Her ruh, yeniden düzenleme ihtiyacı duyan bir melodidir. stephane mallarme
MEŞE AĞACI
Bu satırlar bir kahramanlık destanı yazmak için değil, unutulmuş bir ömrün izini sürmek için kaleme alındı. Çünkü bazı hayatlar vardır; ne kadar sessiz yaşanmış olursa olsun, içlerinde bir çağın kırıl...
3. Bölüm

KÖY MEZARLIĞI

39 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum

TAŞLARA YAZILAN KADER
Köy Mezarlığı
İkindi ezanı minareden süzülüp vadinin derinliklerinde yankılandıktan sonra yerini derin, ağır bir sessizliğe bırakmıştı. Gökyüzü, günün yorgunluğunu üzerinden atarcasına pastel tonlara, gül kurusu ve kehribar rengine boyanıyordu. Ufukta süzülen kuşlar, alçalan güneşi son bir kez selamlayıp yuvalarına çekilirken, rüzgâr Peskeller Köyü’nün yamaçlarından aşağı ince bir serinlik taşıyordu. Bu, tenin altına usulca işleyen, insanı durup dururken geçmişe götüren o amansız sonbahar hüznüydü.
Kurtbey, mezarlığın paslı demir kapısına elini uzattı. Metalin soğukluğu avucuna geçerken, kapı o meşhur, tiz gıcırtısıyla açıldı. Bu ses, mezarlığın sessiz sakinlerine bir ziyaretçinin geldiğini haber veren kadim bir ağıtın ilk notası gibiydi. Arkasında, kardeşleri, eşi, gelinleri, torunları diğer aile fertleri, tıpkı bir cenaze alayındaki gibi ağır ve saygılı adımlarla onu takip ettiler. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, burası sözün bittiği, toprağın konuştuğu yerdi.
Yaşlı adamın elindeki sopa, kuru taşlara her değdiğinde "tık, tık" diye tok bir ses çıkarıyor, bu ses mezar taşlarının arasında yankılanarak sanki geçmişten bir hatırayı uyandırıyordu. Kurtbey’in yüzü, bir harita gibiydi, her bir çizgide bir göçün, bir kaybın ya da bir kışın izi vardı. Geniş alnındaki derin yarıklar, çatılmış gür kaşları ve yorgun gözlerinin çevresindeki kırışıklıklar, hayatın ne kadar acımasız bir yolculuk olduğunu fısıldıyordu. Gözlerinde sönmeye yüz tutmuş güneşin feri vardı ama bu fer artık gençliğin ateşi değil, köz haline gelmiş bir ömrün yorgun parıltısıydı. Rüzgârla savrulan bembeyaz saçları, yüzüne düşen gölgelerle birleşiyor, içindeki fırtınaları saklamaya yetmiyordu.
Mermerin Soğuk Tesellisi
Her bayram arifesi olduğu gibi, yine buradaydılar. Peskeller’in bu sessiz yamacında sadece bedenler değil, bir sülalenin tarihi yatıyordu. İsimler mermerlere kazınmış, hatıralar ise yaşayanların yüreğine mühürlenmişti. Mezarlığa her girdiklerinde havanın rengi değişir, zamanın akışı yavaşlardı. Bu sıradan bir ziyaret değildi; bu, bir gün mutlaka gerçekleşecek olan o büyük kavuşmanın eşiğinde beklemek, gidenlerle sessiz bir sohbete durmaktı.
Kurtbey, titreyen ellerini mezar taşlarına uzattı. Parmak uçları pürüzlü mermerde gezinirken, sanki sevdiklerinin tenine dokunuyormuş gibi bir ürperti geçti bedeninden. Annesi, babası, yeğeni… Hepsi oradaydı, birer taş dikmesi kadar yakın ama fersah fersah uzak. Ve nihayet, adımları onu o hiç kapanmayan yarasının başına getirdi: Levent.
