile ömür boyu yaşar. Hacı Emin’in Otlağındaki dere… Ah o dere, benim için yalnızca bir suyun akışı değildi, çocukluğumun nabzıydı, masumiyetimin gizli mabediydi, içimde hâlâ yankılanan o ilkel özgürlüğün kapısıydı. Her adımda çamura batarken, suların şıpırtısı ayaklarımın altında bir türkü gibi yükselirdi. Sanki toprak bile bizi tanır, “Gelin, ey çocuklar… Gelin, içinizdeki ateşi burada soğutun,” diye fısıldardı. Suyun kenarına vardığımızda, üzerimizdeki eski gömlekler, yamalı şortlar bir anda önemini yitirirdi. Birbirimize bakar, sanki gizli bir işaretleşmeymiş gibi aynı anda soyunurduk. Kiminin göğsü tıknaz, kiminin omuzları incecikti, ama hepimizin gözlerinde aynı ışık parıldardı: Özgürlük. “Haydi! Kim önce atlayacak?” diye bağırırdı İsmail, ellerini iki yana açıp göğsünü kabartarak. “Ben!” derdim, yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi. Sonra hep birlikte bağırarak dereye atlardık. Çırılçıplak bedenlerimiz suya değer değmez etrafımız köpürür, kahkahalarımız göğe karışırdı. Kurbağalar gibi sıçrar, birbirimizi suyun altına çekmeye çalışır, boğuşur, çığlık çığlığa gülerdik. Suyun serinliği tenime değdiğinde, içimde günlerdir biriken tüm ateş sönerdi. Her dalışımda gözlerim bulanır, suyun altında karanlık bir âleme açılır gibi olurdum. Başımı sudan kaldırdığımda, saçlarımdan sarkan damlalar güneşte pırıl pırıl parıldar, sanki elmaslar taşıyordum da dere onları bir anlığına bana ödünç vermişti. Bazen yorulurduk. Suyun kıyısındaki üçgül otlarının üzerine yatak gibi uzanırdık. Güneş kızgın bir tava gibi tepemizde durur, derimizi kavurur, sırtımız tel tel soyulurdu. Ama o acı bile tatlıydı, içinde özgürlüğün, rüzgârın, çocuk olmanın kokusu saklıydı. Gözlerimi kapar, yüzümü gökyüzüne kaldırır, sanki Türk’ün uçsuz bucaksız bozkırlarında dörtnala koşan bir tay oluverirdim. “Susadım ben,” diye inlerdim bir süre sonra. “Dereye eğil de iç,” derdi Nedim, elini siper edip gözüme güneşten korurcasına bakarak. Eğilir, ellerimi suya daldırır, kurt gibi kana kana içerdim. Su boğazımdan geçerken içimdeki bütün harareti alır, yerini ferahlığa bırakırdı. Ama o ferahlığın ardından bu kez başka bir açlık başlardı: Karnımızın gurultusu… Sırtımızda taşıdığımız azık torbası o an bizim için bir ziyafet sofrasına dönüşürdü. Torbayı yere açar, içinden çıkan ekmeği büyük bir ciddiyetle ikiye bölüp arkadaşlarıma dağıtırdım. “Alın bakalım, bugün ziyafet var!” derdim, şaka yollu bir ciddiyet takınarak. Bazen torbadan sadece bir zeytin çıkar, bazen biraz pekmez… Ama o lokmalar, o güneşin altında, o kahkahaların arasında, dünyanın en kral yemekleriymiş gibi gelirdi bize. Ellerimiz pekmezden yapış yapış olurdu ama yüzümüzdeki gülümseme hiç eksilmezdi. Karnımız doyar doymaz birbirimize bakıp aynı anda gülümserdik. “Hadi!” derdik, sözleşmişçesine. Ve yine suya koşardık. Çamurlu dereye balıklama atlamak, o yaşta dünyadaki en büyük lükstü. Sudan çıktığımızda ıslak donlarımızı sıkarken titrer, birbirimizi itip kakarken kahkahalarımız hiç susmazdı. Üzerimize yapışan ıslaklık bile mutluluktu. Çünkü o dere… Bizi yıkamıyor, bizi büyütüyordu. O sular sadece çamuru değil, çocukluğumuzun bütün kaygılarını alıp yüreğimizden akıtıyordu. Ve biz, o yaz günlerinde, dünyanın en zengin çocuklarıydık. İkindi vakti gölgesini uzata