Henüz hayatının baharında, delikanlılığının en yakışıklı çağında toprağın koynuna düşmüş yeğeni Levent… Kurtbey, mezarın başına vardığında o sessiz duruşu sarsıldı. Yıllardır biriktirdiği, sakladığı gözyaşları artık bentleri yıkmıştı; usulca yanaklarından süzülüp beyaz sakallarının arasında kayboldu. Dizlerinin bağı çözüldü; mermerin önüne çökerken sopasını yanına, otların arasına bıraktı. Yüzünden düşen gölge mezarın üzerine serildi; öyle ağır, öyle kederli bir gölgeydi ki bu, altında koca bir ömrün pişmanlığı gizliydi.
“Hey gidi Levent hey…” diye mırıldandı. Sesi, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi derinden ve kısıktı. Bu üç kelimenin içine hem uçsuz bucaksız bir özlemi, hem de kadere karşı koyamamanın verdiği o sessiz sitemi sığdırmıştı.
Parmakları, taşın üzerindeki harflerde dolaşmaya başladı. "L-E-V-E-N-T". Harflerin her kıvrımı, Kurtbey’in zihninde bir anıyı canlandırıyordu. Sanki mermer soğuk değil de, delikanlının o sıcak nefesini taşıyormuş gibi geliyordu ona. Mezarın üzerindeki çiçekleri narin bir dokunuşla okşadı; bu, bir zamanlar Levent’in kumral saçlarını sevdiği ellerin aynısıydı.
Levent, mahallenin, köyün, sülalenin gözbebeğiydi. Nerede bir yardıma ihtiyaç olsa, kimin traktörü çamura batsa ya da kimin kapısı gıcırtı yapsa, o tatlı tebessümüyle beliriverirdi. "Tamam, amca, hallederiz," deyişi hâlâ kulaklardaydı. Şimdi o cıvıl cıvıl gülüş, toprağın kara bağrında, soğuk bir mermerin içinde hapsolmuştu.
Mezarlığın ortasındaki dev pelit ağacının dalları arasından süzülen son güneş ışıkları, Levent’in mezarını altın sarısı bir örtüyle sarmaladı. Belki de bu, dünyadan erkenden koparılan o gencin geride kalanlara gönderdiği sessiz bir "iyiyim" mesajıydı; gözlerini kapamış bir çocuğun masumluğu kadar saf ve anlamlı bir selamdı.
Kurtbey, kenardaki küçük ahşap tabureye yavaşça yerleşti. Ellerini dizlerinin üzerine koydu, başı öne eğildi. Dudaklarından dökülen dualar, akşamın serinliğinde ince bir buğu gibi yükseliyor, pelit ağacının yaprakları arasında kayboluyordu. Her bir ayet, her bir yakarış omuzlarındaki yükü biraz daha hafifletiyor, hasreti bir nebze olsun dindiriyordu.
Dualarını bitirip biraz soluklanırken, gözleri gayriihtiyari biraz ötedeki bir mezar taşına takıldı. Taşın üzerinde "Gülsüm Alp" yazıyordu. Harfler bir zamanlar parıldayan altın yaldızlarla işlenmişti ama zamanın acımasız eli o yaldızları da soldurmuş, geriye sadece yılların fısıltısını taşıyan silik izler bırakmıştı.
Tam o sırada, yanına kadar sessizce gelmiş olan torunu Kutluk, dedesinin daldığı noktaya baktı. Küçük çocuğun gözlerinde, hayata yeni başlayanların o saf ve meraklı ışığı vardı. Büyüklerin hüznü ona henüz uğramamıştı.
“Ne güzel bir soyadı varmış…” dedi Kutluk, sesi akşamın sessizliğinde gümüş bir çan gibi yankılanarak. “Büyükbaba, Gülsüm Alp kim? Neden bu kadar uzak yatıyor?”
Kurtbey yavaşça başını çevirdi, torununun masum yüzüne baktı. Gülsüm Alp adı, mezarlığın serin havasında asılı kaldı. Bir sırrın kapısı, küçük bir çocuğun meraklı sorusuyla aralanmak üzereydi.
Kurtbey’in dudaklarından dökülen dualar bir an için asılı kaldı. Kelimeler, boğazında birer düğüm olup birikmişti. Gözleri, Gülsüm Alp yazılı taştan ayrılıp geçmişin sisli gölgelerine daldı. Dudakları belli belirsiz titriyor, alnındaki o derin hatlar, bir nehrin yatağını genişletmesi gibi daha da belirginleşiyordu. Derin bir nefes alıp sırtını mezar taşının soğukluğuna yasladı; ancak sanki omuzlarına görünmez, devasa bir ağırlık binmiş gibi çökmüştü.
“Torunum…” dedi usulca. Sesi, tavan arasında yıllarca unutulmuş eski bir sandığın kapağı açılırken çıkan o tozlu ve şefkatli tınıyı taşıyordu. “O benim anam.”
Kutluk, aldığı cevabın ağırlığıyla kımıldamadan durdu. Dedesi konuşurken gözlerini bir an bile ondan ayırmıyor, dökülen her kelimeyi birer hazine gibi içine çekiyordu.
“Onu siz tanıyamadınız,” diye devam etti Kurtbey, gözleri uzak bir hatıranın ışığıyla parlayarak. “Ama tanısaydınız bana hak verirdiniz. Dünyanın bütün sabrını o küçücük göğsünün içinde taşırdı. Ne dertler gördü, ne fırtınalar atlattı ama bir gün olsun sitem etmedi. Harman yerinde, güneşin alnında yaban pancarı toplarken söylediği o yanık türküleri hâlâ kulağımda çınlar. Gözyaşlarını yazmasının ucuna siler, herkesten gizli ağlardı. Ama yüzünü bize döndüğünde hep dimdik dururdu; o benim için sadece bir ana değil, doğruluğun ve cesaretin bu dünyadaki suretiydi.”
Kurtbey’in sesi çatallaştı. Gözleri dolmuş, hıçkırığını gizlemek istercesine sertçe yutkunmuştu. Sesindeki her titreşim, geçmişin bitmek bilmeyen acısının birer yansımasıydı:
“Yıllarca, bitmek bilmeyen yollarda dedemi bekledi. Yüreği her gün kanayan bir yara doluydu ama o yarada bir zerre bile kin taşımazdı. Hep dua ederdi. Daha on beşinde, Nuri gibi bir fidanını toprağa verdi… Nur içinde yatsın… Rabbim onu Efendimize komşu eylesin.”
Kutluk, dedesinin titreyen ellerini tutmak istedi ama büyülü sessizliği bozmaktan korktu. İkisi de orada, asırlık pelit ağacının gölgesinde, geçmişin ağır acısıyla bugünün çocuksu merakını aynı kapta eritiyorlardı. Güneş, batmadan hemen önce mezarın üzerine son altın ışıklarını bıraktı, sanki o küçük fidanın ruhuna huzur dolu bir ninni fısıldıyordu.
Rüzgâr yeniden esti. Pelit ağacının yaprakları bir el çırpması gibi hışırdadı, mezarlığın ağır sessizliği hafifçe titreşti. O an, orası artık sadece bir mezarlık değil, bir mabetti. Zaman durmuş, her taşın altında bin yıllık bir hikâye, her hikâyede bir dua gizlenmişti. Kurtbey’in gözlerinden süzülen bir damla yaş, toprağın susuz yüzüne düştü; yüreğinin derinliklerindeki hasret, toprağın kokusuyla birleşti.
Torunu, iri ve meraklı gözlerini dedesinin yorgun, coğrafya haritasını andıran çizgili yüzüne dikmişti. Dudakları aralıktı; bakışlarında şaşkınlıkla karışık, derin bir hayranlık vardı. Çocuk kalbinin henüz formülünü çözemeyeceği ama sezgileriyle ağırlığını hissettiği bir duygu yumağındaydı. Sonunda, kafasındaki o büyük çelişkiyi usulca dile getirdi:
“Dede… Ama senin anan Mevlüde değil miydi? Ben mi yanılıyorum? Hem bizim soyadımız Tunç… Ama onun mezarında Alp yazıyor. Nasıl olur bu iş?”