uzata inerken, biz de hayvanların ardına düşüp Tembeller’e doğru yürürdük. Ayaklarımın altında kavrulmuş toprağın sıcaklığı, sanki Anadolu’nun yüreğiydi de her adımda o yürek benimkine dokunuyordu. Islanan donum çoktan kurumuş olurdu, güneş tenimde ince ince yanık izleri bırakarak çekilirdi. Ama ben o sızıyı severdim, çocukluğumun mührü gibiydi. “Haydi,” derdi arkadaşım İsmail, omzundaki gömlek henüz yarı ıslakken, “Tembeller’e varınca biraz dinleniriz.” Ben gülüp başımı sallardım: “Dinlenmek bize haram, İsmail. Güneş batmadan hayvanları eve yetiştirmemiz gerek.” Tembeller… Daha adını duyar duymaz içimize bir merak çökerdi. Köyün yaşlıları, orada vaktiyle yaşayan bir Rum ailesinden söz ederdi, tembelliğiyle nam salmış bir aile… Kim bilir ne kadar doğrudur? Ama biz çocuk aklıyla buna inanır, arazinin her otunda o ailenin gölgesini arardık. Yürürken arkadaşlara seslenirdim: “Belki de o Rumlar da bizim içtiğimiz şu derenin suyundan içtiler. Belki güneş aynı şekilde tenlerini kavurdu.” İsmail kahkaha atar, “Senin hayal gücün de dere gibi taşıyor,” derdi. Ama ben susmazdım. İçimde o bilinmeyene dair bir tür hüzünlü merak vardı. “Düşünsene,” derdim, “Belki onların da dedesi bizim gibi inek güttü. Belki onlar da akşamüstü bu tozlu yolu yürüdü.” Hayvanlar ise bizden çok daha gerçekçi, çok daha bilge dururdu. Güneş tepemizde delice parıldarken, onlar çayırdan başlarını kaldırır, ağır ağır solurlar, sonra birden sanki görünmez bir davul çalmış gibi köyü hatırlarlardı. Sütle dolmuş göğüsleri gerilir, sabırsız bir böğürtü patlardı havaya. “Bunlar evini bizden iyi biliyor ha,” diye şaka yapardım. İsmail gülerdi: “Biz de böyle olsak ya. Nerde yemek, nerde yatak hemen koşsak.” İnekler köye yaklaştıkça adımlarını hızlandırır, o ritmik yürüyüşlerini bırakıp neredeyse dörtnala giderlerdi. Buzağıların iniltisi analarının derin böğürtüsüyle birleşince, köyün girişinde her akşam aynı senfoni çalardı. Ben her defasında durup dinlerdim o sesleri, içim ürperirdi. “Bak,” derdim içimden, “İşte hayat böyle bir şey. Herkes yuvasına koşuyor.” Köye vardığımızda kadınlar kapılarda belirir, başörtülerinin uçları rüzgârda titrer, ayakkabıların tıkırtısı avluda yankılanırdı. Her kadın kendi ineğini çağırırdı: “Gel kızım Karakız… Gel buraya Sarıkız…” İnekler de şaşırmaz, ahırına doğru süzülürdü. Yavrularıyla kavuşunca gözleri bir başka parlar, bir sıcaklık yayılırdı havaya. Ben o anda dünyanın tüm ağırlığını unutur, sanki kalbimin içinde bir kandil yanardı. Bu düzen her gün aynıydı. Aynı sesler, aynı yol, aynı güneşin batışı… Ama bana göre dünyanın en güzel döngüsüydü. Çünkü ben o düzenin içinde kendimi bir parça değil, bir bütün gibi hissederdim. O çayırlarda, o tozlu yollarda, o sütün ağır kokusunda büyüdüm ben. Ve şimdi biliyorum ki o günler, kaderimin en berrak sayfalarıydı. Hacı Emin’in otlağı… Ah, o otlak! Bize sadece çimen, su, gölge vermedi, çocukluğumuzun sırlarını da sakladı. Kahkahalarımızı, düşmelerimizi, kavruk tenimizin üzerinde gezinip duran rüzgârı… Ve bir de içimize işleyen o tarifsiz özgürlük hissini. Bugün nereye gitsem, ne görsem, hangi karanlık sokaktan geçsem… İçimde bir yer hep o otlağa döner. Çünkü orası, çocukluğumuzun yazılmış değil, yaşanmış destanıydı, toprakla gökyüzünün arasında sallanan bir dua gibi. Ve ben… Her hatırladığımda, o duayı yeniden fısıldarım. Elektriksiz uzun kış gecelerimiz… Ah, o geceler hâlâ içimde yanıp sönen bir kor gibidir. Dışarıda tipi ulur, rüzgâr kapının aralığından inatçı bir uğultu gönderirken, biz evimizin sobalı odasına sığınırdık. Sobanın içindeki kıpkızıl közler, “cırt cırt” diye çatlayarak konuşur, karanlığın içindeki tek ışığımızı yaratırdı. Ama asıl ışık… Asıl ışık ninemin sesiydi. Ninem, başında iğne oyası işlemeli yazması, dizlerine kadar uzanan koyu mavi fistanı, her harekette hafifçe sallanan gümüş küpeleriyle otururdu sobanın başına. Gözleri, alevlerin titrek yansımalarıyla parlar, o gözlere bakınca sanki bütün Türk yurtlarının ateşi oraya dolmuş gibi hissederdim. “Çocuklar,” derdi, elini dizine vurup hikâyeye başlamadan önce, “iyi dinleyin… Bu hikâyeler yalnız hikâye değil.” Ben hemen sokulurdum yanına, yün çoraplarımın ucu sökülmüş, üzerimde kazağım gevşekçe dururdu. Ama o anda ne çorabımı düşünürdüm ne soğuğu, ninem nefes alırken bile bir kahraman doğacakmış gibi hissederdim. Kahramanların at koşturan ayak sesleri, hikâyenin içinden dışarı taşıp odanın karanlığını yırtardı. “Benim babam…” dediğinde kalbim hızlanır, “Al bayrak gökte dalgalanırken…” dediğinde içimde bir fırtına kopardı. Her kelimesi içime işlenir, ben usulca fısıldardım kendi kendime: “Bir gün… Bir gün ben de bu toprağa büyük dedem gibi hizmet edeceğim.” Ama geceler sadece kahramanlıkla dolu değildi. Sobanın sıcaklığı arttıkça dilimiz de çözülürdü. Ninem, önce destan anlatır, sonra birden komşuların dedikodularına geçerdi. “Evvelki gün Ayşe’nin ineği kaybolmuş,” derdi ninem. Amcam hemen atılırdı: “Aba, kim çaldı ki?” Ninem elini sallardı: “O işte bir iş var ama daha kimse konuşmuyor…” Bir anda odada kahkahalar patlar, ardından birden bir sessizlik çökerdi, herkes kendi derdini, kendi özlemini düşünürdü. İşte o gecelerde hayatın hem neşesini hem acısını aynı nefeste duyardım. Köyümüzde meyve ağacı yoktu desek yeriydi. Ama Rumlardan yadigâr birkaç ağaç, saz yolunun altındaki tarlaların kıyısına dağılmıştı. Onlar bizim için adeta saklı bahçenin kapılarıydı. Yapraklarının arasından görünen meyveler, karanlık gecede parlayan küçük mucizeler gibi gelirdi bize. “Şu erikler tatlandı ha!” derdi Nedim, gözlerini kısarak. Ben gururla eklerdim: “Ben dün bakmıştım, tam olmuşlar. Bu gece baskın var!” Ay ışığı toprağın üstüne düşer düşmez yola koyulurduk. Elbiselerimiz eski, ayaklarımızda ince lastik ayakkabılar… Ama ruhumuz derya gibi genişti. Ağaçların dibine vardığımızda kalbimiz gümbür gümbür çarpardı. “Çabuk ol!” diye fısıldardı Nedim. “Dur, dal kırılacak,” derdim. “Bırak kırılırsa kırılsın, erken biri görmeden alalım.” O sırada bir erik koparır, ağacın gölgesinde gizlenerek ağzıma atardım. O ilk ısırığın tadı… Dünya nimetlerinin hepsine bedeldi. Yakalanma korkusu, karanlıkta nefes nefese koşmak, tozları savura savura kaçmak… İşte o heyecan, o çalınmış lokmanın tadını bin kat arttırırdı. Bazen bostanlara dalar, kavun karpuz çalardık. Ayağımız toprağı döverken çıkan ses hâlâ kulağımda: dup dup dup… Çocukluğun özgür adımlarıydı o sesler. Ne paramız vardı ne doğru dürüst yemeğimiz… Ama bir kavunun içini ellerimizle oyarak güle oynaya yemek, sanki felek bütün nimetlerini bize bağışlamış gibi