Kurtbey’in çatık kaşları bu soruyla bir an için gevşedi. Dudaklarının kenarına, yılların acısını emmiş belli belirsiz, buruk bir sıcaklık yayıldı. Gülümsemedi; ama gözlerinin derinliklerinde bilgeliğin o durgun suları yansıdı. Torununun masum merakı, anlatılması en zor, en çetrefilli hikâyeyi çağırmıştı. Gözleri mezar taşlarının ötesine, köyün dumanı tüten bacalarına doğru kaydı. Gümüşe çalan kır saçları rüzgârda dalgalanırken, boğazından derin, ciğerlerini yakan bir iç çekiş yükseldi.
“Evlat…” dedi, sesi yaşlı bir ağacın gövdesinden gelen çatırtı kadar nemli bir tınıyla. “Beni doğuran kadınla, beni büyüten kadın aynı kişi değildi. Ama ben, kendimi bildim bileli hep onun dizinin dibindeydim. Onun ninnileriyle uyudum, fırtına koptuğunda onun eteklerine saklandım. Ama… Hayat işte. Ona hiçbir zaman ‘ana’ diyemedim. ‘Aba’ derdim. Çünkü bize öyle belletmişlerdi, öyle öğretmişlerdi.”
Küçük çocuk gözlerini kısmış, bu karmaşık düğümü çözmeye çalışıyordu. Bu hikâye akılla değil, ancak kalple kavranabilirdi. Rüzgâr mezarlıkta bir devriye gibi dolaşıyor, koca pelitlerin dalları hışırdıyor, gökyüzünde kuzgunların çığlığı yankılanıyordu. Sanki bu sessiz ziyaretin asıl tanıkları onlardı; anlatılanları, saklanan sırları ve o büyük sadakati duyuyor, mezarlığın ruhuna işliyorlardı.
Kurtbey, torununa dönüp ellerini nazikçe, bir emaneti tutar gibi onun omuzlarına koydu. Sesi, zamanın ağırlığını taşıyan muazzam bir şefkatle titredi:
“Torunum… Hayat bazen bizi böyle dolambaçlı, karmaşık yollarla sınar. Kan seni akraba yapar ama emek seni aile kılar. Bil ki dürüstlük, sabır ve o karşılıksız sevgi, zifiri karanlıkta bile yolumuzu aydınlatır. Bizim soyumuzun en büyük mirası para pul değil, işte budur; geçmişimizden aldığımız bu sessiz güçle bugün rüzgâra karşı dimdik durmak…”
Kutluk, dedesinin derin ve ağır bakışlarında ilk kez bir parça güven ve sarsılmaz bir cesaret hissetti. Mezarlığın soğuk taşları, rüzgârın uğultusu ve kuşların çığlıkları arasında, geçmişle bugünün el sıkıştığı o an, her ikisinin de yüreğinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Meşe ağacının kökleri gibi derin, yaprakları gibi sabırlı bir hikâyeydi bu.
Kurtbey, mezarlığın serin ve pürüzlü taşları üzerinde dizlerini hafifçe bükerek çöktü. Ellerini, sanki içindeki titremeyi durdurmak ister gibi dizlerinin üzerine sımsıkı kapadı. Rüzgârın az önceki hırçın uğultusu, yaşlı adamın anlatacaklarını duymak istercesine bir anda kesilmiş, yerini huşu dolu bir sessizliğe bırakmıştı.