hissettirirdi. Şimdi dönüp düşündüğümde… Elektriksiz gecelerimizin o loş aydınlığında büyüyen masallar, dedikodular, çalınmış meyveler… Hepsi beni ben eden taşlardı. Hepsi toprağın sesiydi. Hepsi çocukluğumun unutulmaz türküsüydü. Haziran geldi mi, köyde buğday biçme telaşı başlardı. Büyüklerimiz başta bizi yanlarına almak istemezdi, o güneş, o toz, o ağır iş… Ama gözlerimizdeki ısrarı, heyecanı görmezden gelemezlerdi. “Hadi bakalım, ama başımıza iş açmayın,” derlerdi sonunda, başlarını eğip terini alnından silerken. Güneş tepede öyle yakıcıydı ki, sanki her bir ışığı bir kılıç gibi alnımıza düşüyordu. Çırçır böceklerinin bitmek bilmeyen cızırtısı, orakların ritmik haşırtısıyla birleşir, rüzgâr bile taşınan tozlarla boğulduğu bir senfoni yaratırdı. Kavrulmuş buğday saplarından yükselen ince toz genzimi yakar, terim gözlerime dolardı. Ellerinle silmeye kalkarsın ama saman tozu iyice yapışır, gözlerin daha beter yanardı. Büyüklerimiz arada doğrulur, sırtlarını gerer, alnındaki teri elinin tersiyle siler, sonra yeniden orak sallardı. Gözleri yorgun, elleri nasırlı, ama dudaklarından dökülen türküyle yürekleri gençti. Önce birinin dudaklarından dökülen mahzun bir türkü… Sonra hepimiz aynı ezgiye katılırdık. Sanki güneşin altında alın teriyle yoğrulan bir zafer marşı olurdu o türküler. Benim görevim belliydi: su taşımak. Büyüklerin hararetini gidermek, gölgede nefes almalarına aracılık etmek. Bazen yalvarırdım: “Ana, biraz gölgeye gel… Bir soluklan,” derdim, sesim titreyerek. “Oğlum… Olmaz,” derdi gözlerinde hem yorgunluk hem kararlılık. “Bu iş güneşte biter.” Ve ben yine taşırdım suyu, sıcaktan kızaran ellerimle bardak bardak. Her damla, alın terini hafifletmek, büyüklerin omuzlarına bir nebze yük yüklememek için. Biçilen ekin demetleri birikir, öküz arabasına yüklenir, harmana taşınırdı. Sap çekme işleri günlerce sürerdi. Ama köyün en heyecanlı zamanı, harman günleriydi. Patozun uğultusu bütün köyü inletir, yukarı mahallede başlar, aşağı mahallede peşinden giderdi. Aylarca o ses kulaklarımızdan eksik olmazdı. Ama bize göre o gürültü, emeğin türküsüydü. Çünkü biliyorduk, sonunda soframıza ekmek olarak dönecekti. O günlerin kokusu hâlâ burnumda, kavrulmuş toprağın keskinliği, güneşte ısınmış sapların aroması, terle karışan saman tozu… Dirgeni kavrayıp samanı samanlığa doldururken yüzümdeki ter, tozla birleşir, beni esmer bir çocuğa çevirirdi. Dişlerim, bu tozun içinde bembeyaz parıldardı. Kaşınırdım, yorulurdum… Ama o zahmetin, o yorgunluğun içinde aileme yardım etmenin verdiği gurur, bütün acıyı unuttururdu. Bazen durur, başımı kaldırır, uzak tarlalarda dalgalanan buğday başaklarını seyrederdim. O sarı denizin ortasında, elleri nasırlı, alnı terli büyüklerimizin yüzlerinde yorgun ama mutlu bir ifade… Ve ben, o minik ellerimle, onların yükünü hafifletebildiğim için gurur duyardım. O günler… Her taşın, her sapın, her damla terin bize öğrettiği bir dersti. Çalışmak, sabretmek, sevdiklerimiz için yorulmak… Ve sonunda emeğin, alın terinin, dayanışmanın zaferini tatmak. Ve hâlâ… Haziran geldi mi, gözlerimi kapattığımda, o güneşin yakıcı kılıcı, çırçır böceklerinin cızırtısı, Patozun uğultusu kulaklarımda çınlar. Bir zamanlar küçücük ellerimle taşırken suyu, şimdi içimde aynı gurur, aynı hüzün… O tarlalarda öğrenilen ders, bir çocuğun gözünden, bir köyün yüreğinden doğan bir efsaneydi. Buğday harmanı biter bitmez içimizde dayanılmaz bir kıpırtı başlardı. Sanki bütün yaz bir zincire vurulmuşuz da nihayet serbest kalmışız gibi… Köyün karşı yamacındaki “Koca Kulağın” meşe ormanlığı işte o günlerde bize göz kırpardı, sanki sessizce, “Hadi gelin bakalım, cesaretiniz varsa,” diye fısıldardı. Ormanın girişindeki rüzgâr bile başka eserdi. Serinliğini yüzüme vuran o ilk esinti, çocuk yüreğimin kapılarını ardına kadar açardı. Küçük meşe gövdeleri, göğe doğru yükselirdi. Biz o gövdelerin üzerine tırmanırdık. Dört, beş metre yukarıda, dalların arasında gezerken, sanki başka bir âleme karışırdık. Aşağıdaki dünya küçülür, bizim masum kahkahalarımız, ormanın yıllardır süren sessizliğiyle çarpışırdı. “Bak hele bak, daha yükseğe çıkacağım!” derdi içimizde en yaramazı olan Sefer, saçları terden alnına yapışmış hâlde. “Düşeceksin, evde yine dayak yiyeceğiz!” diye bağırırdım ben de gülerek. “Olsun be! En fazla kulağım acır,” derdi, her zamanki umarsızlığıyla. Bazen dallardan biri ağırlığımıza dayanmazdı. İncecik bir çatırtı duyulur, sonra birden o dal kopar, biz de dalla birlikte yere savrulurduk. “Eyvah!” diye çığlık attığımız anda her şey çoktan olup bitmiş olurdu. Dizlerimiz çizilir, avuçlarımız sızlardı. Yere diz çöktüğümüzde toprağın kokusu ciğerlerimizi doldurur, içimizde hem hafif bir acı hem de dayanılmaz bir gurur olurdu. Çünkü biz köy çocuklarıydık. Düşmekten korkmazdık. Düşer, kalkar, yeniden tırmanırdık. Sefer yere düşüp pantolonu yırtıldığında her seferinde gülerek, “Bunlar geçer, geçer… Ama bugün tırmandığımız dal, hepsine değer,” derdi. O çizikler… Bizim madalyalarımızdı. Gün batımına doğru ormanın içindeki gölgeler uzar, rüzgârın sesi biraz daha ağırlaşır, kuşlar tek tek yuvalarına çekilirdi. Biz de terle tozun birbirine karıştığı esmer yüzlerimizle, güneşten kavrulmuş saçlarımızla, birbirimize sataşa sataşa köye dönerdik. “Bu akşam anam beni kesin dövecek,” derdi Sefer, dizindeki yarığı göstererek. “Merhem gibi söver geçer,” diye takılırdım. İsmail arkamızdan bağırırdı: “Yarın daha yükseğe çıkacağız, tamam mı?” Biz de aynı anda, hiç düşünmeden, bir ağızdan, “Hee, tamam!” derdik. Eve vardığımda, kapıyı açar açmaz anamın yüzündeki ifadeden her şeyi anlardım. Bir bakışta dizimdeki çiziği görür, bir bakışta da içimdeki neşeyi çözerdi. “Yine mi ağaçlara çıktınız?” derdi, kaşlarını kaldırarak. “Biraz… Sadece biraz,” diye mırıldanırdım. Sonra başımı okşar, iç geçirip eklerdi: “Aman oğlum, dikkat edin kendinize…” Ben o anda anlardım ki, yüreği bizimle birlikte düşüp kalkıyor. Yatağa başımı koyduğumda göz kapaklarım taş gibi ağırlaşırdı. Gecenin sessizliği içine çöker, nefesim bile derinleşirdi. O uykular… Ah o uykular… Çocukluğun en sade, en temiz mükâfatıydı. Yaz boyu süren o maceralar, sadece oyun değildi. Biz farkında olmadan dostluğun, kardeşliğin, beraber büyümenin harcını karıyorduk. Toprağın kokusuna, rüzgârın sesine, birbirimizin kahkahasına siniyordu her anımız. Ve bugün geriye dönüp baktığımda… O meşe gövdelerinin üstünde, çatlayan dalların ucunda, yere düştüğümüzde bile kahkaha atışımızda gizli bir yemin varmış meğer. Birbirimize, toprağımıza, köyümüze, geleceğimize verilmiş sessiz bir yemin. Biz