“Babamın kimsesi yokmuş be torunum,” dedi, dudakları her kelimede daha fazla titreyerek. “Dedem… Sarıkamış’a gitmiş. O donduran beyazlığın, karla karışık kan izlerinin içine dalmış. Gidiş o gidiş… Bir daha ne bir selamı gelmiş, ne de künyesi. Kimse haber alamamış. Yalnızca hafif karın sepiştiği, göğün yere yaklaştığı bir gün Oltu Ovası’nda köylümüz Molla İbrahim görmüş onu. Üzerinde tozlu bir sıhhiye elbisesi… ‘İbrahim, gidiyoruz,’ demiş dedem. O günden sonra… Bir daha onu ne gören olmuş, ne sesini duyan.”
Kurtbey’in gözlerinden süzülen yaşlar, kurumuş toprağın çatlaklarına sızdı; sanki geçmişin o dilsiz ve sessiz tanığı olan mezar, bu gözyaşlarını bir teselli gibi kabul ediyordu. Kutluk, dedesinin ağaran kaşlarının arasındaki o derin yarıklara baktı; o çizgilerin her biri ayrı bir gurbetin, ayrı bir kaybın ağırlığını taşıyan gizli birer yol gibiydi.
“Babam henüz yedi yaşındayken… Kasnakçı’dan indirilmişler. Annesi, yani benim öz ninem, dedemin yolunu yıllarca beklemiş. Günlerce harman yerinin kıyısında oturur, gözünü ayırmadan uzak yollara bakarmış. Ama dedem dönmeyince, kader ona başka kapılar, başka zorunluluklar göstermiş. Başka bir adamla evlenmiş. Hayat bazen, bir kadına sadece beklemeyi değil, sadakati bile çok görürmüş.”
Kurtbey’in sesi boğuklaşmış, her an kırılacak ince bir cam dalı gibi titremeye başlamıştı. Eliyle başındaki takkesini hafifçe düzeltti, gözleri mezarlığın duvarlarını aşarak çok uzaklara, o tozlu yıllara kaydı.
“Babam, dedesi Selim Çavuşun Mehmet’in yanında büyümüş önce. Ama ölüm o kapıyı da çalmış. Mehmet Dede ölünce, babam mecburen annesinin, o yeni düzenin yanına dönmüş. Üvey babası… Bir çocuğun yüreğini en ince yerinden incitecek sözler etmiş. Babam dayanamamış. Henüz körpe bir delikanlıyken, dedemden hatıra kalan o on yedi büyükbaş hayvanı önüne katıp halasının yanına sığınmış. Orada sığıntı gibi bir hayat… Gece gündüz dememiş, ormanda kök köklemiş, kışın buz kesen toprağı çevirmiş. Onun ömrü, bir lokma ekmek için değil, bir parça haysiyet için mücadeleyle geçmiş.”
Kurtbey bir an sustu. Eliyle dizine yavaşça vurdu. Mezarlığın o ağır havasında şimdi sadece pelit ağaçlarının hışırtısı konuşuyordu. Kutluk, dedesinin yüzündeki yaşların parlaklığına bakarken şunu anladı: Bu hikâyeler tozlu kitapların sayfalarında değil, yaşayanların o dilsiz çığlıklarında saklıydı.
“Dede…” dedi Kutluk fısıltıyla. “Senin annen başka, seni büyüten başka… Peki, sen en çok kimi sevdin?”
Kurtbey başını hafifçe eğdi. Gözkapakları titredi. Dudaklarının arasından dökülen kelimeler rüzgâra emanet edildi:
“Anam diye seslendiğim ninem… Ve tabii, anam diyemediğim ama içimde hep ana diye taşıdığım öz anam.”
Güneş, ufukta kan kırmızısı bir hüzme gibi asılı kalmışken, Kurtbey anlatmaya devam etti. Sesi şimdi bir destanın en can alıcı yerindeymiş gibi gürleşmişti:
“Bir akşamüstü babam, yüzünde o güne dek görülmemiş bir ciddiyetle eniştesinin karşısına dikiliyor. Elleri arkasında kilitli, başı her zamankinden daha dik. İçindeki o sığıntılık hissi artık taşmak üzereymiş. ‘Enişte,’ demiş, ‘kendime bir yer çevirmek istiyorum. Artık başkasının gölgesinde nefes almak içime elvermiyor.’ Kara Ahmet, o sert dağ adamı, elindeki çakıyı cebine koyup avucundaki tütünü yere silkelemiş. Şaşkınlıkla bakmış babama: ‘Kurtça, ne yapacaksın yeri? Çocuğum yok, ne varsa zaten sana kalacak,’ demiş.”
Kurtbey derin bir soluk aldı.
“Ama kader, niyetlere her zaman kulak asmaz torunum. Yıllar sonra Kara Ahmet, Samsun köylerinden dört çocuklu bir kadını getirip halasının üzerine kuma koyunca, o sığındığı ev de yıkılmış. Halası bu ihaneti sessizce yüreğine gömmüş; babam ise yine yuvasız, yine sahipsiz kalmış. İşte o karanlıkta, Mustafa Dedem bir yıldız gibi doğmuş. Gülsüm Ninem, o ağır ve dik duruşlu kadın, ‘Bu çocuk bizim kanımızdır, sahipsiz bırakmayız,’ diyerek babamı kanatlarının altına almış. Onu evine kabul etmiş, sonra da annemle evlendirmiş. Babam o eve iç güveysi girmiş ama o çatı altında aslında kendini bulmuş.”
Pelit ağaçlarının yaprakları, bu hüzünlü sona ve yeni başlangıca hışırtıyla şahitlik ediyordu. Kurtbey’in sessizliği; sadakatin, cesaretin ve bitmek bilmeyen o hasretin en ağır ama en değerli yük olduğunu küçük Kutluk’un yüreğine bir mühür gibi basmıştı.
Kurtbey anlatırken sesi aniden, kuru bir dalın ortadan ikiye ayrılması gibi çatallaştı. Kelimeler boğazında düğümlenmiş, koca bir ömrün özlemi gelip gırtlağına bir yumru gibi oturmuştu. Yutkunarak o ağırlığı bastırmaya çalıştı ama nafileydi; göğüs kafesi daralıyor, anılar zihninin kapılarını zorluyordu. Gözleri nemlendi. Bir erkeğin, bir aile reisinin herkesin önünde ağlamasını zayıflık sayan o eski toprak terbiyesiyle hemen başını çevirdi. Yüzünü, Peskeller’in hırçın rüzgârına verdi ve elinin tersiyle gözlerini hızlıca sildi.
Ancak ne rüzgâr o yaşları kurutabildi ne de geçen yıllar o sızıyı dindirebildi. Zaman aslında hiçbir şeyi unutturmuyordu; sadece acının üzerini sabırla, kalın ve sert kabuklarla örtüyordu. Ama işte bazı yaralar vardı ki, bir isim duyulduğunda ya da bir mezar taşına dokunulduğunda o kabuk yarılır, hatıralar taze bir kan gibi yeniden sızardı.
Birden toparlandı. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerindeki buğuyu tek bir sarsılışla silip attı. Az önceki o hüzünlü yaşlı adam gitmiş, yerine sesi rüzgârda çınlayan, sarsılmaz bir çınar gelmişti.
“Madem soyumuzu öğrenmek istiyorsunuz,” dedi, sesi mezarlığın derinliklerinde bir yankı uyandırarak. “O hâlde beni takip edin!”
Kurtbey’in bakışı öyle keskin, duruşu öyle heybetliydi ki, arkasından gelen kalabalığın sessizliği, adımlarının ciddiyetini bir kat daha artırıyordu. Çocukları ve torunları, bu gizemli davete icabet ederek dedelerini sessizce izlediler. Hiçbiri soru sormaya cesaret edemiyordu; suskunlukları, içlerindeki merakı dipsiz bir kuyu gibi derinleştiriyordu. Rüzgâr, mezar taşlarını şefkatle okşayarak geçiyor, yerdeki kuru yaprakları birbirine çarparak hışırdatıyordu. Kurtbey, sanki zamanın tozlu koridorlarında ilerliyormuş gibi ağır ve ölçülü adımlarla yürüyordu.