çocukken bile, bu vatan toprağıyla böyle kaynaşmışız işte. Ninemin nasırlı ama bir o kadar da şefkat kokan sıcak ellerini avuçlarımın içine alarak yürüdüğüm o ilk günü hatırladıkça, sanki çocukluğumun kapısı yeniden aralanır. Daha sabahın serinliği tarlaların üzerinden kalkmamıştı. Ninem başına beyaz yazmasını sıkıca bağlamış, beline renkli eteğini giymişti. “Haydi,” dediğinde sesi hem yumuşak hem de güçlüydü. Ben de minicik adımlarımla ona yetişmeye çabalayarak kasabanın toprak yoluna doğru yürüdüm. Kasabaya doğru indikçe hayat değişmeye başladı. Yol genişledi, toprak koyulaştı, etraftaki evler büyüdü. Köyün kerpiçten yapılmış, alçak gönüllü evleri geride kalmış, yerlerini büyük duvarlı, geniş pencereli yapılar almıştı. “Nine… Buralarda kim oturuyor böyle?” diye sordum, merakla gözlerimi kocaman açarak. Ninem yürürken hafifçe gülümsedi, yanaklarındaki derin çizgiler daha da belirginleşti. “Varlıklı aileler çocuğum… İş güç sahibi olanlar. Ama unutma,” diye ekledi, gözlerime bakarak, “Büyük ev adamı büyük etmez. Yüreği geniş olan adam büyüktür.” O söz içime işledi, belki o anda değil ama yıllar geçtikçe daha iyi anladım. Kasabanın girişinde gürültü artmaya başladı. Henüz alışık olmadığım bir uğultu… Bir ses seli… Adımlarımızın altında toz kalkıyor, rüzgâr pazardan gelen kokularla doluyordu. Pazara yaklaştıkça kalabalık da üzerimize doğru taştı sanki. Derme çatma çadırlar güneş ışığını yamalı bir gölge gibi yere seriyor, aralıklardan buhar gibi sıcak yükseliyordu. Kadınlar ellerinde örgülü sepetleriyle koşturuyor, patates, soğan, sepetler arasında kayboluyordu. Bir satıcı, elindeki çorabı sallayarak bağırıyordu: “Abla bak, elde örme! Hem sağlam hem ucuz!” Bir diğerinin sesi hemen ardından yükseliyordu: “Taze fasulye! Taze fasulye!” Adamlar bağırıyor, kadınlar pazarlık yapıyor, çocuklar çığlık çığlığa birbirlerini kovalıyordu. Ben şaşkın bakışlarla her yeri süzerken ninem elimi biraz daha sıkı tuttu. “Kaybolma sakın,” dedi. “Kaybolmam,” dedim ama içim ürpermişti, kalabalık bir an beni içine çekip yutacakmış gibi hissettiriyordum. Bir yandan da büyülenmiştim. Renk renk yazmalar, tezgâhların üzerinde parlayan bakır kaplar… O kadar çok şey vardı ki, nereye bakacağımı şaşırıyordum. “Nine, bizim köyde neden böyle şeyler yok?” diye sordum, dudaklarımı ısırarak. Ninem durdu, hafifçe eğildi, yüzüme baktı. Gözlerinde hem sevgi hem de bilgelik denen o derin ışık vardı. “Çocuğum,” dedi, “bizim köy fakir olabilir ama bereketi eksik değildir. Yoksulluk başka, yokluk başka. Bizim toprağımız yokluğu bilmez.” O an içimde bir sıcaklık yayıldı. Kalabalığın gürültüsü azalmasa da ninemin sesi bana bir siper gibi olmuştu. Yürümeye devam ederken pazardan geçen bir rüzgâr yüzüme vurdu. O rüzgâr, kavrulmuş toprak kokusunu, taze sebze kokusunu, insanların ter kokusunu, ekmek hasretiyle dolu bir telaşı aynı anda taşıyordu. Ben o an büyüdüğümü hissettim. Çünkü kasaba bana bir gerçeği gösteriyordu: Dünya köyümüzden ibaret değildi. Dışarı da daha büyük, daha gürültülü, daha kalabalık bir hayat vardı. Ve tüm bu kargaşanın içinde ninemin sıcak eli, bana evimin yolunu unutturmayacak tek şeydi.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Ne paylaşacaksınız?
Şiir, yazı, kitap ya da ileti için hızlıca ilgili alana geçin.