Nihayet, mezarlığın ucunda, eski Samsun yolunun o dönemeçli tozunu uzaktan gören dik bir yamaçta durdu. Uzun gölgesi toprağa, sahipsiz otların üzerine düştü. Önlerinde, mermerinin sadeliğiyle vakur duran bir mezar vardı. Etrafını saran mor ve sarı susam çiçekleri, batan güneşin turuncu vedasına eşlik edercesine hafifçe sallanıyordu. Rüzgâr bu narin çiçekleri her eğdiğinde, sanki toprağın altında yatan ruhlar yaşayanlara el sallıyordu.
Kurtbey yavaşça eğildi, ellerini titreyerek dizlerine koydu. Avuçları taşın o soğuk, hissiz yüzeyine değdiğinde bir an duraksadı. Parmak uçlarıyla, mermere kazınmış harflerin izini bir körün okuması gibi takip etti. Zamanın ve fırtınaların aşındıramadığı o kelimeler, bir hakikat gibi dimdik duruyordu:
“Hacı Oğullarından Kahraman Oğlu Mustafa Alp – Ruhuna Fatiha”
Mezarın başucunda göğe doğru bir mızrak gibi yükselen karaçam, yılların yüküne ve rüzgârın kırbacına meydan okuyan sessiz bir bekçi misali duruyordu. Kurtbey, büyük bir yorgunluk ve büyük bir huzurla dizlerinin üzerine çöktü. Sırtını karaçamın sert gövdesine dayadı. Gözleri hâlâ doluydu ama bu kez bakışlarında bir zafer parıltısı vardı. Avucunu toprağın üzerine, tam kalbinin hizasına basarak çocuklarına döndü.
“Elimle koymuş gibi hatırlıyorum,” dedi. Sesi hafifçe titrese de her bir hecesi çelikten örülmüş bir ağırlık taşıyordu. “İşte bizim kökümüz, aslımız buradadır.”
Çocuklar ve torunlar, Kurtbey’in etrafında yarım bir ay oluşturacak şekilde diz çöktüler. Hepsi birden geçmişin o derin kalbine doğru eğilmişti. Kurtbey, mezar taşına son bir kez şefkatle dokundu ve gözlerini gökyüzünün kızıllaşan sonsuzluğuna dikti.
“Sakın unutmayın,” dedi, sesi boğazında düğümlense de yankısı sert ve derindi. “Onun adını bu köyden başka kimse duymadı belki... Belki hiçbir tarih kitabında geçmez bu isim. Ama biz, bu toprağa onun kökleriyle bağlıyız. Biz Kahramanoğlu Mustafa Alp’in çocuklarıyız! Sizin damarlarınızda dolaşan o dik başlılık, o dürüstlük işte bu toprağın altından gelir.”
O an rüzgâr, göklerden gelen bir dua gibi esti üzerlerinden. Gökyüzü geceye hazırlanırken hafifçe karardı ama ailenin her bir ferdinin içinde yanan o meşale, ilk kez bu kadar parlak ve harlıydı. Mezarlıktaki herkes sessizdi; gözler nemli, kalpler tarih ve sadakatle dopdoluydu. Toprağın ruhunu, geçmişin omuzlara binen kutsal yükünü ve gelecek kuşaklara bir sancak gibi devredilecek mirası iliklerine kadar hissetmişlerdi.
Kurtbey başını hafifçe eğdi, derin bir sessizlik içinde gözlerini kapattı. Dudaklarından dökülen fısıltı halindeki Fatiha; toprağa, gökyüzüne ve gidenlerin hatırasına gönderilen en büyük selamdı.
Ve sonra, sanki bir destanın ilk sayfasını açıyormuş gibi, o meşhur derin nefesini aldı ve anlatmaya başladı...

Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL